<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Turkax &#187; Kültür ve Sanat</title>
	<atom:link href="http://www.turkax.com/kategori/kultur-ve-sanat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkax.com</link>
	<description>Türkün Bilgi Kaynağı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 03 Apr 2011 07:29:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.5</generator>
		<item>
		<title>Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?</title>
		<link>http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir</link>
		<comments>http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2010 15:51:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>wermidon</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[aleviler kime inanır]]></category>
		<category><![CDATA[aleviler neye inanir]]></category>
		<category><![CDATA[alevilerin özellikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir</guid>
		<description><![CDATA[Alevilik Nedir? Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda [...]<p><a href="http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir">Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?</a>, <a href="http://www.turkax.com">Turkax</a> tarafından yayınlanmıştır.</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><h2>Alevilik Nedir?</h2>
<p>Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik,demokrat, eiştlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kuralllarına bağlı olmayan, ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre ve sunni inancın dışında yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik,  hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil  ve erdemli insan yaratmayı ön gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak ile insanın özünde tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinen Varlk Birliğine varan, edep ve ahlaklığı  yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tebelle ilkesi ile sahiplenen, dini biçim ve şekil olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi ile yürüten bir inanç sistemidir. Alevilik  Aleviler  için üst kavramı, Bektaşilik ve Kızılbaşlık ise alt kavramları oluşturur.</p>
<p>Alevilikte Allahtan başka Tanrı Yoktur.</p>
<h2>Kızılbaşlık Nedir?</h2>
<p>Kızılbaş,  Allah’ı ve Resulü uğruna kendini adamış, onların yolunda canından ve malından vazgeçmiş, bu yolda ölmek var dönmek yoktur yeminini başına sardığı kırmızı sarık ile ilan eden kişilerdir.</p>
<h2>Bektaşilik Nedir?</h2>
<p>Türkiyede babagan ve dedegan kollarına bağlı Aleviler kendilerini Bektaşi olarak tanımlarlar.<span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong></p>
<p></strong></span><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong>1. Alevi ne demektir?</strong></span></p>
<h2><a name="A"></a></h2>
<ul>
<li>Kelime manasiyla Alevi Hz. Ali&#8217;yi seven ve O&#8217;na mensup olan kisi  demektir. Hz. Ali&#8217;yi sevenler, baslica  iki gruba ayrilir: <strong>Hasbi ve samimi taraftarlar, ve siyasi taraftarlar. Bunlardan birincisi, O&#8217;na (r.a.)    Allah icin muhabbet göstermislerdir.</strong> Bu muhabbet safi, net ve durudur. Kaynagi salabet ve hamiyet-i   diniyedir. Bu hasbi taraftarlar, Hz.  Ali&#8217;ye iki noktai nazardan teveccüh göstermislerdir.   Birincisi, Ali&#8217;nin yüksek kemalati ve üstün meziyetleridir. Onun fazilet ve kemalati, takva ve  ubudiyeti, mü&#8217;minlerin kalb ve dimaglarinda, muhabbet ve takdire inkilap etmistir.   Ikincisi, Hz. Ali&#8217;nin (r.a.) Ehl-i Beyt (=Peygamber  Efendimizin (s.a.v.) evlat ve torunlari) silsilesinin   mümessili olmasidir.  Müslümanlar o silsilenin basi olan Hz. Ali&#8217;ye (r.a.) samimi bir muhabbet ve derin  bir   saygi göstermektedirler. Bu iki cihetten kaynaklanan muhabbet, Kur&#8217;an ve  Sünnet cizgisine uygundur. Dine   gölge degil, vesile olmaktadir. Mesrudur,  makuldür. Fitri, hasbi ve samimidir. Hz. Resulullah (s.a.v.),   istikbalde ortaya  cikacak fitne ve fesatlarda. Hz. Ali&#8217;yi (r.a.) ümmet nazarinda ithamlardan  korumak icin   O&#8217;nun kemalat ve meziyetlerini ehemmiyetle nazar vermekte:
<p>&#8216;Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur.&#8217;<br />
&#8216;Ali&#8217;yi yalniz  mü&#8217;minler sever, O&#8217;na yalniz münafiklar bugzeder.&#8217;<br />
&#8216;Ben size iki sey birakiyorum: Kur&#8217;an ve Ehl-i Beyt&#8217;im. Bunlara temessük ederseniz, kurtulursunuz.&#8217;</p>
<p>gibi hadis-i serifleriyle bu iki ciheti tescil  ve ilan etmektedir.<br />
Ikinci grup taraftarlar ise, O&#8217;nu siyasi manada sevenlerdir. Bunlar arasinda ciddi bir hedef birligi   yoktur; herbiri, ayri bir sebeple Hz.  Ali&#8217;yi taraftarlik gösterirler.</p>
<p>Hedef ve gayeleri degisik olan bu  grubu bese ayirabiliriz:<br />
1. Hz. Ali&#8217;nin (r.a.) siyasi taraftarlari icinde  &#8216;dinde mutaassip, muhakeme-i akliyede noksan&#8217; insanlar   teskil ediyor. Bu  tipler, Islami ölcülerde oldukca taskin ve mutaassip ve o derecede dar görüslü, mizansiz   ve müvazenesiz insanlardi. Bunlarin elserisi bedevi idi. Iclerinde sahabeden hic kimse yoktu. Bunlar Siffin   muharebesinden  sonra, Hakem Hadisesinde Hz. Ali&#8217;ye karsi cikarak O&#8217;nun ordusundan ayrildilar. Hz.  Ali&#8217;nin   hakemi kabul etmesini küfür telakki ettiler ve O&#8217;nu cok agir bir sekilde itham ettiler.   Onlara göre, Hz. Ali&#8217;nin hakemi kabul etmekle dinden cikmisti. Bu grup, Hz. Ali&#8217;nin ordusundan huruc ettikleri   icin kendilerine &#8216;Hariciler&#8217; ismi verildi. Bu grup Hakem Hadisesine kadar Hz.  Ali&#8217;yi taskin ve ölcüsüz bir   surette sevdikleri halde, bu hadiseden sonra, O&#8217;nun en büyük ve amansiz düsmani kesilmislerdir.</p>
<p>2. Ikinci grup, münafik ve Yahudi dönmeleriydi. Bunlar, iki yüzlü, dessas, sahtekar, yalanci, karanlik fikirli   ve karanlik ruhlu insanlardi. Hz. Ali&#8217;ye muhabbet fikrin altinda gercek yüzlerini gizliyorlardi. Müslümanlar   arasinda fitne cikartiyor, sürekli sapik fikirler üretiyorlardi. Gayeleri Islamiyeti icten yikmak, inanc ve    itikadlari sarsmak ve Müslümanlari birbirine düsürmekti. Bu grubun Islam dünyasinda yapmis oldugu ihanetin   boyutlari cok derindir.</p>
<p>3. Emevilerin irkci idarelerinden rahatsiz olan Hasan ve  Hüseyin Efendilerimizin yaninda yer alan taifelerdir.   Bilindigi gibi, Emeviler  basa gecince, icraatlarinda birinci derecede irkciligi esas aldilar. Diger  kavimlere karsi   gayet sert ve acimasizca davranmaya sevketti. Emevilerin bu  ölcüsüz ve mesuliyetsiz icraatlarindan rahatsiz olan   diger kabile ve asiretler onlardan intikam almak icin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin&#8217;e taraftarlik  gösterdi ve Onlarin   ordusunda yer aldilar.</p>
<p>4. Bu grubu (genelde) iranlilar teskil eder. Hz. Ali ve Al-i  Beyt sevgisi bu grupta asiri ve ölcüsüzce tezahür   etmistir. Her merasim, senlik ve toplantilarda bu ölcüsüz sevgi etkisini  göstermektedir.   Yahudilerin &#8216;Aglama Duvari&#8217; karsisina gecip aglamalari gibi, bunlar da Muharrem ayinda bir matem   havasina girerler.</p>
<p>5. Üc zihniyetin taraftarlarindan bu besinci grup tesekkül etmistir: &#8216;Irandaki mecusi dininin reis ve ruhanileri&#8217; , &#8216;Irandaki  irkcilar&#8217;   ve &#8216;eski saltanat hanedanin mensuplari&#8217;dir.</li>
</ul>
<p><img src="http://www.enfal.de/moshee2.jpe" alt="moshee2 Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" width="250" title="Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" /><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong>2. Alevilik nasil ortaya  çikmistir? Bir  mezhep midir?</strong></span></p>
<h2><a name="B"></a></h2>
<ul>
<li>Alevilik bir firka veya mezhep degildir. Al-i Beyt&#8217;in muhabbetini  esas olan bir tarikat seklinde ortaya cikmistir.   Mes&#8217;elenin tarihi seyrine  baktigimizda Aleviligin bir tarikat sekline gelismesi söyle olmustur:</li>
</ul>
<p>Timur, Osmanli Sultani Yildirim Bayezid&#8217;i yendikten sonra Anadolu&#8217;dan  aldigi otuz bin kadar esiri Iran&#8217;a   götürmüstü. Bunlari Erdebil $eyhi ($ah Ismail&#8217;in dedesi) olarak bilinen $eyh Ali&#8217;ye intisap ettiler  ve ondan tarikat   dersi aldilar. Bir süre sonra Timur, arasira ziyarete gittigi Erdebil $eyhi&#8217;nin kendisinden bir arzusu olup olmadigini   sordugunda,  $eyh, &#8216;Hicbir dilegim yok, sadece Anadolu&#8217;dan esir olarak getirmis oldugun  Türkleri serbest birakmani istiyorum&#8217; dedi.   Timur, $eyhin bu arzusunu  memnuniyetle kabul etti ve onlari serbest birakti. Bu esirler, bu vesile ile, $eyhe  olan muhabbetlerini asiri   derecede ziyadelestirdiler. $eyhin bu sofilerinin  bir kismi Anadolu&#8217;ya döndü, bir kismi Erdebil&#8217;de kaldi.</p>
<p>Erdebil $eyhi, Anadolu&#8217;ya dönen bu müritleriyle alakasini devam ettirdi. Erdebil $eyhi&#8217;nin tarikatinda &#8216;Hz. Ali muhabbeti&#8217; esas alindigi  icin, bu tarikata devam edenler Hz. Ali sevgisi ile tamamen boyandilar.    Bunlara bu vasiftan dolayi &#8216;Alevi&#8217; denildi. Aslinda bu esirlerin ecdadlari ve  kendileri, bu tarikat ile intisap kurucaya kadar, Ehl-i Sünnet itikatinda   idiler. Iran&#8217;la Osmanli Devleti arasinda kesin hudutlar cizilince, Anadolu&#8217;daki  müritler, pirlerin tesirinden gitgide uzaklastilar. Bu tarikatin Anadolu&#8217;da    kalan mensuplari, Erdebil tekkesinden  aldiklari tesirle, kendilerinin disinda  kalan Müslümanlarin Ekl-i Beyt&#8217;e gerektigi gibi muhabbet beslemedikleri zannina kapildilar.    Onlarin bu telakki ve davranislari diger Müslümanlarla aralarinda bir sogukluk husule getirdi. Bu sogukluk zamanla ihtilafa dönüstü.<br />
Bu ihtilaf neticesinde, Erdebil tekkesine bagli Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldilar. Itikada, ibadete,&#8230; ait bircok hükümleri geregi gibi   ögrenemediler. Sadece babadan ogula intikal eden birtakim telkinlerle iktifa ettiler. Zamanla aradaki sogukluk gittikce büyüdü ve derin   bir ayriliga dönüstü. (Sünnilik-Alevilik).</p>
<p>Bu sun&#8217;i ayriligin ortadan kalkmasinin tek yolu, Kur&#8217;an&#8217;in isigi altina girmekle cözülür.</p>
<p><img src="http://www.enfal.de/kalig006.jpg" alt="kalig006 Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" width="250" title="Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" /></p>
<h2></h2>
<p><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong> 3. Al-i Beyt sevgisinin  dinimizdeki  yeri nedir?</strong></span></p>
<ul>
<li>Al-i Beyt&#8217;e Allah icin muhabbet etmek, dinimizde vaciptir. (Imam-i  $afii&#8217;ye göre farzdir.) Cenab-i Hak Sura Suresinde söyle buyurmaktadir:<br />
&#8216;Resulüm, sizden peygamberlik vazifesine mukabil ücret istemez. Yalniz Al-i Beyt&#8217;ine meveddet (sevgi ve saygi) istiyor.&#8217; (Sura Suresi, 23)<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i seriflerinde söyle buyuruyor:<br />
&#8216;Size verdigim nimetlerden dolayi Allah&#8217;i sevin. Beni de Allah icin  sevin. Al-i Beyt&#8217;imi de benim icin sevin.&#8217;<br />
&#8216;Sizlere iki sey birakiyorum. Onlara  temessük etseniz necat bulursunuz. Birisi kitabullah, biri Al-i Beyt&#8217;imdir.&#8217;<br />
Bu hususa Bediüzzaman Hazretleri söyle ifade etmektedir:<br />
&#8216;Al-i Beyt&#8217;ten vazife-i Risaletce muradi Sünnet-i Seniyye&#8217;sidir. Sünnet-i Seniyye&#8217;yi terkeden hakiki Al-i Beyt&#8217;ten olmadigi gibi   Al-i Beyt&#8217;e  hakiki dost da olamaz.&#8217;<br />
Al-i Beyt&#8217;i sevmemiz onlarin sadece mücerret  sahsiyetleri icin degil, Kur&#8217;an&#8217;a yaptiklari hizmetleri, Islam Dini&#8217;nin nesrinde  gösterdikleri büyük fedakarliklari,   ilim ve irfan sahasinda yaptiklari hizmetleri icindir.<br />
Al-i Beyt&#8217;i seven mü&#8217;min de, ibadet vazifesini yerine getirmekle, onlari örnek almali, onlara benzemeli ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Al-i Beyt&#8217;i hakiki   manada sevmek de ancak bu yolla  tahakkuk edebilir.</li>
</ul>
<p><img src="http://www.enfal.de/pinkaba.gif" alt="pinkaba Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" width="250" title="Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" /></p>
<h2></h2>
<p><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong> 4. Hz. Ali&#8217;nin kendisine  muhabbet  edenlerin namazlarini kildigi söyleniyor. Bu dogru mudur?</strong></span></p>
<ul>
<li>Böyle bir iddia ne dinen, ne de aklen gecerlidir. Kesinlikle yanlistir. Hz. Ali Efendimiz (r.a.) en cok Hasan ve Hüseyin  Efendilerimizi (r.a.) sevdigi halde, onlar ve onlardan sonra gelen evlatlari,   &#8216;Bizim namazimiz kilinmistir&#8217; diye bir iddiada bulunmamislar, aksine sadece  farzlarini eda etmekle kalmamis, sünnet ve nafilelere de tam riayet etmislerdir.<br />
Cenab-i Hak, namazi, peygamberler dahil, her mü&#8217;minin kendi $ahsina farz kilmistir. Hic kimse bir baskasinin yerine namaz kilamaz. Zaruret  halinde de bu böyledir. Bir kimse namaz kilamayacak kadar   hasta da olsa, onun  namazini bir baskasi kilamaz.<br />
Bir hadis-i kudside söyle buyurulmustur:<br />
&#8216;Allah-ü Teala buyurdu ki: &#8216;Ben Senin ümmetin üzerine bes vakit namaz farzettim. Hem ahdettim ki, bir kimse bes vakit namazi kilarak  gelirse, muhakkak ben onu Cennet&#8217;e koyarim. Bes vakit namazi kilamayan bir  kimseye bir taahhüdüm yoktur.&#8217; &#8216;<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de &#8216;Namaz dinin diregidir&#8217; buyurmustur.</li>
</ul>
<p><img src="http://www.enfal.de/26x.jpg" alt="26x Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" width="250" title="Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" /></p>
<h2></h2>
<p><span style="color: red; font-size: xx-small;"><strong> 5. Hz. Ali&#8217;ye &#8220;uluhiyet&#8221; veya   &#8220;peygamberlik&#8221; isnad etme konusu</strong></span></p>
<ul>
<li>Bu yanlis inanç da, digerleri gibi Ibn-i Sebe [Ibn-i Sebe Hz. Osman (r.a.) zamaninda Yemen'den Medine-i Münevvere'ye gelerek zahiren  Müslüman olup, Islam'i yikmak için büyük gayretler göstermistir. Yahudilerin Islam Dinine düsmanligi Peygamberimizin (s.a.v.) dogumu ile baslamistir.] tarafindan iddia edilmistir. Bütün gayesi Müslümanlarin itikadini bozmak olan Ibn-i Sebe, menfur faaliyetlerini sürdürürken, nabza göre serbet vermesini iyi beceriyordu. Önce, bazi kimselere Hz. Ali&#8217;nin (r.a.) ilah oldugunu telkin etmeye çalisiyor, bunun  tutmayacagini anladigi yerde, O&#8217;na peygamberlik isnad ediyor; bunun da geçerli olmayacagini anladigi zaman ise, &#8220;Halifetin en evvel Hz. Ali&#8217;nin hakki oldugunu, bu hakkin kendisinden zulmen alindigini&#8221; telkine kalkiyordu.<br />
Dikkat edilirse, bu üç iddia arasinda tezat vardir. Tezat ise,  hükümsüzdür. Söyle ki ilan olan, peygamber olamayacagi gibi, peygamber için de hilafet sözkonusu olamaz. Bu tezat dahi, açikça gösteriyor ki meselenin altinda sadece ve sadece ifsat ve ihanet yatmaktadir.  Malumdur ki, herseyin bir baslangici ve bir de nihayeti oldugu gibi, Hz. Adem&#8217;le  (a.s.) baslayan peygamberlik müessesesi de Hatemül-Enbiya (s.a.v.) ile son bulmustur. Cenab-i Hak, peygamberlerin en ekmeli olan O Zat&#8217;in eline  semavi kitaplarin en mükemmeli olan Kur&#8217;an-i Azimüssan&#8217;i vermis ve nübüvvet müessesesini O Hatemül Enbiya ile tekmil etmistir. Artik, kiyamete kadar Hz. Muhammed&#8217;den sonra bir peygamber gelmeyecektir. Hz.  Muhammed&#8217;in (s.a.v.) Hatemül Enbiya oldugu &#8216;Ahzap Suresi&#8217;nde su sekilde  bildirilmistir:<br />
&#8220;Muhammed sizin ricalinizden hiçbirinin babasi degil ve lakin Allah&#8217;in Resulü ve peygamberlerin hatemidir (sonuncusudur). Allah  herseyi bilendir.&#8221;</li>
</ul>
<p><img src="http://www.enfal.de/bism1.gif" alt="bism1 Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?"  title="Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?" /></p>
<p><strong><span style="font-size: xx-small;">Bu Yazi Mehmet Kirkinci&#8217;nin &#8216;Alevilik Nedir&#8217; kitabindan alinmistir. Genis bilgi için okumanizi tavsiye ederiz. Cihan Yayinlari, TÜRDAV A.S., Istanbul, 1995</span></strong></p>
<p><a href="http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir">Alevilik Nedir? Alevi Kime Denir?</a>, <a href="http://www.turkax.com">Turkax</a> tarafından yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkax.com/alevilik-nedir-alevi-kime-denir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TEVHİD</title>
		<link>http://www.turkax.com/tevhid</link>
		<comments>http://www.turkax.com/tevhid#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 09:43:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yuni</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[TEVHİD]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkax.com/tevhid</guid>
		<description><![CDATA[Allah Teala&#8217;yı Tanımanın Önemi ve Zorunluluğu Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla, &#8220;De ki: O Allah tektir. Allah, Samed&#8217;dir (Her şey O&#8217;na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.) Doğurmamış ve doğmamıştır ve O&#8217;nun hiçbir eş ve benzeri yoktur.&#8221; [1] &#8220;Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nu tenzih eder. O üstündür ve yüce hikmet sahibidir. Göklerin [...]<p><a href="http://www.turkax.com/tevhid">TEVHİD</a>, <a href="http://www.turkax.com">Turkax</a> tarafından yayınlanmıştır.</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><h2>Allah Teala&#8217;yı Tanımanın Önemi ve Zorunluluğu</h2>
<p>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla,</p>
<p>&#8220;De ki: O Allah tektir. Allah, Samed&#8217;dir (Her şey O&#8217;na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.) Doğurmamış ve doğmamıştır ve O&#8217;nun hiçbir eş ve benzeri yoktur.&#8221; [1]</p>
<p>&#8220;Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nu tenzih eder. O üstündür ve yüce hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin saltanatı O&#8217;nundur. O diriltir ve öldürür ve O her şeye kadirdir. Evvel ve ahir, zahir ve batın O&#8217;dur ve O her şeyi bilendir.&#8221; [2]</p>
<p>&#8220;O, öyle bir Allah ki, O&#8217;ndan başka bir ilah yoktur. Gizliyi de bilir, görüneni de. O, Rahman (dünya ve ahirette varlık rahmetini her şeye sunan) ve Rahim (dünya ve ahirette has rahmetini yalnızca mü&#8217;minlere sunan)dır. O, öyle bir Allah ki, O&#8217;ndan başka bir ilah yoktur. Her şeyin sahibidir. Ayıplardan ve noksanlıklardan münezzehtir. Esenliktir ve kullarını esenliğe erdirir. İnanan ve inandırandır. Her şeyi koruyandır. Mutlak saltanat sahibidir. Eksiklikleri giderendir. Uludur. Allah müşriklerin şirk koştuğu şeylerden münezzehtir. O Allah, yaratan, var edip olgunlaştıran ve şekil verendir. Bütün güzel adlar O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde ne varsa O&#8217;nu tenzih eder. O mutlak üstünlük ve hikmet sahibidir.&#8221; [3]</p>
<p>Hz. İmam Rıza (a.s) babaları aracılığıyla Hz. Ali (a.s)&#8217;dan o da Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;den naklettiği bir hadiste Hz. Resulullah şöyle buyuruyor: &#8220;Allah Teala buyuruyor: &#8220;Benden başka bir mabud yoktur. Bana ibadet edin. Sizden kim, &#8220;la ilahe illallah&#8221; şehadetini halis kalple söylerse, benim kaleme girmiş olur ve kim benim kaleme girerse, azabımdan emin olur.&#8221; [4]</p>
<p>&#8220;Uyun-u Ahbar-ı Rıza&#8221; ve Şeyh Saduk&#8217;un &#8220;Tevhid&#8221; adlı kitabında yer alan bu hadisi, Şeyh Tûsi &#8220;Emali&#8221; adlı kitabında şöyle nakletmiştir: &#8220;Hz. İmam Ali (a.s) Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;in şunları buyurduğunu söyledi: &#8220;Cebrail-i Emin Allah Teala&#8217;nın şunları buyurduğunu bana haber verdi: &#8220;Benden başka bir mabud yoktur. Ey kullarım! Bana ibadet edin ve bilin ki, sizden kim, &#8220;la ilahe illallah&#8221; şehadetini halis kalple söyleyerek benimle mülâkat ederse, benim kaleme girmiştir. Kim de benim kaleme girerse, azabımdan emin olur.&#8221; Bu sırada o Hazret&#8217;ten: &#8220;Şehadeti halis kalple söylemenin manası nedir?&#8221; diye sordular. Hazret: &#8220;Allah&#8217;a ve Resulüne itaat edip, Ehl-i Beyt&#8217;inin velayetini kabul etmektir&#8221; cevabını verdi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sevab-ül A&#8217;mal&#8221; kitabında Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;den nakledilen bir hadiste de Hazret şöyle buyuruyor: &#8220;İki kesin şey vardır:</p>
<p>a) Kim, Allah Teala&#8217;dan başka bir mabudun olmadığına ve onun bir ortağı olmadığına şehadet ederek ölürse cennete gider.</p>
<p>b) Kim de Allah&#8217;a bir şeyi ortak koşarak ölürse cehenneme gider.&#8221;</p>
<p>&#8220;Uyun-ü Ahbar-ı Rıza&#8221; ve &#8220;İlel-üş-Şerayi&#8221; kitaplarında Hz. İmam Rıza (a.s)&#8217;dan Allah Teala&#8217;yı tanımanın gerekliliği ve nedeni hakkında nakledilen bir hadiste, o Hazret şöyle buyuruyor: &#8220;Eğer birisi; &#8220;Neden Allah Teala, kendinden başka bir mabudun olmadığına, peygamberlerine, hüccetlerine ve Allah&#8217;ın katından gelen kitaplara iman etmeyi emretmiştir?&#8221; diye sorarsa, cevap olarak denir ki; bunun birkaç nedeni vardır:</p>
<p>a) Allah&#8217;a iman etmeyen birisi onun yasaklarından ve büyük günahları işlemekten sakınmaz. Kendi arzusu, heva ve hevesi doğrultusunda her hoşuna giden fesat ve zulmü yapmaktan hiçbir şekilde kaçınmaz. Her insanın başkalarının hakkını gözetmeden, kendi heva ve hevesine göre istediği her şeyi yapmaya kalkışması ise, bütün halkın fesada düşerek yok olup gitmesine yol açar.</p>
<p>b) Halkın bazısı bazısına zorbalık etmeye başlar. Mallar zorla gasp edilir, can ve namusa tecavüz edilir ve herhangi bir hak veya suç söz konusu olmaksızın herkes birbirini öldürür. Bu ise, dünyanın tahribine neden olur. Ve yaratıkların helak olup, mal ve canların yok olmasıyla sonuçlanır.</p>
<p>c) Allah Teala hikmet sahibidir. Hikmet sahibi ise, ancak fesattan kaçındırıp doğru olan şeyleri emreden, zulümden sakındırıp, kötü işleri yasaklayan kimseye denir. Fesattan kaçındırmak, doğru olan şeyi emretmek ve kötü işlerden nehyetmek ise, ancak Allah Teala&#8217;nın varlığını kabul ederek, asıl emreden ve nehyedeni tanımakla olur.</p>
<p>O halde insanlar, Allah Teala&#8217;yı tanımak ve varlığını kabul etmekten muaf tutulup kendi başlarına bırakılsalardı, ne onları doğru olan şeylere yönelten, ne de fesatlardan uzaklaştıran bulunurdu. Çünkü, bu durumda artık emreden ve nehyedenin varlığı söz konusu olamazdı.</p>
<p>d) İnsanların başkalarına örtülü kalan gizli konularda fesat yaptıklarını görüyoruz. O halde, eğer Allah Teala&#8217;nın varlığını kabul etmek, O&#8217;na inanmak ve O&#8217;ndan korkmak olmasaydı, kimse kendi heva ve hevesiyle baş başa kalınca herhangi bir günahtan kaçınmaz veya herhangi bir harama düşmek veya büyük bir günahı işlemek hususunda, halkın görmediği hallerde, kimseyi dikkate almazdı. Böyle olunca da bütün insanlar helak olup giderlerdi.</p>
<p>O halde halkın varlık ve mutluluğu ancak ve ancak gizli, açık her şeyden haberi olan, hayrı emreden, fesattan sakındıran, hiçbir gizli şeyin ona örtülü kalmadığı, her şeyi bilen Allah Teala&#8217;nın varlığına iman etmekle sağlanabilir. Çünkü ancak bu onları, gizli olan fesatları yapmaktan alıkoyabilir.</p>
<p>Eğer birisi: &#8220;Allah Teala&#8217;nın vahdaniyetini kabul etmek neden farz kılınmıştır?&#8221; diye sorarsa, cevabında denir ki; bunun da birkaç nedeni vardır:</p>
<p>a) Eğer Allah Teala&#8217;nın vahdaniyetine inanmak gerekli olmasaydı, insanların iki veya daha fazla idare edici olduğunu hayal etmeleri mümkün olurdu. Böyle olunca da halk, batıl ilahları bırakıp onları yaratanı bulamazdı. Zira, her insan belki de kendisini yaratandan başkasına ibadet ediyor olabilirdi ve belki de bunun farkına varmayabilirdi. Artık onlar gerçekten yaratıcılarını tanımazlardı ve sonuçta ne bir amirin emri kalırdı, ne de bir yasak koyanın yasağı. Zira bu durumda onlar ne hakiki amiri tanırlardı, ne de hakiki yasaklayıcıyı.</p>
<p>b) Eğer iki mabud olsaydı, onlardan biri, diğerine oranla itaat edilip ibadet edilmeye daha evla olmazdı. Diğerine itaat etmeyi caiz görmek ise, Allah Teala&#8217;ya ibadet etmeyi farz değil, caiz görmek sonucunu doğururdu. Allah Teala&#8217;ya itaat edilmemesini caiz görmek ise, Allah Teala&#8217;ya, bütün kitap ve peygamberlerini inkar edip, bütün batılları ispat etmek, bütün hakları kenara itmek, bütün haramları helal kılmak, bütün günahları işleyip, bütün itaatlerden kaçmak ve bütün fesatları helal kılıp, bütün hakları yok etmek demektir.</p>
<p>c) Eğer birden fazla mabudun olması mümkün olsaydı, şeytanın ikinci mabud olduğunu iddia etmesi de mümkün olurdu. Böylece şeytan, Allah Teala&#8217;yla her hükmünde çelişip halkı kendi tarafına çekerdi. Bunun sonucunda ise en şiddetli inkarcılık ve nifak ortaya çıkardı.</p>
<p>Eğer birisi: &#8220;O halde niçin Allah Teala&#8217;nın benzeri olmadığına inanmak farz kılınmıştır?&#8221; derse, cevabında deriz: Bunun da birkaç nedeni vardır:</p>
<p>a) Bu durumda insanlar başkasına değil de Allah&#8217;a ibadet ve itaate yönelirler. Artık Rableri, yaratanları ve onlara rızk verenleri konusunda bir şüpheye düşmezler.</p>
<p>b) Eğer O&#8217;nun bir benzeri olmadığını bilmeselerdi, belki de babalarının diktiği bu putların; güneşin, ayın ve ateşin kendilerinin Rabbi olmadığını bilmezlerdi. Zira bunlar bazıları için şaşırtıcı olabilirdi. Sonuçta bu gibi gayri hakiki mabudlardan ulaştığı sanılan şeyler fesada yol açıp, bütün itaatlerin terk edilmesine ve bütün günahların işlenmesine yol açardı.</p>
<p>c) Eğer insanlara, Allah Teala&#8217;nın benzeri olmadığını bilmeleri farz olmasaydı, Allah Teala&#8217;yı diğer yaratıklardaki acizlik, cehalet, değişmek, yok olup gitmek, yalan konuşmak ve zulmetmek gibi, hallerle kıyaslamaları, O&#8217;na yanlış sıfatları nispet vermeleri mümkün olurdu. Bu hallere sahip olan bir şeyin ise yok olup gitmesinden emin olunmaz, adaletine güvenilmez, sözüne, emrine, yasağına, va&#8217;dine, sevap ve cezasına itibar edilmezdi. Böyle bir şeyin olması ise insanların fesada çekilmesi, rübubiyetin batıl olup gitmesi demektir.&#8221; [5]<br />
Allah Teala&#8217;yı Tanımayı Zorunlu Kılan Akli Deliller</p>
<p>Allah Teala&#8217;yı tanımanın gerekliliği hakkındaki bu birkaç hadisten sonra şimdi de konuyu akli yönden kısaca inceleyelim.</p>
<p>Allah Teala&#8217;yı tanımanın gerekliliği kelam ilminde akli yönden ele alınmış ve bu gibi araştırmaların gerekliliği için birçok akli delil zikredilmiştir. Biz sadece bunların bazısına işaret edeceğiz:<br />
Birinci Delil:<br />
Fıtrattan Kaynaklanan Bilinçlenme İçgüdüsü</p>
<p>İnsanı Allah Teala&#8217;yı tanımaya ve onu bu gibi konularda araştırma yapmaya zorlayan şey, onun kendi yaratılışı ve fıtratıdır. Başka bir deyişle insan aklı kendi zatında bulunan içgüdülerle bu tür araştırmalara girmiş ve girmek zorundadır da.</p>
<p>O içgüdülerden birisi, insanın bilinçlenme içgüdüsüdür. Bu içgüdü istisnasız her insanda vardır. İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren etrafında bulunan varlıkların ne olduklarını, onların ve kendisinin nasıl meydana geldiğini ve sonunda ne olacaklarını anlamaya çalışır. Bunu kavramak onun için en büyük amaç sayılmaktadır. Bu içgüdü ta çocukluktan insanda uyanmaya başlar. Çocuğun baba ve annesini soru yağmuruna tutması, işte bu içgüdünün zorlaması sonucudur. Elbette bu içgüdü her şahısta var olmasına rağmen, bütün insanlarda eşit derecede olmayabilir ve her dönemde çalışma alanı değişebilir. Örneğin, çocukluk yaşlarında çocuğu basit şeyleri öğrenmeye zorlayan bu içgüdü, daha sonraları derinleşerek insanı daha derin ve ağır şeyleri bilmeye zorlar. İşte insanı Allah Teala&#8217;yı tanımaya ve bu gibi konularda araştırma yapmaya iten en büyük etken de bu duygudur. Çünkü, kavrayış seviyesi yükselen her insanın zihninde bu defa; &#8220;Ben neyim? Bu alem nedir? Nereden geldik? Bizi var eden biri var mı? Nereye gideceğiz?&#8221; gibi sorular doğar ve bunlara müspet veya menfi bir cevap buluncaya kadar rahat edemez. O halde insan aklı, yaratılışı gereği Allah&#8217;ı aramak zorundadır.<br />
İkinci Delil:<br />
Muhtemel Zarardan Kaçınma Duygusu</p>
<p>İnsanı bu sahada araştırmaya zorlayan ikinci bir etken de, yine insanın kendi yaratılışında bulunan muhtemel zarardan kaçınma ve muhtemel bir yararı elde etme duygusudur. Yani, insan aklı, doğuştan herhangi bir zarar ihtimali olduğunda, özellikle de önemsenecek bir zarar olduğu söz konusu ise, onu önleyici tedbirlere baş vurur. Muhtemel bir yararla karşılaşınca da onu elde etme yollarını araştırır. Bu duygu ve aklın bu hükmü hepimizde bulunmaktadır. Örneğin, muhtemel bir deprem veya sel karşısında tedbir almamız veya ihmalkarlıktan dolayı muhtemel bir yararı kaçırdığımızda kendimizi kınamamız, bu duygudan ve aklın bu hükmünden kaynaklanır.</p>
<p>Bu duyguya sahip olan insan, bir takım çok muhterem, sadık, dürüst ve son derece üstün akıl ve bilgi sahibi olan insanların, Allah tarafından gönderilen peygamber olduklarını iddia ederek, insanları O&#8217;na iman getirip, O&#8217;nun emirlerine itaat etmeye davet ettiklerini, O&#8217;na inanıp itaat edenler için büyük mükafatların, kafir olup isyan edenler için de büyük ve acı verici azapların olduğunu ileri sürdüklerini, üstelik hem onların kendilerinin bu yolda istikrarlı olduklarını, hem de doğru, akıllı, bilgin kimselerin onlara iman edip uyduklarını gördüğünde, ister istemez içerisinde onların sözünün doğru olabileceği ihtimali doğar ve bu nedenle kendi yaratılışında bulunan bu duygusu gereğince aklı, ona bu konuda gereken araştırmayı yapıp tedbirli olmasını emreder. İşte bu duygu, insanı özel olarak Allah Tebareke ve Teala, genel olarak da din hakkında inceleme yapmaya zorlayan, insanın kendi yaratılışından kaynaklanan ayrı bir etkendir.<br />
Üçüncü Delil:<br />
Şükran Duygusu</p>
<p>İnsanı Allah Teala&#8217;yı tanımaya iten bir diğer etken de, insanın iyilik karşısında minnettar olma duygusu ve insan aklının, her iyilik ve nimet karşısında iyilik yapana ve nimet sahibine teşekkür etmenin gerekliliğine dair olan hükmüdür. İşte bu duygu ve aklın bu hükmü gereğince, her insan kendisine yapılan iyilik karşısında minnet duyar ve iyilik yapana teşekkür eder.</p>
<p>Öte yandan insanoğlu, dünyaya gözünü açtığı andan itibaren kendisinin yararlanması için hazırlanan nimetlerin sayılmasının imkansız olduğunu görür ve ister istemez sahip olduğu bu duygu gereğince aklı, ona bu nimetlerin sahibine teşekkür etme emrini verir. Nimet sahibini tanımadan da ona teşekkür etmek mümkün olmadığından; aklı onu bu nimetleri kendisi için hazırlayanı tanımak ve bu konuda araştırma yapmak zorunda bırakıyor. İşte böylece insan nimet sahibini tanımayı araştırmaya koyulur.</p>
<p>Buna göre, insanın Allah Teala&#8217;yı tanıma isteği ve genel olarak dini araştırması onun kendi akli yapısı ve fıtratında bulunan duygulardan kaynaklanır.</p>
<p>Böylece bazı materyalistlerin ileri sürdükleri; &#8220;İnsanı din konusunda araştırmaya iten ve dine yönelten bir takım dış etkenlerin olduğuna&#8221; dair görüşlerinin batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Fakat biz yine de aşağıda onların ileri sürdükleri etkenleri ele alarak kısaca inceleyeceğiz.<br />
Materyalist Ekol Ne Diyor?</p>
<p>Varlığın madde alemiyle sınırlı olduğunu iddia eden bu ekol; dinin doğuşu hakkında üç ayrı görüş ortaya atmıştır.<br />
1- Cehalet</p>
<p>Materyalistler diyorlar ki; Tanrı ve din kavramı insan zihninde cehaletten doğmuştur: &#8220;İlk insanlar tamamen bilgisiz olduklarından, gerek dünya ve gerekse kendileri hakkında bir bilgileri olmadığından ve dünya üzerinde etki yaratabilmek için ancak çok basit araçlardan yararlandıklarından, kendilerini şaşkınlığa çeviren bütün olayların sorumluluğunu (taşıdıkları özelliklere göre) doğa üstü güçlere (iyi ruh, kötü ruh, cinler, şeytanlar ve yaratıcılar gibi) yüklüyorlardı.&#8221;[6]</p>
<p>Kısacası Engels&#8217;in deyimi ile: &#8220;Din (tanrı) insanların sınırlı (dar) anlayışından doğmuştur.&#8221;[7] Örneğin, eski insanlar yağmur ve karın güneş ısısıyla denizlerden yükselen buharların soğuk tabakaya ulaşarak donmasından, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın da bulutlar arası elektrik akımından doğduğunu bilmiyorlardı.[8]</p>
<p>Yine, onlar diyorlar ki; &#8220;İlkel insanlar sıtma hastalığının bataklık ve benzeri yerlerde yaşayan sivrisinekten geçtiğini bilmedikleri için, asırlarca kötü ruhlardan yakınıp durdular. Ama gün geçtikçe insan bilinçlendi, bilinçlendikçe de yıllardır yaratıcının eteğinden tuttuğu şeylerin gerçekte maddesel nedenleri olduğunu gördü. Bu gün bilim bir çok şeyin maddesel nedenini anlamış, bir kısmını da anlamak yolundadır. Böylece cehaletten doğan yaratıcı kavramı hayalet aleminde yok olup gitmektedir.&#8221;</p>
<p>Cevap:Görünürde aldatıcı bir şekilde takrir edilen bu görüş, aslında hiçbir ilmi gerçeğe dayanmayan temelsiz bir iddiadan başka bir şey değildir. Çünkü ilk önce bu görüş kendisiyle çelişmektedir. Biz burada tanrı kavramı gibi dinsel kavramların menşeini araştırıyoruz. Biz insanları dinsel inanç ve kavramlara yönlendiren etkenlerin neler olduğunu inceliyoruz. Materyalistler insan zihninde tanrı kavramı gibi dinsel kavramların oluşmasına vesile olup, onları dini inanç ve eğilimlere iten sebebin insanların cehaleti olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddianın kendisi tanrı kavramının daha önceden insan zihninde oluştuğunu göstermektedir. Zira daha önceden yaratıcı düşüncesine sahip olmayan bir insan, onun bir şeyi meydana getiren sebep olduğunu kestiremez. O halde, herhangi bir nesnenin veya herhangi bir hadisenin nedenini araştıran insan eğer, onu tanrıya bağlıyorsa, demek ki, o insan bu incelemeyi yapmadan daha önce hem nedensellik ilkesini yani, bir nesnenin, bir hadisenin nedensiz meydana gelemeyeceğini, hem de tanrı kavramını bilmektedir ki, o nesne veya hadiseyi tanrıya nispet vermektedir. Oysa, bizim bahsimiz, bu kavramın ilk olarak insanın zihninde nasıl oluştuğu hakkındadır. Buna göre, ilk insanlar yaratıcı düşüncesine daha önceden sahiplermiş ki, örneklerde zikredilen nesnelerin de onun tarafından meydana getirildiğini düşünmüşler.</p>
<p>Sonra insanoğlunun zihninde kendine yer bularak onu meşgul eden konuları üç ana başlık altında toplamamız mümkündür:</p>
<p>1- Yalnızca insanoğlunun akıl ve mantık yapısı gereği zihninde oluşan ve onu kendine çeken konular. Başka bir tabirle, insan zihninde oluşan bir takım şeyler var ki, insanın akılsal ve mantıksal yapısı onların insan zihninde oluşmasında yeterlidir. Açıktır ki, bu gibi konuların insan zihninde oluşmalarını tevcih etmek için insanın kendi akılsal ve mantıksal yapısından başka bir neden aramak doğru olmayıp bilimsellikten uzaktır. Buna örnek olarak, nedensellik kanununu zikredebiliriz. Yani, yaratılışı gereği akıl ve mantık sahibi olan insan, varoluşundan itibaren bir şeyin kendiliğinden ve nedensiz olarak var olamayacağını kavramış ve dolayısıyla karşılaştığı her şeyin nedenini araştırmaya koyulmuştur. İnsanı bu kanuna müteveccih kılan onun kendi akıl ve mantık yapısından başka bir şey değildir. Dolayısıyla insanoğlunun bu konuya gösterdiği teveccühün sırrını, onun akli ve mantıki yapısında aramalıyız. Bunun için başka nedenler peşine gitmemiz ve onu başka nedenlere bağlamamız, ne doğrudur, ne bilimsel.</p>
<p>2- İnsanoğlunun akıl ve mantık yapısıyla ilgili olmayıp, onun duygu ve içgüdüleriyle alakadar olan, yani onun fıtri yapısıyla bağlantılı olan konular. Başka bir tabirle de, bir takım konular ve hususlar da vardır ki, onlar insanoğlunun fıtrî yapısı ve içgüdüleriyle ilintilidir. Onları insan zihninde oluşturan ve insanoğlunun o hususlarla ilgilenmesini sağlayan onun fıtrî yapısı ve içgüdüleridir. Açıktır ki, insanoğlunun bu hususlara teveccühünün sırrını da, onun fıtrî yapısı ve içgüdülerinde aramalıyız. Bunun için başka nedenler aramamız da ne doğrudur, ne de bilimsel. Buna örnek olarak da, insanoğlunun evlilik hayatına olan teveccüh ve ilgisini misal getirebiliriz. İnsanoğlu varoluşundan bu yana belli bir yaşa geldiğinde elbette ki, bu hususa ilgi göstermiş ve gereğini yapmıştır. Açıktır ki, insanı bu konuya yönlendiren onun yaratılış yapısından başka bir şey değildir. Dolayısıyla da, &#8220;İnsanoğlunu bu hususa teveccüh ettiren etken nedir?&#8221; sorusunu yönelten kimse, &#8220;İnsanoğlunun bu hususa teveccüh etmesini sağlayan, onun kendi fıtrî yapısı ve içgüdüleridir&#8221; cevabından başka bir cevap alamaz. Başka bir cevap verilse de, onun hata olduğundan kimse şüphe etmez.</p>
<p>3- İnsanoğlunun hayatında kendine yer bulup onun zihnini meşgul ettiği halde, ne onun akli ve mantıki yönünden, ne de yaratılış ve fıtrat boyutundan kaynaklanan konular. Aksine, insan mantığı ve fıtratında bir yeri olmadığı halde, bir takım dış etkenler sayesinde insan hayatında kendine yer bulan konular. Buna, bazı insanların bir takım şeyleri herhangi akli bir sebebi olmadığı halde, uğursuz saymalarını misal gösterebiliriz. Açıktır ki, bu gibi olayları ne insanların mantıksal boyutuna bağlayabiliriz, ne de yaratılış yapılarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu gibi konuların tevcihi için, bir takım dış etkenler aramalıyız. Bu etkenler, bir takım toplumsal etkenler de olabilir, psikolojik bir takım sebepler de olabilir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, insanoğlunun hayatında kendine yer bulan bir konu, eğer onun mantıksal boyutu veya yaratılış yapısı ile ilgili ise, artık onun tevcihi için bir takım dış etkenler peşinde koşmak abes olmakla birlikte, bilimsellikle de bağdaşmaz.</p>
<p>İnsanoğlunun varoluşundan itibaren dini konu ve kavramlara ilgi gösterdiği şüphesizdir. Peki, insanoğlunun bu hususlarla ilgilenmesini sağlayan ve onu bu konularda araştırma yapmaya iten etken nedir? Acaba insanoğlunun bu hususlarla ilgilenmesini sağlayan, onun kendi akıl ve mantık yapısı veya fıtrî yapısı mıdır? Yoksa, ne onun akli ve mantıki yapısında, ne de fıtrî yapısında bu gibi konuların bir yeri olmayıp, onun bu gibi konularla ilgilenmesini sağlayan başka etkenler mi vardır?</p>
<p>Biz yukarıda, insanoğlunun dini kavramlara ilgi göstermesinin ve dini konularda araştırma yapmasının, hem insanın mantıksal boyutunun gereği olduğunu, hem de yaratılış yapısının zorunlu kıldığı bir olay olduğunu ispatladık. O halde insanoğlunun hem mantıksal boyutunu, hem de yaratılış yapısını bir kenara bırakıp da, ondaki bu eğilimi tevcih etmek için, materyalistlerin ve bazı psigolokların yaptığı gibi, bir takım dış etkenler aramak doğru olmadığı gibi, bilimsellikle de çelişmektedir.</p>
<p>İlaveten, biz yukarıda da izah ettiğimiz üzere, insanlar yaratıcı düşüncesine, alemin bir bütün olarak nedenini ararken kendi akli yapıları ve fıtratlarında bulunan duygular sayesinde varmışlardır, yoksa tek tek nesnelerin nedenini ararken değil. Eğer dinler tarafsız bir şekilde incelenirse, bu gerçek apaçık olarak görülür.</p>
<p>Kısacası, tek tek her nesnenin bir var eden nedeni olduğunu bilen insan, niçin bir bütün olarak alemin de bir var edeni olabileceğini düşünmesin? Onu düşünen bunu düşünemez mi?!..</p>
<p>İnsanın yaratılışında bulunan diğer eğilim ve duyguları ihmal etsek bile, hayatının başından itibaren nedensellik ilkesinin, yani her meydana gelen bir olayın kendiliğinden ve sebepsiz meydana gelmesinin imkansız olduğunun farkında olan insan, elbette ki, varlık aleminin tamamının da bir sebep ve nedeni olup olmadığını araştırmaya koyulacak veya en azından bu ilkenin farkında olmak, onun zihninde bütün varlıkların da bir menşei ve yaratanı olup olmadığı sorusunu doğuracaktır. Bu durumda başka dış etkenler peşinde olmak elbette ki, doğru değildir.</p>
<p>Kısacası, insanın bu evrenin akılları hayran bırakan çok ince bir nizam içerisinde hareket ettiğini, onda hiçbir kusur ve eksikliğin olmadığını görmesi, insan zihninde böyle düzenli bir teşkilata sahip olan varlık aleminin bir menşei ve müdebbiri olup olmadığı sorusunu doğurarak, onu bu konuda araştırma yapmaya sevk etmekte yeterlidir. Dolayısıyla insanın bu araştırmasını yorumlamak için başka nedenler aramak doğru ve bilimsel değildir.<br />
2- Mahrumiyet</p>
<p>Bazı materyalistler de dinin varoluş sebebini mahrumiyete bağlamaktalar. Şöyle ki; yukarıda naklettiğimiz görüşlerinin, materyalizmin temel ilkesi olan ekonominin asaleti teorisiyle bağdaşmadığını gören bu tip materyalistiler, onu beğenmeyerek her şeyde olduğu gibi, dini de bu ilkeye uygun bir şekilde yorumlamaya kalkışmışlardır.</p>
<p>Onlara göre; &#8220;Sınıflı bir toplumda dinin kökleri, sosyal gelişme unsurları, sömürme ve yoksulluk ile karşı karşıya kalan insanın çaresizliğinde ve kitlelerin özleminde yatar. Din burada Lenin&#8217;in sözleriyle &#8220;devamlı olarak başkaları hesabına çalışmaktan bunalmış halk kitlelerinin yalnız başlarına kalışlarından ve sefaletlerinden doğan ve onlar üzerinde her an ağırlığını hissettiren manevi baskı forumlarından biridir.&#8221; [9]</p>
<p>Görüldüğü gibi; materyalizm, burada yaratıcı ve din düşüncesinin mahrumiyet, sefalet, yokluk içerisinde tedirgin, çaresiz yalnız kalmış, devamlı olarak başkaları hesabına çalışmaktan bunalmış, ezilmiş halk kitlelerinin kalplerinde besledikleri kurtuluş, saadet ve intikam özlem ve hayalinden doğduğunu iddia etmektedir.</p>
<p>Cevap: Materyalizmin bu iddiası da doğru değildir. Zira bu görüş gereğince sadece mahrumiyet ve sefalet içerisinde olanların dini kabul etmeleri ve böyle problemleri olmayanların ise tamamıyla dinsiz olmaları gerekir. Oysa bu gerçekle bağdaşmamaktadır. Bu görüşü ortaya atan materyalistlere haklı olarak şu soruyu sorabiliriz: Peki, mahrumiyet ve sefalet içerisinde olmayan zenginler&#8230; Onlardaki din düşüncesi nasıl doğdu? Onlardaki din düşüncesini nasıl açıklayacaksınız?</p>
<p>Eğer din, iktisadî mahrumiyet ve sefaletin bir ürünüyse, zengin insanlarda böyle bir şey söz konusu edilemez.</p>
<p>Başka bir deyişle, eğer dini, mahrumiyet içerisinde olan fakirler kendilerini avutmak için doğurmuşlarsa, mahrumiyet içerisinde olmayan zenginlerin buna inanmaması, bunu kabul etmemesi gerekirdi. Halbuki dine inanmayan zenginlerin yanında fakirler de olduğu gibi, tarih dinine sıkı sıkıya bağlı zenginlerle doludur. Hatta sadece malını değil, canı ile birlikte her şeyini dini uğrunda severek feda etmeye razı olanlar görülmektedir. Tarih malını, canını, kısacası her şeyini dini uğrunda feda eden büyük kahramanları iftiharla anmaktadır. Bu gün de böyle insanlar az değildir.</p>
<p>Bunun dışında, faraza din mahrumiyetten doğmuştur. Ama materyalistlerin kendi itiraflarına göre, ilk insanlar tabakasız (komün) bir yaşantı sürdürmekteydiler; gıda mamulleri herkesin ihtiyacından kat kat fazlaydı. O toplumda insanlar, sömürmek, sömürülmek, ezilmek, mahrumiyet, sefalet içinde bunalmak değil, bu kavramların ne anlama geldiğinden bile haberdar değillerdi. Tarihin şahitliğine göre, onların da dini inancı vardı. Böyle iken onlardaki din düşüncesi nasıl doğdu? Bunu nasıl açıklayabilirler? Bu varsayım onların din inancını ve dine yönelişini açıklamaktan acizdir. O halde bu varsayım da yanlıştır.<br />
3- Sömürü</p>
<p>Materyalistler bununla da hakikati gizleyemeyeceklerini, dünkü tarih ve bugünkü yaşamın kendilerini yalanladığını görünce, söz değiştirerek sanki biraz önce dini, sefalet içindeki fakir insanların doğurduğunu söyleyen kendileri değillermiş gibi, bu sefer de tam tersine dini, fakirleri daha kolay sömürebilmek için zenginlerin yarattığını ortaya atıyorlar.</p>
<p>Lenin komünist gençliğin üçüncü ittihat kongresinde yaptığı konuşmada şöyle diyor: &#8220;Burjuvalar, bizim bir ahlakımız olmadığını iddia ederler, oysa ki, bizim de ahlakımız vardır. Biz burjuvaların kabul ettiği anlamdaki ahlakı inkar ediyoruz. Onların ahlakı, tanrının emirlerinden gelir; biz ise hiç kuşkusuz tanrıya inanmıyoruz. Ve biz çok iyi biliyoruz ki, tanrı altında konuşan başkalarının emeklerini kendi çıkarları için sömüren rahipler, mülk sahipleri ve burjuvalardır. Ya da onlar bu ahlakı tanrı emirlerinden alacakları yerde, nihayet tanrı emirlerine pek benzeyen ülkücü, ya da ülkücü gibi görünenlerin kullandığı cümlelerle anlatmaktadırlar. Bizim inkar ettiğimiz ahlak, sınıfların hatta insanlığın dışından alınmış olan bütün bu emirlerdir. Bunlar, mülk sahipleriyle kapitalistlerin büyük çıkarları için işçilerle köylülerin kafasını şişirmek ve onları aldatmak için ortaya atmış oldukları sözlerdir. İşçilerin çıkarları sınıf savaşlarının gerçeklerine bağlıdır. İşçiler arasında bugün gerçekleştirmeye çalıştığımız birliği hiç bir felsefi ve dinsel ahlak yaratamazdı. Toplum dışından gelen her ahlak kuralı yalandır.&#8221; [10]</p>
<p>Marx ise başka bir yerde dinin afyon oluşundan yakınmaktadır. Dini sömürücü kapitalist, burjuva ve diğer çıkar guruplarının proletaryaya (işçi sınıfına) her türlü sosyal haklarını unutturup, onu gaflet uykusuna yatırarak sömürüsünü daha kolayca yapabilmek ve sömürüsüne sağlamlık kazandırmak için ortaya attığı bir hileli ip veya zehirli afyon olarak niteleyen Marx&#8217;a göre, sabra davet etmek, kıyamet, cennet, cehennem&#8230; va&#8217;dlerinde bulunmak da bu yüzdendir. Bütün bunlardan tek ve asıl amaç proletaryayı uyuşturup daha kolay teslim olmasını sağlamaktır.</p>
<p>Cevap:Materyalizmin bu görüşü de öncekileri gibi asılsız olup, hiçbir ilmi gerçeğe dayanmamaktadır. Zira bir kere, daha tarihi araladığımızda görüyoruz ki, tarih yine materyalizmi yalanlamaktadır. Bu görüşü tarihin tasdik ettiği doğru bir görüş olarak niteleyebilmemiz için, tamamen gerçek tarihi bırakıp, hayali olarak bu görüşe uygun yeni bir tarih uydurmamız gerekiyor.</p>
<p>Tam tersine, tarih dinin ilk önce zenginler tarafından değil, mahrum fakirler tarafından desteklendiğini, geniş bir çevreye yayılmadan önce, en kuvvetli köklerini fakirlerin kalbinde attığını, gelişme ve yayılmasını da fakirlerin eteğinde ve yine onların fedakarlığı ve ağır çabalarıyla sağladığını kaydetmektedir. Örneğin, Hıristiyanlığın dünyaya yayılmasında, özellikle de, Rum İmparatorluğu&#8217;nu egemenliği altına almasında, kalplerindeki ateşli imanın o nurlu meşalesinden başka hiçbir şeye sahip olmayan fedakar mahrum fakirlerin en büyük rolü oynadıklarını tarih okuyan herkes bilmektedir. İslamiyet de öyledir. İslam dini de ilk olarak Mekke&#8217;nin fakirlerinin veya pek zengin olmayan fertlerin kalbinde taht kurmuştur. Savunulması ise yine onlar tarafından yapılmıştır. Halbuki materyalizmin bu iddiasına göre, dinlerin ilk önce zenginler tarafından benimsenmesi ve yine onlar tarafından savunulması, fakirlerin de buna karşı direnmeleri gerekiyordu. Bilal Habeşi&#8217;nin efendisinin, onun üzerine koyduğu yarım tonluk taşın üzerine, &#8220;Dinden çıkmazsan öleceksin&#8221; değil, &#8220;Dine girmezsen öleceksin&#8221; yazması gerekiyordu.</p>
<p>Materyalistler dini zenginlerin kendi çıkarlarını korumak için uydurduklarını söylüyorlar. Bu, din her zaman zenginlerin çıkarlarını esas almış, zenginlerden yanadır demektir.</p>
<p>Şimdi onlara göre, burjuvazi zenginleri koruyan en son ve en kamil din olan İslam dinini ele alalım. İslam dininde faiz mutlak olarak haram edilmiştir. Şimdi soruyoruz: İslam&#8217;dan önce zenginlerin bir numaralı gelir kaynağı ve sömürü aleti olan faizi haram etmek onların çıkarlarına mıydı?!</p>
<p>İslam dini gelmeden önce zenginler büyük imtiyazlara sahip idiler. İslam dini gelişiyle hiçbir kimsenin imtiyaz sahibi olamayacağını, herkesin Allah katında ve bütün haklarda eşit olduğunu ilan etti ve hatta daha ileri giderek böbürlenen zenginleri en kötü insanlar olarak ilan ederek halka onları rezil etme emrini verdi. Yine soruyoruz: Dini zenginler uydurmuşsa, onda her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetmeleri ve pekiştirmeleri gerekirdi. Oysa, dinin emirleri bunun aksinedir. Peki, sahip oldukları bu imtiyazları kaldırmak onların çıkarlarına mıydı?! Onların kendi elleriyle kendi imparatorluklarını yıkmaları akla uygun mudur?!</p>
<p>Gelelim zenginlerin malında fakirler için ayrılan bir tür vergi niteliğindeki mallara&#8230; İslam dini bununla da kalmayıp daha ileri giderek, ihtiyaç dışı malların, harcanılacak zaruri yerler olduğu halde, harcanmayıp toplanmasına veya lazım olan yeri bırakıp da gereksiz yerde harcanarak israf edilmesine yasak koyarak, bunun büyük bir günah olduğunu açıklamış ve bu gibi hareketlerde bulunan insanları en ağır şekilde kınayarak, kendilerine dünya ve ahirette en büyük müeyyideler ve cezalar uygulanacağını belirtmiştir.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, yanları ve sırtları onlarla dağlanacak, &#8220;Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın&#8221; denecek.&#8221;[11] Acaba bunların hangisi onların çıkarınadır?</p>
<p>İslam dini, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini zorunlu kılarak, insanları çevresinde olan olaylardan sorumlu kılmış, böylece de onların kötülüğe, zulme hep birlikte karşı koymalarını emretmiştir.</p>
<p>Hz. Resulullah (s.a.a) &#8220;Kendi içindeki zayıfların, fakirlerin güç sahibi zorbalarda olan haklarını, hiç bir tereddüt gösterilmeden alamayan bir toplum takdise (refaha, saadete) erişemez&#8221; [12] diyerek insanlara sosyal adaleti emretmiştir. Tekrar soruyoruz: Acaba bu saydıklarımızın hangisi zenginlerin çıkarınadır?</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın &#8220;Hak Ali iledir, Ali hakladır. Ali Kur&#8217;an&#8217;ladır, Kur&#8217;an Ali iledir&#8221; gibi, birçok methiyelerle övdüğü, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de birçok ayetle birlikte hakkında Tathir ayetinin de inmiş olduğu İslam&#8217;ın en büyük liderlerinden biri olan Hz. İmam Ali (a.s)&#8217;ın kendi halifeliği döneminde Malik bin Eşter-i Mısır&#8217;a vali tayin ettiğinde ona yazdığı ünlü emirnamesinde bakın ne diyor: &#8220;Sana helal olmayan şeylerden nefsini koru. Hükümdarlık döneminde kalbinin şiarı; merhamet etmek, insanları sevmek, onlara lütuf etmek olsun. Sakın onların sırtından geçinen zararlı bir kurt gibi olmayasın. Çünkü onlar iki sınıftır: Ya senin din kardeşindir. Ya da yaratılışta bir eşindir. Allah&#8217;a karşı insafını koru (onun emirlerine itaat et ve emirlerine karşı çıkma) ve asla ne sen halka zulüm et, ne de yakın akraban veya dost ve arkadaşlarına izin ver. Öyle olma ki, bu gibi insanlar sana güvenerek zulüm yapsınlar.</p>
<p>Şunu da bil ki, Allah&#8217;ın kullarına zulüm edenin düşmanı Allah&#8217;ın kendisidir. Allah Teala nedensiz ve haksız yere düşman olmayacağına göre, Allah&#8217;ın düşmanı olduğu kişilerin özür ve delili de kabul edilmez. O kişi tevbe edip mazlumların hakkını geri verene ve onların gönlünü alana kadar Allah&#8217;la savaş halindedir.</p>
<p>Şunu da bilmiş ol ki, hiçbir şey, Allah&#8217;ın nimetinin kesilerek yerine hüsranın gelmesinde zulüm üzerine kurulan bir yönetim kadar etkili değildir. Allah mazlumların nidalarını duymaktadır ve onların hakkını zalimden en iyi şekilde alandır.&#8221;[13]</p>
<p>Hz. Ali ülkesinde çözüm bekleyen sayısız siyasi buhranlar olduğu halde onların hiç birisine, sosyal adalet ve fakirlerin hakkının korunmasına verdiği önem kadar önem vermemekte, ısrarla Malik&#8217;e onların hakkını ve sosyal adaleti tavsiye etmektedir.</p>
<p>Emirnamesinin bir yerinde de şöyle diyor: &#8220;Allah! Allah! O ezilen alt tabaka var ya işte onların hakkı&#8230; (En çok onların hakkında Allah&#8217;tan kork) Onlar ki, ne bir sığınacak yerleri var, ne de başka bir şeyleri&#8230; Yokluktan çeşitli eziyet ve zorluklar içerisinde kıvranıyorlar. Onlar içerisinde ihtiyaçlarını gizlemeyen olduğu gibi, onuruna yediremeyip, sırrını kimseye açamayanlar da vardır.</p>
<p>Ey Malik! Allah&#8217;ın sana teslim ettiği hakkı (onların hakkını ) koru. Beyt-ül maldan ve İslam ordularının topladığı çeşitli tarım ürünlerinden bir kısmını da onları refaha kavuşturmak için ayır. Onların kendileri, herhangi bir nedenden dolayı gelip haklarını almaya güçleri yetmezse, sen bunu onların kapısına kadar götür. Çünkü onların uzakta olanı (iktidarı olmayanı) aynen yakında olanın sahip olduğu hakka sahiptir.&#8221;[14]</p>
<p>Hz. Ali (a.s)&#8217;dan naklettiğimiz bu sözler dinin özünü açıklamaya yetmez mi? İsterseniz Hz. Ali (a.s)&#8217;den dinin gerçekte neden ve kimden yana olduğunu ve neyi korumak istediğini tek cümlede anlatmasını isteyelim: &#8220;Her zaman fakirden yana ol; çünkü Allah da onlardan yanadır. Asla sömürücü zenginin tarafına geçme. Çünkü şeytan onların tarafındadır.&#8221;[15]<br />
Dinde Sabır</p>
<p>Materyalistlerin, dindeki sabır çağrısını istismar ederek, kendi hedefleri doğrultusunda sabrın: &#8220;Hakkımı kıyamette alırım&#8221; anlayışını ifade ettiğini ve böylece sabrın, halkı zulüm karşısında boyun eğip teslim olmaya davet etmek demek olduğunu göstermeye çalıştıklarına işaret etmiştik. Şimdi de bu konuya kısaca bir göz atalım.</p>
<p>Evet dinlerde sabra çok önem verilmiştir. Fakat bu sabır çağrısı, materyalistlerin göstermeye çalıştıkları gibi zulüm karşısında boyun eğmek anlamında değildir.</p>
<p>Dinlerde sabır genellikle aşağıda açıklayacağımız şu üç anlamda kullanılmıştır ki, her üç anlamda insanlık için elzemdir.</p>
<p>1- Cephede düşmanla çarpışırken çıkacak zorluklar karşısında yılmamak, zorluklara sabredip göğüs germek anlamında: &#8220;Düşmanla savaşırken eğer sizlerden yüz taneniz (çıkacak zorluklara göğüs gerip) sabırlı olsanız onlardan iki yüz tanesine galip gelebilirsiniz.&#8221; [16]</p>
<p>2- İnsanlığın saadet ve refahını tehdit eden şehvani ve hayvani arzular, günahlar karşısında sabırlı olmak. &#8220;Sabır ve namaz ile yardım dileyin, hiç şüphesiz namaz, huşu duyanların dışındakilere ağır gelir.&#8221; [17]</p>
<p>3- Hayatta karşılaşılan zorluklar karşısında iradeli olmak, şuurunu yitirmeyerek o zorlukları ortadan kaldırmak için sabırlı olup mukavemet etmek: &#8220;&#8230;Bir zorluk veya musibetle karşılaştığında sabırlı ol.&#8221; [18]</p>
<p>İlahi dinleri incelediğimizde dindeki sabrın bu anlamlarda kullanıldığını, materyalistlerin iddia ettikleri şekilde zalime ve zulme karşı teslimiyet anlamını ifade etmediğini açık bir şekilde görebiliriz. Yukarıda işaret ettiğimiz üç ayetin bu gerçeği en açık şekilde ortaya koymasına rağmen, biz bu mevzuu iki ayet ve bir hadisle pekiştirerek tamamlayacağız.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek de­ğildir; Lakin iyi olan, Allah&#8217;a, ahiret gününe, meleklere, Kitab&#8217;a, peygamberlere ina­nan, O&#8217;nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve muttakiler de ancak onlardır.&#8221; [19]</p>
<p>Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: &#8220;Onlar ki, sahipleri olan Allah&#8217;ın öz rızasını kazanmak için sabrederler, namaz kılarlar, gizli ve açıkça Allah&#8217;ın onlara verdiği rızktan harcarlar ve kötülüğü iyilikle gidermeye çalışırlar. İşte dünya yurdunun akıbeti onlarındır.&#8221; [20]</p>
<p>Hz. Resulullah da şöyle buyurmuştur: &#8220;Sabır üç konuda olur: Musibet karşısında sabırlı olmak, Allah&#8217;a itaat etmekte sabırlı olmak ve günah karşısında sabırlı olmak&#8230;&#8221; [21]</p>
<p>Görüldüğü üzere, bu üç husus da insanlık aleminin bekası ve hayatın devamlılığı için elzem ve zorunlu unsurlardır. Bunlar fakirlere, sömürüye, zulme teslim olmak değil, ona karşı direnç ve mukavemet iradesi verir. O halde materyalistlerin bu iddiaları da hiçbir esasa dayanmayan boş bir iddiadan öteye gitmemektedir.<br />
4- Korku</p>
<p>Avusturyalı psikolog Freud,[22] korkunun Allah&#8217;a ve dine inanmanın kaynağı olduğunu savunmuştur.[23]</p>
<p>Şöyle ki; sel, tufan, deprem, hastalık ve ölüm gibi korkutucu tabii olaylarla karşılaşan insanoğlu, bu olaylardan korkuya kapılarak, onların tamamını tanrı diye tabiat üstü bir varlığa bağlamıştır.</p>
<p>Freud&#8217;a göre; Allah, insanların yaratanı değil, mahlukudur! Gerçekte insanların zihinlerinde dini inançların oluşmasının asıl sebebi, bu olayların zararlarından korunma arzusudur. İlk insanlar, zararlı olayların karşısında içerisine düştükleri korku ve ıstıraptan kaçmak için, gittikçe kudret sahibi, şuurlu ve tabiata hakim bir varlığa inanmaya başladılar. Böylece kurban, ibadet, dua ve buna benzer şeyler, vasıtasıyla bu varlıkların sevgisini kazanarak, kendilerini tehlikelerden kurtarmaya çalıştılar.</p>
<p>Cevap: İlk önce; bu görüş sadece bir teori ve varsayımdır. Bu görüşü, kanıtlayacak hiçbir tarihi delil yoktur.</p>
<p>İkincisi; insanlardan bir grubunun veya hepsinin korku yüzünden Allah denen madde üstü bir varlığı kabul ederek ona taptıklarını farz etsek bile, mantıki açıdan bundan &#8220;Allah yoktur. Bütün dinler yalan ve boştur&#8221; sonucunu alamayız. Bu görüş, en fazla, doğru olduğunu farz etsek bile, halkın din ve Allah&#8217;a yöneliş sebebinin yanlış olduğunu ispat edebilir. Bu ise, Allah&#8217;ın var olmadığını ve dinlerin gerçek olmadığını ispat etmekten farklıdır.</p>
<p>Örneğin; insanlık aleminde tarih boyunca yapılan ilmi buluşların birçoğu, meşhur olmak, para veya toplumsal kariyer kazanmak için gerçekleşmiştir. Bu sebeplerin doğru olmayıp, ahlak dışı olması, o ilmin de batıl ve geçersiz olduğunu göstermez.</p>
<p>Özet olarak bu görüşte, insanı bir şeye yönlendiren şeyle insanın ulaştığı şey birbirleriyle karıştırılarak, birinin batıl olması halinde, diğerinin de batıl olacağı zannedilmiştir. Oysa, bu ikisi farklı konular olup birbirleriyle hiçbir bağlantısı yoktur.</p>
<p>Üçüncü olarak; tarihi gerçekler bu görüşün batıl olduğunu ispat etmektedir. Tarih, dini getiren ve insanları Allah&#8217;a inanmaya davet eden kimselerle, ona kalpten inanların devamlı olarak halkın en cesaretli ve en şecaatlileri olduğunu, en ağır işkenceler karşısında bile, davetlerinde direnerek, ondan vazgeçmediklerini göstermektedir.</p>
<p>Tarih boyunca ve günümüzde kesinlikle Allah&#8217;a inanmayan binlerce korkak insanlar olmuş ve olagelmektedir. Oysa, bu görüş gereğince onların en dindar insanlar olması gerekirdi.</p>
<p>Eğer Allah&#8217;a inancın asıl kaynağı tabii olaylardan korkmak olsaydı, tabiat olaylarının birçoğunun, kontrol altına alındığı günümüzde, Allah&#8217;a olan inancın yok olması veya en azından önemini kaybederek zayıflaması gerekirdi. Oysa, günümüzde Allah&#8217;a ve dine yöneliş tam kuvvetiyle yerinde bakidir, hatta ilim ilerledikçe dini inançların daha da güçleştiğine şahid olmaktayız.<br />
Bilimsel Açıdan Din Konusunda Araştırma Yapmak Doğru Mudur?</p>
<p>Din hususunda herhangi bir araştırmaya girip, dinsel kavramların ret veya kabulünden önce, çözülmesi gereken diğer bir sorun da, bu konuda yapılacak araştırma ve tartışmanın doğru olup olmadığıdır.</p>
<p>Şöyle ki, son zamanlarda bazı filozoflar, insanın ancak deney ve gözlem yoluyla elde edilebilen gerçekler üzerinde bilim ve deneye dayanarak araştırma yapabileceğini, felsefenin konusunun da doğa olduğunu ve doğa dışı kalan deney ve gözlem yoluyla araştırılması imkansız olan yaratıcı vb. gibi kavramlar üzerinde araştırma yapıp, tartışmanın insan kudreti dahilinde olmadığını, dolayısıyla bu gibi araştırmaların yanlış ve yararsız olduğunu ileri sürmekteler.</p>
<p>İnsan zihnindeki bütün kavramların duyular aracılığıyla doğduğunu, yani düşüncelerin temelinin doğa olduğunu ve verdiğimiz bütün hükümlerde yanlış ve doğruyu ayrıt etmekte kullanabileceğimiz tek ölçeğin deney ve gözlem olduğunu kaydeden (genellikle pozitivist olan) bu filozoflara göre, doğa dışı olan yaratıcı vb. gibi kavramlar, duyular aracılığıyla algılanamadığı gibi, onlar hakkında vereceğimiz herhangi bir hüküm üzerinde de, bir deney veya gözlem yapılamayacağından dolayı, onlar hakkında araştırma yapmak ve görüş belirtmek yanlış ve boş bir işle iştigalden başka bir şey değildir. Onlar ayrıca asırlarca bu konuda uğraşan Metafizik felsefesinin de boş sözler yığınından başka bir şey olmadığını ileri sürüyorlar. Onların başında pozitivizmin babası olan ünlü Fransız filozofu Auguste Comte (1798 � 1857) gelmektedir.</p>
<p>Auguste Comte&#8217;e göre; &#8220;biz ancak fenomenleri bilebiliriz fenomen konusundaki bilgimiz de mutlak değildir. Sadece rölatiftir. Bir olayın özünü (gerçek nedenini) arayıp sormanın anlamı yoktur. Biz ancak bu olayın ardarda geliş (succession) ve benzerlik (resemblance) bakımından öteki olaylarla olan ilişkilerinin (relation) ne olduğunu sorabiliriz. Böyle bir sorunun da anlamı vardır. Değişmez (constant) olan bu ilişkilerden benzerlik bakımından bir olanlarına kavramlar, ardarda geliş bakımından bir olanlarına da (fenomenlerin kanunları) deriz. Bütün bilimsel bilginin anlamı da fenomenleri önceden bildirmektedir. &#8220;Savoir pour: Bilmek önceden bilmek içindir&#8221; şimdi, (pozitivizmin) gördüğü veya göreceği iş bilimsel bilginin bu anlamını kavrayıp ona göre davranmaktır. Bu amaca uymayan bütün (teolojik ve metafizik) öğeleri bilimsel bilgiden uzaklaştırmaktır.&#8221;</p>
<p>Auguste Comte&#8217;e göre; &#8220;insan bu fikre, üç aşamada ulaşmıştır: 1. Teolojik dönem: Bu dönemde insanlar olay ve olguları canlı yaratıkların yürüttüğüne inanmaktadır. 2. Metafizik dönem: Bu dönemde de tanrılar yerlerini soyut kanunlara terk ediyor. 3. Ve son dönemse, kendisinin savunduğu pozitif dönemdir ki, bu dönemde de soyut kanunların yerini fenomenler kanunu almıştır.&#8221; Bu görüşün savunucularından biri de Harbert Spencer&#8217;dir.</p>
<p>&#8220;Spencer bilgiyi, objelerin karşılaştırılarak bunlar arasında bağlantı kurulması şeklinde anlar. Dolayısıyla her şeyin kaynağı olarak tasarlanan &#8220;kuvvet&#8221;i(evrenin son temelini), mutlak bilinmez sayar. Mekan, zaman, hareket, kuvvet, bilinç ve kişilik gibi kavramlarımız deneyin sınırlı ve rölatif dünyasında kaldıkça açıktırlar ve işe yararlar. Ama bunları, mutlak bir varlıkla bağlantılı kavramlar olarak kullanmaya kalkarsak, çelişkiye düşeriz. Biz ancak sonlu ve sınırlı olanı bilebiliriz.&#8221; [24]</p>
<p>Böylece pozitif felsefe, yalnız doğru kılavuz saydığı his ve deneyin kendisine gösterdiği yolu ve çizdiği sınırı görebiliyor ve haklı olarak bu sınırdan öteye geçmeye hakkı olmadığını itiraf ederek o konularda susmayı tercih ediyor.</p>
<p>Doğrusu da budur; eğer araştırmada elimizdeki imkan yalnız bu ise, buradan maddeyi geçip yaratıcıyı arayamayız. Çünkü yaratıcıyı, ne en modern elektronik cihazlarla donatılmış laboratuarlarda bulabiliriz, ne de en modern teleskoplarla gözleyebiliriz. Fakat işin ilginç yanı şu ki; materyalist felsefenin, düşünce ve ölçüsü konusunda pozitif felsefeyle birleşmesine rağmen [25] (yani, düşüncenin yalnız duyuların doğadan bize ulaştırdığı kavramlar olduğunu ve bilgilerimizin doğrusunu yanlışından ayırmada elimizdeki tek ölçünün deney ve gözlem olduğunu ileri sürmesine rağmen), kendilerini materyalist kabul edenlerin, bazen sınırlarını aşarak doğa üstü konular üzerinde de görüş belirttiklerini görüyoruz.[26]</p>
<p>Konunun açık ve kolay kavranılır hale gelmesi için, üzerinde biraz etraflı durmamızın zorunlu olduğu görüşündeyiz. İnsan zihnindeki bilinç iki kısımdır:</p>
<p>a) Tasarım (tasavvur): Herhangi bir hüküm taşımayan bilgi, örneğin, yalnız insan kelimesinin zihinde doğurduğu bilgi,</p>
<p>b) Tasdik: Bir hüküm taşıyan bilgi, örneğin, &#8220;Yeryüzü küre şeklindedir&#8221; cümlesinin zihinde doğurduğu bilgi.</p>
<p>Felsefe tarihinde bilgi meselesi geniş tartışmalara sahne olmuştur. Özellikle de son zamanlarda bilginin nereden kaynaklandığı, sınırının ne olduğu ve ne kadar güvenilir olduğu felsefenin başlıca konusunu teşkil etmektedir. Bu arada bilginin kaynağının ne olduğu, başka bir deyimle insanoğlunun, kendi akli dünyasını nasıl yarattığı konusunda çeşitli cevaplar verilmiş, farklı teoriler ortaya atılmıştır. Biz ilk önce basit kavramlardan ibaret olan tasarım konusunu ele alacağız. İnsan bilgisinin kaynağı konusunda ortaya atılan teorileri şöyle sıralayabiliriz:<br />
TASARIM<br />
1- Platon&#8217;un İdealar Teorisi (İdealizm)</p>
<p>Bu teoriyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Biz gerçi bilgiyi duyular aracılığıyla elde ediyoruz, fakat bu gerçek bilgi değildir. Gerçek bilgiye bu yolla ulaşılmaz. Biz bu yol ile ancak gerçek alemin gölgelerini bilebiliriz, gerçek alemin kendisini değil. Platon&#8217;a göre; iki alem vardır. Biri Musül (İdealar) denen gerçek ve sabit alem; diğeri ise, gerçek alemin gölgesi olan şimdi içinde yaşadığımız alem. Biz, bir mağarada arkası ışığa karşı zincirle bağlanmış, hiçbir şey bilmeyen insanlara benzeriz. Nasıl ki, ışığın önünden bir varlık geçtiğinde, o insanlar o varlığın kendisini görmedikleri için, mağaraya yansıyan gölgesini gerçek varlık sanıyorlarsa, biz de gerçek alem olan Musül (İdealar) alemini idrak edemediğimiz için, algıladığımız gölge alemini (bu dünyayı) gerçek sanıyoruz. Halbuki bunlar gerçek değildir, gerçek bilgi Musül (İdealar) bilgisi ve gerçek filozof da bu eşitliği bozarak, Musül (İdealar) aleminin gerçeklerini anlayan filozoftur. Yine, Platon&#8217;a göre; ruhumuz bedenimizle birleşmeden önce Musül (İdealar) alemindeyken bütün o gerçekleri biliyordu, dünyaya geldiği sırada onları unuttuysa da, bu dünyada onların gölgelerini gördükçe, o hakikatleri anımsayarak tekrar bilgi ediniyor. [27]<br />
2- Akılcı Görüş (Rasyonalizm)</p>
<p>Bu görüşü de kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bilincimiz iki kısımdır: Algılar yoluyla zihinde doğanlar ve zihinde önceden varolan (apirior), yaratılıştan gelen bilinç. Zihin bu ikinci grup düşünceleri hiçbir aracı olmaksızın kendisi doğurmaktadır. Faraza duyularla algıladığımız bilinçlerimiz olmasaydı, yine onlar olacaktı. Yaratıcı düşüncesi de bunlardan biridir. Bu görüşü savunanların başında -aralarında ihtilaf olmakla birlikte-, Descartes ve Kant gelmektedir. [28]<br />
3- Ampirist Görüş (Ampirizm)</p>
<p>Akılcıların, &#8220;doğuştan vardır&#8221; dedikleri tasarımları inkar eden ampirist görüşe göre, insan zihni yazılmamış bir beyaz kağıt gibidir. Akılcıların görüşlerinin aksine, onda hiçbir şey yoktur. Ondaki tasarımlar, sonradan duyular aracılığıyla dış alemden işlenmiştir. Ampiristlerin başında ünlü İngiliz filozofu John Lock gelmektedir. [29]</p>
<p>Ayrıca; &#8220;İnsanların varlıklarını belirleyen onların bilinçleri değil, tersine onların bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıktır&#8221; [30] ilkesini savunan, başka bir deyimle de; &#8220;zihni dünya, gerçek dünyanın yansımasıdır&#8221; diyen materyalistler de, ampirizmi takip etmişlerdir. Materyalistler, &#8220;her şeyden önce varlık ile düşünce arasında, madde ile ruh arasında belli bir ilişkinin varolduğunu öne sürerler.&#8221; Onlara göre; &#8220;ilk gerçek, ilk şey maddedir ve ruh ise ikinci gerçektir, sonradan gelendir, maddeye bağımlıdır.&#8221; Şu halde, materyalistlere göre, &#8220;dünyayı ve maddeyi yaratan Tanrı, ya da ruh değil, ruhu yaratan dünyadır, maddedir, doğadır. Ruhun kendisi maddenin üstün bir ürününden başka bir şey değildir.&#8221; Dolayısıyla, &#8220;düşünme insana nereden gelir?&#8221; diye sorulduğunda materyalistler: &#8220;İnsan düşünüyor çünkü onun bir beyni vardır ve düşünme beynin ürünüdür&#8221; diye cevap verirler. Onlara göre maddesiz, cisimsiz düşünce olamaz. [31]<br />
4- İntiza Görüşü</p>
<p>Bu görüş de, bilincin zihinde doğuştan varolmadığı görüşünde ampristlerle birleşmesine rağmen, ampirizme de karşı çıkarak, tüm bilincin duyular yoluyla doğmadığını öne sürüyor. Kurucusunun Aristoteles olduğu söylenen ve genellikle İslam filozoflarının da kabul ettikleri ve geliştirdikleri bu görüşe göre; zihnimizdeki kavramlar iki kısımdır:</p>
<p>1-Deney ve gözlem, kısacası duyular yoluyla zihinde oluşan ve tasavvur-i evveliye denen kavramlar. Örneğin; sıcaklık, soğukluk, insan, hayvan ve benzeri kavramlar ki; biz, onları duyularımızla algıladığımız için biliyoruz</p>
<p>2- Zihnin, duyular aracılığıyla elde ettiği kavramlara sahip olduktan sonra, onları temel alarak onlardan türettiği (intiza ettiği), duyular yoluyla algılanamayan felsefede kullanılan tasavvur-i saneviyye dedikleri kavramlar.</p>
<p>İslam filozoflarına göre, ruh mücerret (soyut) olduğundan, [32] onun kendi zatından çeşitli kavramlar doğurması mümkün değildir. Çünkü mücerret olandan çokluk türemez. İslam filozofları, ruhun mücerret olduğunu belirttikten sonra, neden ve sonuç arasında olan sinhiyet (benzerlik) şartına dayanarak, ruhun kendisinden çeşitli kavramları türetmeyeceği ve buradan da ruhun doğuştan herhangi bir kavrama sahip olmadığı sonucuna varırlar. [33]</p>
<p>İslam filozofları devamla, kavramların tümünün duyular yoluyla doğduğunu da kabul etmediklerini kaydederek, insan zihninde oluşan bütün kavramların sadece duyular aracılığıyla insan zihninde oluştuğunu ispatlamak için ancak aşağıdaki delillerin getirilebileceğini, bu delillerin ise, konuyu ispatlamaya kafi olmadığını belirtiyorlar.</p>
<p>İnsan Zihnindeki Kavramların Sadece Duyular Aracılığıyla oluştuğunun Delilleri</p>
<p>a) Zihnimizde insan, ağaç, gül, taş ve benzeri kavramlar gibi, cüz&#8217;i şeylere (bireylere) tatbik edilen bir çok genel (külli) kavramlar vardır. Genel kavramlar, zihinde ancak cüz&#8217;i kavramın oluşumundan sonra meydana gelebilir. Başka bir deyimle; genel kavramlar, ancak onların bireylerinden bir kaçını hissettikten sonra oluşabilir. Çünkü genel kavramı, cüz&#8217;üyle (ferdiyle) hiçbir irtibatı ve bağlantısı olmaksızın anlamamız mümkün olsaydı, genel kavramın nispeti, farz ettiğimiz kendi fertleriyle diğer nesnelere aynı ve eşit olması gerekirdi. Zira bu durumda genel kavram ile cüz&#8217;ü arasında hiçbir özel irtibat olmayacaktır. Çünkü; genel kavramın, cüz&#8217;üyle hiçbir ilintisi olmadan zihinde oluştuğu farz edilmektedir. Genel kavram ile cüz&#8217;ü arasında hiçbir irtibatın olmaması halinde ise, artık onu yalnız o fertlere mahsus kılacak bir neden kalmıyor. Bu durumda o kavram, ya bütün nesneleri ihata edip, hepsine tatbik edilir; ya da hiçbir nesneyi ihata etmeyip, hiçbirine tatbik edilmez ve kavram olmaktan çıkar. [34] Halbuki genel kavramın her zaman yalnızca kendi bireylerini kapsadığını biliyoruz. Örneğin, insan dendiğinde yalnız insan fertleri zihnimize gelir. Bu, genel kavram ile onun cüz&#8217;ü arasında asla değişmeyen bir bağlantının oluşunu gösterir ki; o bağlantı, fertlerinin duyu aracılığıyla algılanmasından başka bir şey olamaz.</p>
<p>b) Eğer genel bir kavramın insan zihninde cüz&#8217;ü kavramın duyular aracılığıyla oluşmasından daha önce olabileceği üzerinde ısrar edenler olursa, onlara şunu sormalıyız ki; acaba siz genel bir kavramı zihinde canlandırdığınız zaman, onun asıl kaynağı olan cüz&#8217;i fertlerini göz önünde bulunduruyor musunuz, yoksa bulundurmuyor musunuz? Eğer cevapları müspet olursa, bizi tasdik etmiş olurlar. Çünkü o fertleri (cüzleri) göz önünde bulundurabilmeleri için daha önce onları algılamaları gerekiyor. Ve eğer, biz asla genel kavramın fertlerini mülahaza etmiyoruz derlerse, o zaman bir kavram değil, kendi başına müstakil olan bir varlık yaratmış olurlar. Çünkü kavram, varlığı zihinde başka bir şeye orantılı olup, bir şeyi gösteren bilince denir. Halbuki bu takdirde, yaratmış oldukları o şeyin varlığı, başka şeyle orantılı olmayan ve bir şeyi göstermeyen kendi başına eseri olan müstakil bir varlık olur.</p>
<p>c) Şimdiye kadar yapılan deneme ve gözlemler şunu ispatlamıştır ki; duyulardan herhangi birisine sahip olmayan insanlar; örneğin, görme veya duyma hissi olmayan insanlar, o duyular aracılığıyla elde edilen cüz&#8217;i algılamalardan aciz kaldıkları gibi, o algılara ait olan hayali kavramları da tasavvur etmekten acizdirler. İşte büyük filozof Aristo&#8217;nun: &#8220;Kim bir duyudan yoksun olursa, ilmi de noksan olur&#8221; sözünün anlamı budur. Yani, kim, herhangi bir duyu organından yoksun olursa; o, bu duyu aracılığıyla yapılan algılamalardan yoksun olduğu gibi, bu duyu aracılığıyla elde edilen kavramlardan da yoksun kalır ve onun için bu kavramlar hakiki anlamda bir anlam ifade etmez. Örneğin, anadan doğma âmâ olan insan için renk kavramı bir anlam ifade etmez veya anadan doğma koku alma duyusundan mahrum olan insan için iyi veya kötü koku bir anlam taşımaz. O halde insanoğlu bütün bu bilgileri duyuları aracılığıyla elde etmektedir.<br />
İslam Filozoflarının Cevabı</p>
<p>İslam filozofları bu üç delilin de iddia edilen insan zihninde oluşan bütün kavramların duyular aracılığıyla oluştuğu görüşünü ispat edemeyeceğini ifade ediyorlar. Zira iddia edilen, insan zihninde oluşan bütün kavramların his ve duyu aracılığıyla oluştuğudur. Getirilen bu üç delil de, ancak doğaya ait olan kavramların, duyulardan başka bir yolla meydana gelmediğini ispatlamaktadır, insan zihninde oluşan her kavramın da böyle olduğunu değil. Çünkü yukarıda geçen her üç delilde de incelenilen kavram, doğaya ait olan kavramdır.</p>
<p>Meselâ, birinci delilde fert ile genel kavram arasındaki irtibata dayanılarak genel kavramın ancak ferdin algılanmasından sonra doğabileceği, başka bir tabirle genel kavramın, duyularla yapılan bireyin algılamasından sonra doğduğu sonucuna varılmıştır. Tabiidir ki, duyu ile algılamak ancak doğaya ait şeylerde söz konusu olabilir.</p>
<p>İkinci delilde ise, genel kavram tasavvur edilirken ona ait fertlerin mülahaza edilip edilmediği sorulmuş, mülahaza edildiği takdirde, o kavramın ferdin duyularla algılanmasından sonra zihinde oluştuğu sonucuna varılmış ve fertlerin mülahaza edilmediği taktirde ise, onun artık bir kavram değil, müstakil bir varlık olduğu sonucuna varılmıştı. Bunun da ancak doğada mümkün olabileceğini söylemeye gerek yoktur.</p>
<p>Üçüncü delilin doğaya ait olduğu ise daha açıktır. Çünkü onda söz konusu olan duyular ve bunun doğurduğu kavramlardır. Zira duyuların, ancak doğadan zihinde kavram oluşturabilecekleri tartışma götürmeyen kesin bir konudur. Demek ki, bu deliller ile ancak mahsus (hissedilen) şeylere ait kavramların, başka bir tabirle doğaya ilişkin kavramların duyular yoluyla oluştuğu ispatlanabilir. Ama mutlak kavramların da aynı zorunluluğu taşıdığı, bu delillerden çıkarılamaz. Daha doğrusu yukarıdaki delilerle, ancak doğaya ait olan kavramların duyular yoluyla doğmasının zorunlu olduğunu ispatlayabiliriz. Ama doğaya ait olmayan bir kavramın da aynı zorunluluğu paylaştığını söyleyemeyiz.</p>
<p>Ayrıca, İslam filozofları, bu görüşlerine delil olarak duyular aracılığıyla algılanamayan kavramlardan örnekler de zikrediyorlar. Örneğin, en küçüğünden en büyüğüne, en cahilinden en bilgilisine kadar tüm insanların sahip oldukları, onları araştırmaya yönelten ve bugünkü uygarlığa ulaşmalarını sağlayan nedensellik kavramı bu tür kavramlardan biridir. Biz, bazı olgu ve olayları bir başka olgu ve olaylar için neden, onları da bunlardan meydana gelen birer sonuç ve müsebbep olarak kabul ediyoruz. İşte zihnimizde olan nedensellik diye anlatmaya çalıştığımız bu kavramın zihnimize nereden girdiği, nasıl doğduğu felsefede uzun tartışmalara yol açmış ve ayrı ayrı görüşler ortaya atılmıştır. Hatta bazıları, onu kendi felsefi görüşüne göre açıklamaktan aciz kalınca, böyle bir kanunun varlığını kökten reddederek, hiçbir şeyin, hiçbir şeye neden olmadığını iddia etmiştir.</p>
<p>Ampirizm&#8217;in kurucusu John Lock&#8217;a göre, bazı şeylerde devamlı olarak aynı değişiklerin tekerrür ettiğini, bazılarının da devamlı olarak o değişikleri doğurduklarını görüyoruz. Buna göre, bu değişikliğe uğrayana müsebbep (sonuç), onları doğurana da illet (neden) ismini veriyoruz.</p>
<p>Yaratmak, doğurmak, yapmak ve değiştirmek kavramları da aynı yoldan doğmuştur. [35]</p>
<p>Böylece Lock nedensellik kanununu evrensel (objektif) kabul ediyor ve onun duyular aracılığıyla zihnimizde doğduğunu ileri sürüyor. Materyalist felsefe de Lock&#8217;un izini takip ederek diyor ki: &#8220;Bize göre, neden ve sonuç kanunu (nedensellik kanunu) hakiki bir ilkedir. Çünkü gözlem ve deneyler onun doğruluğunu ispatlıyor. Fakat ampristler bu kanunu doğru anlamıyorlar. İki olay arasında olan neden ve sonuç ilişkisini tanımıyorlar. Onlar diyorlar ki, biz yalnız bir olayın diğer bir olaydan sonra meydana geldiğini biliyoruz. Bir defa da meydana gelmeyebilir. Ateş binlerce defa eli yakabilir, ama bir defa da önce elin yanması, daha sonra ateşin meydana gelmesi mümkündür, onlara cevabımız, tarihin bütün dönemlerinde bu kanunun amelen doğru oluşudur. Tarihte onların hayalîni destekleyen hiçbir istisna görülmemiştir. Öyleyse bu kanun doğrudur.&#8221; [36]</p>
<p>Materyalist Felsefe Sözlüğü&#8217;nün 346. sayfasında da şunları okuyoruz: &#8220;Materyalizm nedensel ilişkileri bilinçten bağımsız ve bilincin dışında, objeler arasında mevcut ilişkiler olarak ele alır ve nedenselliğin objektif ve evrensel olduğu görüşünü sürdürür.&#8221;</p>
<p>Ünlü İngiliz filozofu Hume&#8217;ye göre ise, &#8220;düşünceler ve gerçek duygular birbirlerini çağrıştırırlar. Olay ve varlıkların temel ve tümel ilkesi sayılan &#8220;neden&#8221; ve &#8220;töz&#8221; düşünceleri, bu çağrışımın ürünüdür. Çünkü, bilincimiz aldığı işlemleri saklamakla kalmaz, onları adeta kaydeder ve geriye verir, nitekim dış alemde de böyle bir çekim vardır; fakat dış alemdeki nesneleri birleştiren bağı bilemiyorsak düşüncemizi birleştiren bağı da bilemeyiz. Yani, çağrışım bağını da bilemeyiz.</p>
<p>Hume burada acizliğinin farkında olmasına rağmen, bunu gidermeye de çalışmaz. Buna göre peş peşe gelen iki olgudan ikincisi hiçbir zaman birincisinin ürünü değildir. Akıl nedensellik bağını tasdik edebilir mi? Hayır. Çünkü akıl, kendisinden dışarıya çıkamadığı gibi, özdeş olan bir önermenin de üstüne çıkamaz. Deney bakımından akıl sadece falan olgunun falan olgunun yanında olduğunu öğretir. Fakat bu, bizim falan olgunun bir diğerinin ürünü olduğunu ve daima onun sonuncu olacağını düşünmemizi gerektirmez. Biz bir olayın diğer bir olayı takip ettiğini görmeye alışmışız, bunlardan ikincisini daima birinciye bağlı olduğunu hayal ederiz. Duyular bize iki olgu arasında daima bir zamandaşlığın (simuptan) ile, bir ardalanmanın (succession), bir kavuşumun (conjoction) varlığını ilham eder. Bu ise, zorunlu olarak bir bağlantının (connection) varlığına delalet etmez; buna karşı, kendimizi de, organları ruhun iradesine itaat ettirme kuvvetine sahip olduğumuzdan inanmaya mecbur eder, diye itiraz olunabilir. Fakat ruhun beden üzerinde yaptığı etkinin aracılığını bilmediğimiz için, ruhun gerçek bir kuvvet olduğu sonucuna ulaşamayız. Konuyu deneye yükleyecek olursak, şundan başka bir şeyi bilemeyiz: Aynı olaylar sık sık birlikte olabilirler ve ardarda gelebilirler. Zorunlu bir bağlantının, gücün, kuvvetin, nihayet bir nedenin var oluşunu kabul etmek yanlış düşünmek olur. Bu fazla bir tahmin türünden bir bağlantı, düşünsel alışkanlığın ürünüdür. Hiçbir şey &#8220;apriori&#8221; olarak bir neden düşüncesini ispat etmez &#8220;aposteriori&#8221; olarak da neden düşüncesi bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.&#8221; [37]</p>
<p>Şunu belirtelim ki, Hume, nedensellik kanunu inkar etmekle haddini aşmamıştır. Çünkü bir kanunu inkar veya kabul etmekle, o kanunu tasavvur etmek ve onun kavramına sahip olmak başka başka şeylerdir. Biri, hüküm taşıyan tasdikle ilgilidir, diğeri ise, yalın kavram olan tasavvur ile ilgilidir. Buradaki sorun, onun benimsenme veya benimsenmemesinde değil, o kavramın kendisindedir; o kavramın nereden ve nasıl doğduğundadır. Onu inkar da etsek, tasdik de, biz o kavrama sahibiz ve onu tasavvur etmekteyiz. Hiç zihnimizde olmayan bir kavramı inkar edebilir miyiz? Hume de inkar ederken, nedensellik kelimesinin karşıladığı kavramdan başka bir şeyi inkar etmemiştir.</p>
<p>Akılcı filozoflar ise bu kavramın zihinde doğuştan (apriori) olduğu görüşündeler.</p>
<p>İslam filozoflarına gelince; onlar, nedensellik kanununu objeler arasında gerçekten var olan bir bağlantı görmekle birlikte, bu kavramın doğuşu konusunda amprist ve akılcıların her ikisini de reddederek, onun ne doğuştan olduğunu, ne de duyular yoluyla doğduğunu ortaya koyuyorlar. Onlara göre; nedensellik kavramı, insan zihninde, zihnin diğer kavramlar üzerinde yaptığı, yukarıda işaret ettiğimiz intiza işlemiyle doğmuştur. Onlar diyorlar ki; biz, duyular aracılığıyla iki olgu veya olayın ancak aynı zamanda veya ardarda meydana geldiğini algılayabiliriz. Ama birinin diğerine etki ettiğini kısacası nedensellik kanunu diye açıkladığımız aradaki sebep ve sonuç ilişkisini algılayamayız.</p>
<p>Onlardan birisi olan ünlü hekim ve filozof İbn-i Sina, &#8220;Şifa&#8221; adlı eserinin ilahiyat bölümünde metafizik felsefenin konusunun ne olabileceğini, onun mutlak neden olup olmayacağını incelerken şunları yazıyor: &#8220;Her ilim ve fennin konusunun var olduğu kesin olmalıdır. Eğer biz felsefenin konusu olarak mutlak nedeni seçmek istersek, onun var olduğunu farz edip kesin kabullenmemiz gerekir. Bu farz ve teslim bizde ancak hiçbir olayın nedensiz varolamayacağını kabul ettiğimiz zaman olabilir. Halbuki, bu meselenin kendisi felsefede halledilmesi gereken konulardan biridir. Eğer bazıları nedensellik ilişkisinin duyular yoluyla anlaşılabileceğini düşünüyorlarsa, bu bir yanılmadır. Çünkü duyular, iki olgunun aynı zamanda ve ardarda oluşundan başka bir şeyi anlatmıyor.&#8221; [38]</p>
<p>Sonuç:</p>
<p>Nedensellik kavramı duyularla elde edilemez. Çünkü duyular nedensellik diye bir şeyi algılamıyor. O halde insan zihni bu kavrama başka bir yöntemle varmıştır. İşte İslam filozofları bu yöntemin, zihnin kavramlar üzerinde yaptığı intiza işlemi olduğunu belirtmişlerdir. Zorunluluk, imkan, yokluk, imtina ve benzeri bir çok kavram da aynı özelliği taşımaktadır. Bu kavramları da duyular yoluyla algılamamışız. Çünkü bu tür kavramlar, hem dış alemdeki nesnelere, hem de zihindeki düşüncelere tatbik edilmekle birlikte, ne objektif varlıklara ait kavramlar gibi, objektif varlığa işaret eden kavramlardandır, ne de sûrî mantıkta kullanılan cins, fasıl ve tür (nev) kavramları gibi, sübjektif varlıklara işaret eden kavramlardandır.</p>
<p>Bunu biraz daha açalım. Zihnimizdeki kavramların büyük bölümü objektif varlıklara işaret eden kavramlardır. Bu tür kavramların karşılığı objektif alemde bulunmaktadır. Zihin bu kavramları, onların objektif alemdeki karşılığını duyu yoluyla algılayarak kazanmaktadır. Meselâ, insan, taş, ağaç ve benzeri kavramlar bu kabil kavramlardandır. Bu kavramlar objeyi, diş alemi bize gösterir. Bir kısım kavramlar da vardır ki, onların karşılığı sadece zihindedir. Bu kavramlar dış alemi göstermezler. Meselâ, Aristo&#8217;nun sûrî mantığında kullanılan, cins, fasıl, tür, cüz&#8217;iyyet, külliyet kavramları, bu kavramların karşılığı sadece zihindedir. Yani, zihnimizdeki kavramların bazısına bu mantığa göre, cins, bazısına fasıl, bazısına, tür, bazısına cüz&#8217;i ve bazısına da külli kavramlar denir. Demek ki, hem bu kavramların kendileri, hem de gösterdikleri şeyler sadece zihindedir. Dolayısıyla mantıksal anlamda objektif varlıkların hiç birine ne cins, ne fasıl, ne tür, ne cüz&#8217;i ne de külli denilmemektedir. Bir kısım kavramlar da vardır ki, bu kavramlar, tatbik açısından yukarıda işaret ettiğimiz her iki kısım kavramlardan da daha geniş olmakla birlikte, bunların karşılığına ne zihinde, ne de objektif alemde rastlamak mümkün değildir. Yani, bu kavramlar, hem dış alemde, hem de zihinde tatbik edilmekle birlikte, karşılıklarını ayrı olarak gösteremeyiz. Felsefede kullanılan, nedensellik, ma&#8217;lulluk, zorunluluk, mümkünlük ve muhallik gibi kavramlar, işte bu tür kavramlardandır. Biz onları hem objektif alemde kullanıyor ve meselâ, &#8220;falan şeyin varlığı zorunludur, falanınınki de mümkündür, falan da muhaldir ve falan şey neden, falan şey de ma&#8217;luldur deriz; hem de zihinde kullanıyor ve meselâ, falan kavram neden, falan kavram da ma&#8217;luldur, falan kavram, falan kavrama nispet aralarında zorunluluk bağı vardır, falan kavrama nispet ise aralarında imkan bağı vardır&#8221; deriz. Ama bu kavramların ifade ettiği anlamın karşılığını ayrı olarak ne zihinde ne de objektif alemde gösteremeyiz. Kısacası felsefede tasavvur-i saneviyye olarak adlandırılan bütün kavramlar aynı hükmü taşımaktadır.</p>
<p>İşte bu tür kavramların zihinde nasıl oluştuğu bahis konusudur. Bu tür kavramların duyular aracılığıyla zihinde oluştuğunu söyleyemeyiz. Çünkü duyular bu kavramların karşılığını algılayamıyor ki, onların duyular aracılığıyla oluştuğu iddia edilebilsin. Aslında onların karşılığı objektif alemde ayrı olarak mevcut değil ki, duyular onları algılayabilsin. Duyular ancak ayrı olarak objektif varlığa sahip olan şeyleri algılayabilir. Bu kavramların doğuştan da var olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü, hepimiz kendi vicdanımıza müracaat ettiğimizde onların doğuştan zihnimizde olmadığını ve uzun bir müddetten sonra bu tür kavramlara sahip olduğumuzu bilmekteyiz.</p>
<p>Buna göre, her ne kadar akılcıların iddia ettikleri, bir kısım kavramların insan zihninde doğuştan olduğu görüşleri doğru değilse de, ampristlerin iddia ettikleri, insanın bilgi edinme yolunun yalnızca duyularla algılamak olduğu görüşü de doğru değildir. Zira, insan zihninde hiçbir ferdinin his yoluyla algılanma olanağı olmayan kavramlar da bulunmaktadır. Bu tür kavramlar zihinde doğuştan da olmadığına göre, zihin onları intiza yöntemiyle elde ettiği sonucu ortaya çıkar. Tanrı kavramı da bu tür kavramlardandır. O halde deneycilerin beşerin tek bilgi edinme yolu duyu yoluyla algılamaktır, dolayısıyla duyu yoluyla algılanamayan bir kavram üzerinde araştırma yapmak abesle iştigal olur, şeklindeki itirazları yersiz ve dayanaksız bir itirazdır.<br />
TASDİK</p>
<p>Daha önce bilincimizi hüküm taşımayan tasarım (tasavvur) ve hüküm taşıyan tasdik diye ikiye ayırmıştık. Tasarımı kısaca gözden geçirdikten sonra şimdi de tasdike kısaca bir göz atarak, onun felsefede ne gibi incelemelere tabi tutulduğunu görelim.</p>
<p>Filozoflar, tasavvurun doğuşu konusunda ihtilaf etmişlerse de, tasdik üzerinde bu açıdan ihtilaf etmemişlerdir. Tasdik konusundaki ihtilaf, biraz sonra açıklayacağımız tasdikin değeri, niteliği ve sıhhat ölçüsü üzerindedir. Bütün filozoflar, tasdikteki hükmü zihnin uyguladığı kendi işlemiyle doğurduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü o hükmün deney veya gözlem yoluyla elde edilemeyeceği açıktır. Örneğin, &#8220;su, yüz derece sıcaklıkta kaynar&#8221; cümlesi bir tasdiktir. Burada hissettiğimiz; su yüz derece, sıcak ve kaynamaktır. Ama aradaki bağı algılamıyoruz. Zihin, onları algıladıktan sonra kendi işlemiyle bu cümleyi kurar ve aradaki nispeti (hükmü) tasdik ederek inanır. Zaten nispetin onlardan ayrı vücudu yok ki, onu algılamış olsun. Fakat genellikle felsefe yazarları bu iki konuyu (tasarım ve tasdiki) birbirinden ayırmıyorlar. Bu da büyük yanılmalara yol açıyor. Şimdi felsefi ekollerin tasdik konusundaki görüşlerine bir göz atalım.<br />
1- Akılcı Görüş</p>
<p>Aristoteles&#8217;e ait olan ve birçok Avrupalı filozoflarla birlikte, İslam filozoflarınca da benimsenen bu görüşe göre, hükümlü bilincimiz iki kısma ayrılır:</p>
<p>a) Kendisine inanılmasında hiçbir delile ihtiyaç duyulmadan yalnız mevzu ve mahmulün tasavvuru yeterli olduğu bedihi (açık, kesin) bilinç.</p>
<p>Örneğin, bir varlık aynı anda hem var hem de yok olamaz. Her olayın bir sebebi vardır. Bütün, parçasından büyüktür. Bir ikinin yarısıdır. Bu ve buna benzer bilinçler ki, bunlarda yalnız mevzu ile mahmulü kavramak, o hükmü vermek için yeterlidir. Bunlarda artık deney ve gözleme veya başka delillere ihtiyaç yoktur. Meselâ, yalnız varlık ile yokluğu kavramak onların aynı anda bir şeyde bir araya gelemeyeceğine inanmakta yeterlidir.</p>
<p>b) Kabul edilmeleri için mevzu ve mahmulün kavranılmasıyla birlikte, diğer sağlamlaştırıcı delillere de ihtiyaç duyulan nazari (açık olmayan) bilgiler. Örneğin, yerin küre şeklinde oluşu ve yerkürenin, ayın ve diğer gezegenlerin hep birlikte güneşin etrafında döndüğü bilinci. Açıktır ki, sadece yeryüzünü ve güneşi tasavvur etmek, onun küre şeklinde olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü tasdik etmeye yeterli değildir. Bunu bilmek için, gözlemlemek veya başka bir yöntemle delil ikame etmek gerekir.</p>
<p>Ayrıca akılcı filozoflar, birinci kısım bilgilerin, diğer bilgilerin temeli olduğunu; zihnin, bunları esas alarak genelden cüz&#8217;e geçme şeklinde, yani temel ve tümel önermelerle sonuç üzerine kurulu olan kıyas yoluyla, yeni nazari bilinç ve sonuçlara ulaşmasının mümkün olduğunu kaydediyorlar. Örneğin, maddenin hadis (sonradan meydana gelen) olup olmadığını anlamak istediğimizde, bu husus bilinen apaçık bir gerçek olmadığından, buna ışık tutabilecek önceki bilgilerimize baş vuracağız. Meselâ, önceki bilgimizde maddenin devamlı hareket halinde olduğu, her hareket edenin de hadis olduğu bilinci bulunuyorsa, zihnimiz hareketi, madde ile hadis olma (sonradan meydana gelme) arasında bir aracı karar verecek ve şöyle diyecektir: Madde hareket halindedir (temel önerme). Her hareket eden de hadistir (tümel önerme). Öyleyse madde hadistir (sonuç).</p>
<p>Akılcı görüşü benimseyen İslam filozofları, bir bilginin doğru olması için, ya o bilginin kendisinin açık olması gerektiğini, ya da sonunda açıklığa kavuşmasının şart olduğunu; kısacası, doğruluk ölçüsünün açık bilinç olduğunu ve bilinçlerin ne kadar açıklığa kavuşurlarsa, o derece değer taşıdıklarını belirtiyorlar. Öyle ki, açık bilinci inkar etmek, deney ve gözlemle ispatlanan bilinç de dahil olmak üzere, insan zihnindeki tüm bilinçleri inkar etmek ve onlara bir değer vermemek anlamına gelir. Sonuçta da safsatacı olmaktan başka bir çıkar yol kalmaz.</p>
<p>Hatta deneyin kendisinin doğruluğu bile, açık bilince dayalıdır. Örneğin, yüz derece sıcaklıkta suyun kaynaması olayında, bu gerçeği milyonlarca defa deney ve gözlemle kanıtlasak bile, aklın kesin olarak inandığı, varlık ile yokluğun (içtima-ün nakızeyn) bir arada bulunmasının mümkün olmadığı hükmünün tersinin mümkün olduğunu, yani bir an için de olsa, bu deney ve gözlemin yanlış olabileceğini, kanıtladığı neticesinin aksinin de mümkün olacağını, suyun buharlaşıp kaynayacağı yerde donabileceğini düşünürsek; kesinlikle suyun her zaman yüz derece sıcaklıkta kaynayacağını söyleyemeyiz, inanamayız. Ancak şöyle diyebiliriz; şimdiki deney ve gözlemimize göre, su yüz derece sıcaklıkta kaynıyor, ama bunun aksi yani, suyun aynı sıcaklıkta donması da mümkündür. Bu ise, deney ve gözleme dayanan bütün bilimlerin önemini yitirmesi ve safsataya düşmek demektir. [39]</p>
<p>Bununla birlikte akılcı filozoflar, bu sözlerinin; deney ve gözlemin ölçek olmadığı ve değerini inkar etmek anlamına gelmediğini, kendilerinin de deneyciler gibi, ona ve onun insanlığa yaptığı büyük hizmetlere saygılı olduklarını belirtiyorlar. Onlar, deney ve gözlemin ölçek olduğunu, fakat madde ve madde ile uğraşan bilimler de dahil olmak üzere, asıl ölçeğin deney ve gözlemin kendisinin bile dayandığı açık bilincin olduğunu vurguluyorlar.<br />
2- Deneyci Görüş</p>
<p>Maddeci ekoller tarafından savunulan bu görüşe göre, bilinçte tek ölçü deneydir. Akılcıların iddia ettiği, deney ve gözleme ihtiyaç duyulmadan sırf mevzu ve mahmulün kavranılmasının sonuca varmakta yeterli olduğu, bilincimiz de yoktur. Bilincimiz deney ve gözleme dayanmakta ve onunla ölçülmektedir.</p>
<p>Akılcıların aksine, genelden cüz&#8217;e ve çoğuldan tekile geçiş doğru değildir. &#8220;Önce tek tek olaylar olur. Yani, bir mekan ve zamanda (burada) ve (şimdi) olmuş olan olaylar bilgide, yargıda genel geçerlilik derecesine yükseltilir. Tabi onların kıyas dedikleri delil biçimi de doğru değildir. Çünkü o delilde kullanılan her tümel nitelikteki önerme, gerçekte gözlemlerin bir toplamıdır. Bunlardan dolayı tümel önermeleri, çıkış noktası yapan dedektif mantık (akli mantık), induktif (deneyci) bir mantığın varlığını gerekli kılar, onsuz olamaz. İnduktif mantık tek tek gözlemlerden bu temel önermelere nasıl varıldığını gösterir. Salt düşünme deney olmadan bir şey yapamaz. Örneğin, bütün insanlar ölümlüdür. A da bir insandır. Öyleyse A da ölümlüdür gibi, bir önermede, bütün insanların ölümlü olduğunu söyleyen birinci önermeyi yapabilmem için, aslında A&#8217;nın da öleceğini kesin olarak bilmem gerektiği apaçıktır. Gerçekte A&#8217;nın öleceğini bütün insanların ölümlü olmasından çıkarmış değilim. Tersine tek tek insanların ölümlü oldukları hakkında bir yığın deneyim var. İşte bunlardan bu tek insanın, A&#8217;nın da ölümlü olduğu sonucunu çıkarıyorum. Bütün insanların ölümlü olduğunu gerçekten bilseydim sonuç çıkarmaya kalkışmazdım. Çünkü o zaman A&#8217;nın ölümlü oluşu da tümel önermenin kapsamı dahilinde olurdu. Buradaki sonuç çıkarma aslında bundan başka bir şey değildir: B ölümlü, C ölümlü vb&#8230; A&#8217;da elbette ölümlü olacaktır. Demek ki, büyük önermesi otoritece belirlenmiş olan her tasımla (kıyasla) tek bir halden başka bir tek hal sonuç olarak çıkarılmaktadır. Bu inductionun hem de deductionun kendisinin de türettiği sonuç çıkarma formudur. Burada önce induction arkasından da deduction gelir.&#8221; [40]</p>
<p>Böyle olunca da, deney ve gözlem dışı kalan herhangi bir konu üzerinde araştırma yapmanın doğru olmadığı, zaten yapılsa da bu alanda varılacak herhangi bir sonucun doğruluk ölçeği olmadığından, böyle bir şeye girişmenin yersiz olduğu açıktır. Kısacası deneyci görüşü iki noktada toplayabiliriz.</p>
<p>a) Bedihi (açık, kesin) bilincimiz yoktur. Bilincimiz tümüyle deneye dayanmakta ve onunla ölçülmektedir. Deneyin tasdik ettiği bilincin değeri vardır. Deneyin alanı dışında kalan bilinçler hiçbir değer taşımazlar.</p>
<p>b) Bilincimiz, tekilden çoğula doğru oluşur, daha sonra da yargıda genel geçerlilik kazandırılır. Kıyas (tasım) delili yanlıştır.<br />
Akılcı Filozofların Deneycilere Cevabı</p>
<p>Akılcı filozoflar deneycileri cevaplandırırken, onların yukarıda naklettiğimiz her iki görüşlerini de çürütüyorlar:</p>
<p>a) Deneyciler bedihi (açık) bilincin olmadığını söylüyorlar. Faraza, onların bu iddialarını, -bir bütünün kendi parçasından büyük olduğu türden bilinçlerde- kabul etsek bile, kesinlikle iki nakız (yokluk ve varlık) şeyin aynı anda bir şeyde birleşmesinin imkansız oluşu, tesadüfün imkansız oluşu ve şeyin kendisinden önce olmasının imkansız oluşu gibi bilinçlerimizde yanlıştır. Çünkü bu gibi bilgilerde deney ve gözlem yapılmamıştır, yapılamaz da. Zira bu gibi şeylerin gerçekleşmesi muhaldir. Muhal olan bir şey üzerinde de deney ve gözlem yapılamaz. Deney ve gözlem zatı itibarıyla mümkün olan olaylar üzerinde yapılabilir. Nihayet şu var ki, günlük yaşantımızda bunların oluşuna rastlamamışız, görmemişizdir. Sırf bir şeye rastlamamanın veya görmemenin, o şeyin yokluğuna ve daha ötesi imkansızlığına delil olmayacağı apaçıktır. Çünkü bir şeyi görmemek, onun yokluğuna ve imkansızlığına delil olamaz. Bir şeyin yokluğu ve imkansızlığı ancak kesin delillerle ispatlanabilir.[41]</p>
<p>b)- Deneyciler bilinçte tek doğruluk ölçeğinin deney ve gözlem olduğunu iddia ediyorlar. Acaba onlar deneyin tek doğruluk ölçeği olduğunun doğruluğunu neyle ölçmüşlerdir?</p>
<p>Eğer onun ölçüye ihtiyacı olmayan açık bir hüküm olduğunu söylerlerse, o zaman bizi tasdik etmiş olurlar ki, biz bazı hükümlerin deneyle ölçülmeye ihtiyacı olmadığını, onların açık bilinçler olduğunu söylüyoruz.</p>
<p>Eğer onun kendisini de yani, deneyi de deneyle ölçtüklerini söylerlerse, bundan onların deneyin kendisini denemeden önce doğru olup olmadığını bilmedikleri ve bu nedenle de onu ölçmek zorunda kaldıkları sonucu ortaya çıkar. Deneyi deneyle ölçtükleri takdirde ise, onu henüz doğruluk ölçeği olup olmadığı sabit olmayan bir ölçekle ölçmüş olurlar.</p>
<p>Doğruluğu ispatlanmamış bir ölçeğin kendisine itimat edilemeyeceği gibi, onunla ulaşılan neticelerin de doğru oluşundan emin olunmaz. Öyleyse, deneyle ispatlanan deneyin tek ölçek olduğu hükmüne de güvenilemez, itibar edilmez. Demek ki; açık bilinci inkar etmek bütün bilimleri alt üst ettiği gibi, deneyin kendisini de hükümsüz ve itibarsız kılıyor.</p>
<p>c) Deney ve gözlem daima sınırlıdır. Yani, belirli bir mekan ve zamanda (burada ve şimdi) meydana gelen şeylerde olur. Faraza, akılcıların açık saydıkları hükümlerin deneyle elde edilen hükümler olduğunu kabul etsek, o zaman o hükümleri gözlem ve deney yapılan yerlerle sınırlandırmamız gerekiyor. Onlara genel geçerlilik niteliğini verme hakkımız yoktur. Eğer faraza, yüz yerde iki karşıt şeyin bir şeyde bir araya gelmelerinin imkansızlığının veya iki kere ikinin dört etmesinin zorunluluğunu deneyip gözlemişsek, ancak o yerlerde bu hükümlerin doğru olduğunu iddia edebiliriz. Artık deney ve gözlem yapmadığımız şeyler üzerinde aynı hükmü veremeyiz. Halbuki, hiçbir kimse, bu hükümlerin genel olarak geçerli olduğundan şüphe etmiyor ve her yer ve her zamanda &#8220;iki karşıt şeyin aynı anda bir şeyde bir araya gelemez&#8221; hükmünü veriyor. Örneğin, hiçbir kimse, &#8220;bir insan, aynı zamanda hem ölü, hem de diri olamaz&#8221; hükmünden veya her yer ve zamanda iki kere ikinin dört ettiği hükmünden bir şüpheye düşmüyor. Acaba biz bu hükümlere bu genel geçerliği neye dayanarak veriyoruz? Açıktır ki, onların bedihi oluşuna dayanmışızdır.</p>
<p>Akılcılar bununla, aynı zamanda deneycilerin ikinci iddialarını da cevaplandırmış oluyorlar. Deneyciler ikinci bölümde zihnin tekilden çoğula doğru hükme vardığını iddia ediyorlardı. Bunu biz de kabul ediyoruz. Bu tür sonuçlandırmanın ismine biz istikra (gözlemleme) diyoruz. Ama önemli olan nokta şudur: Zihnimiz neye dayanarak tekile dayandırdığı hükmü çoğulda uyguluyor? Bu genel geçerliliğe yükselişin ölçüsü nedir? Acaba her çoğulun bazı tekillerinde sabit olan hükmün o çoğulun tümünde sabit olduğuna inandığından değil mi? Başka bir deyişle, benzer nesnelerin her hükümde benzer olduğunu bildiğinden değil mi? Deneyciler bu metoda inanıyorlar mı? Eğer inanmıyorlarsa, o zaman tekilde deneyip gözledikleri hükmü çoğula uygulamaya hakları yoktur. Çünkü farza göre o çoğuldaki diğer fertlerin (tekillerin) hükümleri ayrı olabilir. Bu, deney ve gözlem yapılmayan herhangi bir nesne hakkında görüş yürütmek gibi olur. Eğer inanıyorlarsa, bunu da deney ve gözlemden elde etmedikleri muhakkaktır. Çünkü tüm benzer nesnelerin aynı hükmü taşıdığını teker teker denememişlerdir. Bunun için, bütün benzer nesnelerin aynı hükmü taşıdığı görüşüne genel geçerlilik vermeye ve böyle bir şey iddia etmeye hakları olmadığı açıktır. Demek ki, tekilden genele yükselişte bile, kesin ve açık olduğu kabul edilen bir takım genel geçerli bilinçlerden yaralanılmaktadır ki, onlar olmasaydı, tekilden çoğula geçiş mümkün olmazdı. Kıyasi istidlale yapılan eleştiriye cevap veren kıyasçılar ise, ayrıca kendilerini şöyle savunuyorlar:</p>
<p>a) Deneycilerin bu itirazı, tümel önermesi tekilden deneyle elde edilmiş olan kıyaslarda doğrudur. Çünkü böyle bir önermede haklı olabilmek için onun tüm tekil fertlerini incelemek gerekiyor. Ama eğer bir önerme, deneye ihtiyacı olmayan açık bilinçten oluşursa, o zaman bu itiraz doğru değildir.</p>
<p>b) Eğer kıyası batıl kabul edersek, matematiksel yolu da geçersiz kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü o da aynı metotla ispatlanıyor. Örneğin, mutlak eşitlik kanunu temel alınarak onun teker teker fertlerinin hükümlerini çıkarıyorlar. Eğer matematikte de &#8220;tekilden çoğula geçiliyor&#8221; diye iddia edilirse, &#8220;Örneğin, a.b.c üçgeninde ispatlanan hüküm daha sonra bütün üçgenlerde geçerli oluyor&#8221; denirse, cevabın da deriz ki; hayır, matematiksel neticeler sırf matematiksel delillerin kendisinden çıkarılıyor. O delilin belirli nesnelerde (ör-a.b.c üçgeninde) anlatılması daha kolay anlaşılır bir biçime sokmak içindir. Bunun içindir ki, eğer matematiksel delil herhangi bir nesne göz önüne alınmadan anlaşılırsa hemen kabullenilir. [42]</p>
<p>Sonuç:</p>
<p>1- Zihindeki kavramlar yalnız duyularla doğmamıştır. Fakat doğuştan zihinde var olan kavram da yoktur. Zihin kavramların bir kısmını duyular aracılığıyla elde etmiş, bir kısmını da bu kavramlar üzerinde yaptığı intiza denilen işlem sayesinde elde etmiştir. Elbette intiza işlemi tecrit işleminden farklıdır. Zira tecrit işlemi tekili duyu yoluyla kavranmış olan kavram üzerinde yapılan genelleştirme işlemidir. Biz bir takım kavramların tekilinin bile duyu aracılığıyla algılanamaz olduğunu ispatladık. İşte intiza işlemi bu tür kavramlarda söz konusudur. Bütün tasavvur-i saneviyye denilen kavramlarla dini kavramlar bu yöntemle elde edilmiştir. O halde bilginin tek kaynağının duyular olduğu iddiasıyla dini kavramlar üzerinde araştırma yapmanın doğru olmadığı iddiası mesnetsiz bir iddiadan öteye gitmemektedir.</p>
<p>2- Tasdiklerimizin içinde deneyle elde ettiklerimiz olduğu gibi, açık bilinçlerimiz de vardır. Bilinçte doğruluk ölçeği yalnız deney değildir. Deneyin kendisinin bile doğruluğunun saptanmasında ölçek olan bedihi (açık) bilgidir. Hatta asıl ölçek bedihi bilinçlerdir, deney ve gözlemin ölçek olması da bunların sayesindedir.</p>
<p>O halde ampristlerin savunduğu tek doğruluk ölçeğinin deney ve gözlem olduğu iddiasına dayanarak deney ve gözlem dışı kalan madde üstü varlıklarda araştırma yapmayı yasaklayan görüş doğru değildir. Bizler deney ve gözlem dışı kalan kavramlar üzerinde de akıl yürütme yoluyla araştırma yapabiliriz.<br />
SELEFİYE � HALEFİYE</p>
<p>Buraya kadar yaratıcı ve madde üstü diğer dini kavramlar hakkında araştırma yapmanın doğru olup olmadığı konusunun felsefe dünyasında nasıl gelişmeler gösterdiğini özetlemeye çalıştık. Şimdi de bu konunun din aleminde ne gibi yankılar uyandırdığını kısaca görelim.</p>
<p>Konunun çok fazla uzamaması için tüm dinleri içerecek bir araştırmaya burada yer vermeyeceğiz. Sadece İslam dininde ne gibi yankılara yol açtığına kısaca bir göz atacağız.</p>
<p>İslam dünyasında konu hakkında iki görüş ortaya çıkmıştır:</p>
<p>a) Yaratıcı da dahil olmak üzere, bu gibi konularda Kur&#8217;an ve hadislerdeki nassların yorumlanmasında, özellikle de benzetme ve cisimlendirmeyi andıran müteşâbih hadis ve ayetlerde kesinlikle akıl yürütmeyi yasaklayan ve böyle konuların gökten gelme konular olduğunu, bu gibi hadis ve ayetlerin olduğu şekliyle saygıyla ve teslimiyetle benimsenmesi gerektiğini, var güçleriyle savunarak, işi; karşıt görüşlüleri inkarcılıkla itham etmeye kadar götüren ve onların İslam&#8217;dan çıktıklarını iddia eden muhafazakâr Selefiyye mezhebi.</p>
<p>b) Selefilerin aksine, yaratıcı meselesi dahil olmak üzere, bu gibi konularda akıl yürütmenin caiz olduğunu ve hatta teşbih (benzetme) ve tecsimi (cisimlendirmeyi) andıran müteşâbih konularda bunun gerekli olduğunu ileri süren Halefiyye mezhebi.</p>
<p>Ehli hadis ve fukaha diye de anılan Selefiyye&#8217;nin başta gelen mümtaz simalarından biri Hanbelî mezhebinin kurucusu imam Ahmet bin Hanbel&#8217;dir. Onun ısrarlı muhafazakarlığı yüzünden çektiği eziyetler meşhurdur. Onun inancına göre, &#8220;Allah&#8217;ın arşı suyun üstündedir. O arşın etrafında nurdan, ateşten, karanlıktan ve ancak kendisine malum şeylerden perdeler vardır. Aziz ve Celil Allah&#8217;ın arşı vardır, arşın taşıyıcıları (Hamalet-ül Arş) vardır. Allah arşın üstündedir.&#8221; [43] &#8220;Allah Musa (a.s) ile kendi ağzıyla konuşmuş, Tevrat&#8217;ı kendi eliyle ona teslim etmiştir. Kur&#8217;an Allah&#8217;ın sözüdür. Allah&#8217;ın sözü mahluk (yaratılmış) değildir. Geçmiş zamanlara ait verdiği haberler de mahluk değildir. Levh-i mahfuzda ve mushaflarda (sahifelerde) bulunan, insanların okudukları, nasıl okunursa okunsun ve nasıl vasıflandırılırsa vasıflandırılsın bunların hepsi Allah&#8217;ın sözüdür ve mahluk değildir.&#8221;[44]</p>
<p>Selefiler&#8217;in başta gelen diğer bir savunucusu da Maliki mezhebinin kurucusu imam Malik bin Enes&#8217;tir. Onun, istiva ayetini ve Allah&#8217;ın arşta nasıl istiva ettiğini soran birisine verdiği cevap şudur: &#8220;İstiva açıktır, fakat Allah hakkında keyfiyeti (nasıl olduğu) belli değildir. Buna iman etmek vacip (şart), sormak da bidattir. Seni kötü niyetli biri görüyorum.&#8221; [45]</p>
<p>Sonra Malik&#8217;in o şahsın dışarı çıkarılmasını emrettiği de nakledilmektedir. Bundan sonra da her küstah meraklının Selefiler&#8217;den aldıkları cevap bu olmuştur. Delilleri ise, değinmeye bile gerek duymadığımız, mevzuumuzla ilgisi olmayan bazı hadislerle birlikte Al-i İmran Sûresi&#8217;nin &#8220;Sana kitabı indiren O&#8217;dur. Ondaki ayetlerin bir kısmı muhkemdir. Onlar Kitab&#8217;ın temelidir. Diğer bir kısmı da müteşâbihtir (yorumlu benzerli). Kalplerinde eğrilik olan kimseler sadece fitne aramak ve ona kendi yorumlarını katmak amacı ile müteşâbihe tabi olurlar. Halbuki onların te&#8217;vilini ancak Allah bilmektedir. İlimde maharete erenler ise: &#8220;Biz ona inandık hepsi Rabbimiz&#8217;in katındandır&#8221; derler. Bunları ancak selim akıl sahipleri kavrar&#8221; [46] ayetidir. Onlar: &#8220;Bu ayette müteşâbih ayetleri te&#8217;vile kalkışanlar kınanmaktadır&#8221; diyorlar. Dolayısıyla onlara göre, bu gibi konularda akli yöntemlerle te&#8217;vile kalkışmak doğru değildir.</p>
<p>Halefiler, Selefiler&#8217;e cevaben şöyle diyorlar: Yukarıdaki ayet sizi değil, bizi teyit etmektedir. Zira, bu ayetin son kısmı &#8220;Halbuki onların te&#8217;vilini ancak Allah bilir&#8221; şeklinde değildir. Siz ayete yanlış anlam yüklüyorsunuz. Bu ayetin son bölümü şöyledir: &#8220;Halbuki onların te&#8217;vilini ancak Allah ve ilimde maharete erenler bilir.&#8221; Yani, Allah kelimesi durak (vakıf) yeri değildir. Bir sonraki kısım da yani, &#8220;ilimde maharete erenler&#8221; de ona bağlıdır ve durak yeri ilimde maharete erenler kelimesidir.</p>
<p>Kısacası, siz bu ayette geçen, yukarıda işaret ettiğimiz cümleyi kısadan keserek onu kendinize delil yapmak istiyorsunuz. Oysa, bu doğru değildir ve bu ayette ilimde maharet ehli olana da te&#8217;vil hakkı verilmiştir. Dolayısıyla sizin bu istidlaliniz doğru değildir. Yukarıda anlattığımız her iki kıraat şekli de rivayet edilmiştir. [47]</p>
<p>Bununla birlikte ayetin okunuş şekli onların dediği şekilde olsa bile, yine de ayet onların iddialarını ispatlamıyor. Çünkü bu durumda ayette her yorumlayan değil, kötü niyetli olanlar, fitne arayanlar kınanıyor. &#8220;Kalbinde eğrilik olan kimseler sırf fitne çıkarmak ve kendi görüşlerine göre yorumlamak amacıyla müteşâbih ayetleri yorumlamaya kalkışırlar&#8221; O halde iyi niyetli olup, doğruya ulaşmaktan başka bir niyeti olmayan yorumcu kınanmıyor.</p>
<p>Buna göre bu ayet onları doğrulamıyor. Kötü niyetli yorumculara gelince biz de onları kınıyoruz.</p>
<p>Onlar; &#8220;Allah hakkında düşünmek, müteşâbih ayetleri yorumlamak bid&#8217;attir&#8221; diyorlar.</p>
<p>Eğer onların dedikleri doğru ise, Allah bu ayetleri niçin indirdi? Onlardan amacı bildirmek, anlatmak, eğitmek değildi de neydi? Şaka mı yapıyordu? Yoksa anlaşılmayacak söz söyleme marifeti olduğunu mu kanıtlamak istiyordu? Bu yüce Allah&#8217;a yakışır mı hiç?</p>
<p>Gerçek şudur ki, Hak Teala Kur&#8217;an&#8217;ı nazil ederken, ne şaka yapıyordu, ne de edebiyatçılığını kanıtlamak istiyordu. Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;ı nazil etmekten maksadı, insanların onun üzerinde tedebbür edip hidayet bulmalarıdır. O halde Kur&#8217;an&#8217;ın tamamı insanların anlamaları içindir. Dolayısıyla, Allah Teala, kendisi hakkında &#8220;O&#8217;nun misli yoktur&#8230;&#8221;[48] &#8220;En büyük örnek Allah&#8217;a aittir. O, sonsuz izzet ve hikmet sahibidir.&#8221;[49] &#8220;Nereye dönseniz Allah sizinledir.&#8221;[50] &#8220;De ki: Her şeyin yaratanı Allah&#8217;tır. O, her şeye egemen olandır.&#8221; [51] &#8220;&#8230;O, diri ve Kayyum&#8217;dur. Hiçbir an esneme ve uyku O&#8217;nu tutmaz&#8230;&#8221;[52] &#8220;Allah tektir. Allah&#8217;ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, ne doğurmuş, ne de doğrulmuştur. O&#8217;nun eşi yoktur.&#8221;[53] &#8220;O, hem evveldir, hem ahırdır, hem batındır, hem zahirdir ve O her şeyi bilir.&#8221;[54] &#8220;Rahman (Allah) Arş&#8217;a istiva etmiştir.&#8221;[55] &#8220;En güzel isimler Allah&#8217;ındır&#8230;&#8221; [56] meallerindeki ayetleri ve hikmet gereği, benzeri diğer müteşâbih ayetleri gönderirken, böyle tartışmalara yer vermemek için de, sadece bu ayetlerden değil, bütün ayetleri göndermekten amacının, insanların onları kavramadan geçmemeleri, üzerinde etraflıca düşünüp anlamaları olduğunu da açıklamıştır.</p>
<p>&#8220;Biz bu mübarek kitabı sana akıl sahipleri düşünsünler diye indirdik&#8221;[57] &#8220;Onlar Kur&#8217;an&#8217;ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?&#8221; [58] şeklindeki ayetler, Kur&#8217;an&#8217;ın nüzul sebebinin, insanların onu kavramaları, üzerinde tefekkür ederek hakikatleri keşfetmeleri olduğunu vurgulamıştır. O halde biz Kur&#8217;an ayetleri üzerinde düşünemeyiz anlayışı, Kur&#8217;an&#8217;ın kendisiyle çelişkiye düşmektir.</p>
<p>Her fırsatta Allah&#8217;la ilgili ayetlerin ve hadislerin yorumunda akla başvurmaya karşı olduklarını söyleyenlerin kendilerinin bile, sonunda akla başvurmaktan başka bir çıkar yol bulmamaları aklın zorunluluğunu kanıtlamaya yetmez mi? Örneğin, Ahmet bin Hanbel &#8220;Nerede olsanız Allah sizinledir&#8221;[59] ayetini Allah&#8217;ın ilmi diye yorumlamıştır. [60]</p>
<p>Apaçık çürümeye mahkum olan bu inanç, acaba ne kadar devam edebilirdi ki? Zaten öyle de oldu. Halefiler&#8217;in dayandıkları sağlam deliller karşısında pek fazla tutunamayan Seleflerin akidesi pek uzun ömürlü olmadı. Onların da nihayet inatlarını bırakıp, Halefiler&#8217;in yoluna geldiklerini görmekteyiz. Ama yine de bu görüşün izleri bu asra kadar süregelmiştir. Hemen her zaman az da olsa, çeşitli unvanlarla kendisine taraftar bulan bu inanç, bu asırda da yeni bir renkle ortaya çıkmıştır. Bu asrın Selefiler&#8217;i öncekiler gibi Allah hakkında sırf göğe bakmamız gerektiğini söylemiyorlar. Onlar, bu alanda araştırma yapabileceğimizi belirtiyorlar, ama akla değil, deney ve gözleme dayanarak onların ışığında araştırma yapabiliriz diyorlar.</p>
<p>Son zamanlarda Avrupa&#8217;da deney ve gözleme dayanılarak tabiat üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların sağladığı, akıllara durgunluk veren keşiflerin etkisi altında kalarak yanlışlığa düşen bu gibi insanlara deriz ki; evet, deney ve gözlem evrende olduğu gibi, Allah araştırmasında da bir yere kadar doğru bir araştırma biçimidir. Ancak o, bizi tabiattaki düzene bakarak onun yaratıcısız var olmayacağına götürür. Ama o yaratıcının hangi sıfatlara sahip olduğunu ve Kur&#8217;an&#8217;da da üzerinde düşünülmesi emredilen, Allah&#8217;ın sıfatlarının ne ve nasıl olduğunu bize bildiremez.</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın, biz yaratıcıyı her yönüyle kavrayabileceğimizi iddia etmiyoruz. Sınırlı madde nerede, sonsuz Allah&#8217;ı kavramak nerede. Fakat ona inanabilmek, ona kulluk edebilmek için hiç olmazsa, genel bir kavramanın gerekli olduğu açıktır. İşte deney ve gözlem bu genel kavramayı bize sağlayamaz. İşte bunun için bu gibi meselelerde aklı kullanmanın zaruri olduğu inancındayız.</p>
<p>[1]- İhlas Sûresi</p>
<p>[2]- Hadid: 1-3</p>
<p>[3]- Haşr: 22-24</p>
<p>[4]- Et-Tevhid: s. 25</p>
<p>[5]- Uyun-u Ahbar-ı Rıza s. 99, Bihar-ül Envar c. 3 s. 10</p>
<p>[6]- Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitaptan naklen s. 40 Georges Politzer</p>
<p>[7]- Aynı kaynak s. 109 ve bkz. Materyalist Felsefe sözlüğü s.110</p>
<p>[8]- Onlara göre, bütün bulutları Tanrı yapıyordu; yağmur, yaratıcının gökteki denizden gönderdiği rahmeti, gök gürültüsü bulutları süren meleklerin sesi, şimşek onun elindeki kamçının ışığı, yıldırım ise onun sinirlenip haykırdığında ağzından çıkan ateş parçası idi.</p>
<p>[9]- Materyalist Felsefe Sözlüğü s. 110</p>
<p>[10]-Naklen Filozoflar Ansiklopedisi c. 3 s. 261</p>
<p>[11]-Tevbe: 35</p>
<p>[12]- Nehc-ül Belağa: 53. ahitname</p>
<p>[13]- Aynı adres</p>
<p>[14]- Nehc-ül Belağa s. 982 Hazret&#8217;in Malik&#8217;i Eşter&#8217;e yazdığı Emirnamesi</p>
<p>[15]- Aynı kaynak</p>
<p>[16]- A&#8217;raf: 66</p>
<p>[17]- Bakara: 45</p>
<p>[18]- Lokman: 17</p>
<p>[19]- Bakara: 177</p>
<p>[20]- Ra&#8217;d: 22</p>
<p>[21]- Bihar-ül Envar: c. 71 s. 77</p>
<p>[22]- Sigmund Freud, (1856-1939); Avusturyalı meşhur psikolog. Çeşitli eserleri vardır. &#8220;Rüya Tabiri&#8221;, &#8220;Cinsel İstek Konusunda Üç Görüş&#8221;, &#8220;Tevahhum ve Tabu&#8221; bu eserlerden bazılarıdır.</p>
<p>[23]- Belki de bu görüşü ilk kez ibraz eden, Rumlu şair &#8220;Titos Lugeritos&#8221; tur. Miladi 99 yılında ölmüştür. O, şiirlerinden birinde şöyle diyor: &#8220;Allah&#8217;ı ilk yaratan korkudur.&#8221;</p>
<p>[24]- M. Gökbark Felsefe Tarihi s. 493 ve bkz. C. Sena Filozoflar Ansiklopedisi c.- s. 421</p>
<p>[25]- Bkz. Materyalist Felsefe Sözlüğü s. 124 ve Felsefenin B. İlkeleri s. 56, 205</p>
<p>[26]- F. B. İlkeleri s. 65</p>
<p>[27]- Bkz. M.H.T. Usul-ü Felsefe c. 2 s. 4, Filozoflar Ansiklopedisi c. 2 s. 16 ve O. Hancerlioğlu Felsefe Sözlüğü s. 335</p>
<p>[28]- Bkz. Felsefe Tarihi s. 273, 403</p>
<p>[29]- Bkz. Felsefe Tarihi s. 343</p>
<p>[30]- Felsefenin Başlangıç ilkeleri s. 205</p>
<p>[31]- A. Es. s. 56</p>
<p>[32]- Nefsin soyutluğu felsefe kitaplarında İslam filozoflarınca ele alınmış ve kesin delillerle ispatlanmıştır. Biz, sözün uzamaması için onları nakletmedik. İsteyenler yerinde görebilirler.</p>
<p>[33]- Bkz. M. H. T. Usul-u Felsefe c. 2 s. 25</p>
<p>[34]- Çünkü, o kavramla bireyleri arasında hiçbir ilintinin olmadığı farz edildiğine göre, bütün nesneler ona oranla aynı konuma sahip olur. Bu durumda, ya o kavramın bütün nesnelere şamil olduğunu kabul edeceğiz, ya da hiçbir şeye şamil olmadığını benimseyeceğiz. O kavramın bütün nesnelere şamil olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu gerçeğe aykırıdır. Her genel kavramın yalnızca kendi bireylerini gösterdiğini ve ancak onlara delalet ettiğini bilmekteyiz. O halde o kavramın bütün nesnelere şamil olduğunu söyleyemeyiz. O kavramın hiçbir nesneye şamil olmadığını ve hiçbir şeyi göstermediğini de söyleyemeyiz. Çünkü ilk önce; bu gerçeğe aykırıdır. Biz, her külli kavramın sadece kendi bireylerini gösterdiğini bilmekteyiz. Sonra; onun hiçbir şeye şamil olmadığını söylememiz, onu kavram ve bilinç olmaktan çıkarmak olur. Çünkü kavram, herhangi bir şeyi gösteren bilince denir. Bu durumda o bilincin, kendi dışında hiçbir şeyi göstermediği farz edilirse, artık onun kendisi bilinç olmaktan çıkar ve varlık aleminde var olan bilinç dışı bir hakikat halini alır.</p>
<p>[35]-M.H.T Usul-u Felsefe c. 2 s. 58</p>
<p>[36]-M.H.T Usul-u Felsefe c. 2 s. 67 naklen Doktor Arani Materyalizm-i Diyalektik s. 23</p>
<p>[37]-Naklen Filozoflar Ansiklopedisi c. 2 s. 472, 473</p>
<p>[38]- M.H.T Usul-u Felsefe c. 2 s. 59 naklen İbn-i Sina Şifa</p>
<p>[39]- Bkz-M.H.T Usul-u Felsefe c. 2 s. 92</p>
<p>[40]- M. Gökbark Felsefe Tarihi</p>
<p>[41]- Bkz. Usul-u Felsefe c. 2 s. 94</p>
<p>[42]- Bkz- M.H.T Usul-i Felsefe c. 2 s. 95, 96</p>
<p>[43]- Bkz. Topaloğlu Allah&#8217;ın Varlığı s. 32 naklen İbn-i E.Y. Tabaka H. c.1 s. 24</p>
<p>[44]- A. es. s. 33 naklen İbn-i E.Y. Tebaka H. c. 1 s. 24, 341</p>
<p>[45]- A. es. s.33 Zemmu-t Te&#8217;vil s. 26</p>
<p>[46]- Al-i İmran: 7</p>
<p>[47]- Bkz. A. Es. s. 36</p>
<p>[48]- Şûrâ: 11</p>
<p>[49]- Nahl: 60</p>
<p>[50]- Bakara: 115</p>
<p>[51]- Ra&#8217;d: 16</p>
<p>[52]- Bakara: 255</p>
<p>[53]- İhlas sûresi</p>
<p>[54]- Hadid: 3</p>
<p>[55]-Tâhâ: 5</p>
<p>[56]- A&#8217;raf: 180</p>
<p>[57]- Sâd: 29</p>
<p>[58]- Muhammed: 24</p>
<p>[59]- Hâdid: 4</p>
<p>[60]- Bkz. Allah&#8217;ın varlığı s. 38<br />
Allah Teala&#8217;nın Varlığı</p>
<p>&#8220;Peygamberleri onlara dedi ki: Allah&#8217;ın varlığında şüphe mi olur? Oysa gökleri ve yeri var edip açan O&#8217;dur.&#8221;[1]</p>
<p>Evet dış alemde, kendi nefsimizde, kısacası her şeyde O&#8217;nun varlığına, birliğine ve güzel sıfatlarına çeşitli yönlerden sayısız açık deliller olduğu halde, O&#8217;nun varlığından şüphe etmek olur mu? Doğrusu bu kadar açık delillere rağmen, böyle bir kuşkuya kapılan insanların akıl sahibi olup olmadığından şüphe etmek gerek.</p>
<p>İşte yukarıda naklettiğimiz ayette işaret edildiği üzere, bütün ilahi peygamberler insanoğlunun dikkatini hep bu noktaya çekmişlerdir.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz göklerin ve yer yüzünün yaratılmasında, gece ve gündüzün bir biri ardından gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah&#8217;ın gökten su indirerek yer yüzünü ölümünden sonra tekrar diriltmesinde, onun üzerinde yürüyüp giden hayvanları yaymasında, rüzgarları estirmesinde ve gök ile yer arasında musahhar kılınan bulutta şüphesiz aklı erenler için nice ayetler, deliller vardır.&#8221; [2]</p>
<p>&#8220;Şüphe yok ki, tohumları ve çekirdekleri yarıp bitkileri ve ağaçları yeşerten Allah&#8217;tır. Ölüden diri, diriden ölü çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nereye yüz çevirip gidiyorsunuz? Sabahı ışıklandıran, geceyi sükûnet olarak yaratan O&#8217;dur. Güneş ve ayı da hesap üzere düzenleyen O&#8217;dur. Bu üstün ve her şeyi bilen Allah&#8217;ın takdiridir. O öyle bir Allah&#8217;tır ki, karada ve denizde karanlıklarda yolunuzu bulmanız için sizler için yıldızları yaratmıştır. Şüphesiz biz, bilen topluluğa delillerimizi apaçık anlattık. Sizi tek bir nefisten meydana getiren O&#8217;dur. Derken bazısı kalır bazısı da gider. Anlayan topluluğa delillerimizi apaçık anlattık. O&#8217;dur gökten su indiren. Sonra onunla tomurcuklandırıp yeşertiriz. Sonra ondan yeşillik çıkarırız. Ondan da birbirine bitişmiş, istiflenmiş taneler hurma tomurcuklarından salkımlar, bir bakımdan benzer ve bir bakımdan benzer olmayan üzümlerden, zeytinlerden ve narlardan oluşan bağlar, bahçeler çıkarıp yeşertiriz. Bir, meyve verince bakın onlara, bir de olgunlaşınca&#8230; Kuşkusuz bütün bunlarda inanan toplum için deliller vardır.&#8221; [3]</p>
<p>&#8220;Develerde, koyunlarda ve ineklerde sizler için bir ibret vardır. Karınlarındaki dışkıyla kan arasından, içenlerin boğazından kayıp giden halis temiz süt içirmekteyiz size. Hurma ağacının ürünleriyle üzümlerden de içecek yaparsınız, güzel rızk elde edersiniz, şüphe yok ki, bunda da akıl eden topluluğa bir delil vardır. Rabbin bal arısına &#8220;dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde evler (kovanlar) yapın&#8221; diye vahyetti. Sonra &#8220;bütün ürünlerden ye ve gönül alçaklığıyla Rabbinin yollarına git&#8221; dedi. Onların karınlarından çeşitli renkte şerbet &#8220;bal&#8221; çıkar, onda insanlara şifa var. Bunda da düşünen bir topluluk için delil vardır&#8221; [4]</p>
<p>&#8220;Ve O&#8217;nun (Allah&#8217;ın) ayetlerinden biri de, sizi topraktan yaratması, sonra insan olarak yer yüzünün her tarafına dağılışınızdır. O&#8217;nun ayetlerinden biri de; uzlaşıp geçinesiniz diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratmasıdır ve aranıza da sevgi ve şefkat ihsan etmesidir. Şüphe yok ki, bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır. O&#8217;nun delillerinden biri de; göklerin ve yerin yaratılışı ve dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı oluşudur. Bunda bilinçli olan bir topluluk için deliller vardır. O&#8217;nun delillerinden biri de; geceleyin uyumanız ve gündüz de O&#8217;nun fazlından rızk aramanızdır (çalışmanızdır). Şüphe yok ki, bunda söz dinleyen bir topluluk için deliller vardır. O&#8217;nun ayetlerinden biri de; korkutup, ümitlendiren şimşeği size göstermesidir. Gökten su indirir ve onunla yeri öldükten sonra tekrar diriltir. Bunda akıl eden bir topluluk için deliller vardır. Onun ayetlerinden biri de, onun emriyle göğün ve yerin istikrar bulmasıdır. Sonra sizi yerden sesleyince, siz hemen çıkıvereceksiniz&#8221; [5]</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın ayet ve delillerine işaret eden Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ayetleri çok fazladır. Bu zikrettiklerimiz sadece onlardan birkaç örnektir.</p>
<p>Burada konuyla ilgili birkaç hadis-i şerifi de örnek olarak alacağız:</p>
<p>Şeyh Saduk &#8220;Tevhid&#8221; kitabında Hz. İmam Ali&#8217;den (a.s) naklettiği bir hadiste şunları yazıyor: &#8220;Mevlamız Hz. Emir-ül Mü&#8217;minin Ali (a.s)&#8217;a: &#8220;Rabbini ne ile tanıdın?&#8221; diye sorduğunda, İmam şöyle cevap verdi: &#8220;Kastların feshedilip, himmetlerin bozulmasından; ben bir şeye niyet ettiğimde benimle niyet ettiğim şey arasında engel oluşturulduğunu ve bir şeye karar aldığımda kaza ve kaderin benim kararıma ters düştüğünü gördüm ve bundan idare edenin benden başkası olduğunu anladım.&#8221; [6]</p>
<p>Bir arife: &#8220;Rabbini ne ile tanıdın?&#8221; diye sorulduğunda: &#8220;Nefislerin inkar edemediği, kalplere gelen ilhamlarla&#8221; cevabını verdi. [7]</p>
<p>Bedevi bir Arab&#8217;a böyle bir soru sorulunca, o: &#8220;Çöldeki devenin tezeği oradan devenin geçtiğine, yerdeki ayak izleri oradan birisinin geçtiğine delalet ederken, şu yıldızlarla dolu gök ve derin dereler sahibi yer, her şeyden haberi olan bilinçli bir yaratıcıya delalet etmez mi?&#8221; cevabını vermiştir. [8]</p>
<p>Büyük velilerden olan Seyyid Raziyiddin Ebu-l Kasım Ali bin Musa bin Tavus, oğluna yaptığı vasiyetlerinde şöyle yazıyor: &#8220;Ben, İslam alimlerinin bir çoğununun, Allah Teala&#8217;nın ve Resulü&#8217;nün kolay kıldığı şeyi, zorlaştırdıklarını gördüm.</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın önceki kitaplarıyla, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in; varlıkları yaratan, değişen şeyleri değiştiren ve vakitleri döndüren Allah Teala&#8217;nın varlığına delalet eden ikazlarla dolu olduklarını görüyoruz.</p>
<p>Bundan başka, efendimiz Hatem-ül Enbiya Hz. Resulullah ile ondan önce gelip geçen diğer peygamberlerin getirdikleri ilimlerin de ilahi kitaplar doğrultusunda bu gibi ince ikazları içerdiklerini ve bundan doğan görevleri beyan etmekte olduklarını görmekteyiz.</p>
<p>Masum imamların sonuncusu olan Hz. İmam Mehdi&#8217;nin (a.s) zahirde bulunduğu dönemin son günlerine kadar olan Sadr-i Evvel İslam alimleri de bu yol üzere geçip gitmişlerdir.</p>
<p>Ey oğlum! Kuşkusuz sen, kendiliğinden bilmelisin ki, sen; ne bedenini, ne ruhunu, ne hayatını, ne aklını, ne de senin iraden dışında kalan arzu, durum ve ecel vakitlerini yaratmışsın.</p>
<p>Bunları, babanın ve annenin veya soylarından türediğin büyük babalarının ve büyük annelerinin de yaratmadığını biliyorsun. Çünkü sen onların böyle şeylerden aciz ve bu gibi makamlardan aşağıda olduklarını kesin olarak biliyorsun. Eğer onların bu gibi şeylere güçleri yetseydi, onlarla arzuları arasında bir engel oluşturulamaz ve ölüp gitmezlerdi.</p>
<p>Görüyorsun ki, bütün bu işleri yapan ve bu varlıkları yaratan, değişen varlıkların imkan ve eksikliklerinden beri olan Vahid-i Ehed bir yaratıcının var olduğuna inanmaktan başka bir çıkar yol kalmıyor. Sana düşen görev ise ancak, o yaratıcının sıfatlarını tanımak, bilmektir.</p>
<p>Bütün aklı selimlerin ve bozulmamış düşüncelerin bir yaratıcının varlığını tasdik ettiklerinden dolayıdır ki, hep birlikte bu konuda birleşmişler. Ancak onun ne olduğu, zatını oluşturan hakikatin ve sıfatlarının ne ve nasıl olduğu konusunda görüş ve yol ayrılığına düşmüşlerdir.&#8221; [9]</p>
<p>Yine O demiştir ki: &#8220;Ben, Allah Teala&#8217;nın benim varlığımın bütününde, akıl sahibi olan kimselerin akıllarının kavradığı hikmetler koyduğunu gördüm.</p>
<p>Allah Teala beni, cevherlerden (tözlerden), arazlardan (ilineklerden), madde ötesi olan akıldan, nefis ve ruhtan yaratmıştır. Eğer lisanı hal ile benim varlığımı oluşturan cevherlere; benim yaratılışımda ve oluşumda onların bir payı olup olmadığını sorsan, onların kendilerinin acizliklerine, zayıflıklarına şehadet ettiklerini ve kendilerinin de muhtaç olduklarını itiraf ettiklerini görürsün.</p>
<p>Eğer onların güçleri olsaydı; olaylara maruz kalarak değişmelere hedef olmazlardı.</p>
<p>Böylece onların, bu gibi tedbirlerde bir payları olmadığını itiraf ederek, kendilerinde bulunan bileşimin niteliğinden, onları oluşturan unsurların sayısından, miktarından ve hangi tür unsurlar olduklarından haberleri olmadıklarını belirttiklerini görüyoruz.</p>
<p>Eğer lisanı hal ile aynı soruyu arazlara (ilineklere) yöneltsek, onların: &#8220;Bizler cevherlerden daha zayıfız; çünkü biz onlara bağımlı ve muhtaç olan şeyleriz. O halde biz onlardan daha zayıf ve muhtaç varlıklarız&#8221; dediklerini görürüz.</p>
<p>Eğer lisanı hal ile aklıma, nefsime ve ruhuma aynı soruyu yöneltsem, onların da hep birlikte: &#8220;Sen biliyorsun ki, bizlerin bazısı ölüm, bazısı unutkanlık, bazısı da çeşitli zilletlere düşerek zayıflarız. Yine bizler, bizleri istediği şekilde eksiklikten kemale, kemalden eksikliğe doğru değiştiren ayrı bir varlığın kontrol ve emri altındayız. O bizleri, zaman süreci içerisinde istediği şekilde halden hale çevirip değiştirmektedir. O halde yaratma işi bizim de işimiz değildir&#8221; dediklerini görürsün.</p>
<p>Lisanı hal ile durumun bundan ibaret olduğunu, bütün varlıklardaki cevherlerin (tözlerin), arazların (ilineklerin) akıl, ruh ve nefislerin aynı ayarda olduklarını gördüğün zaman, hepimizin acizlik, ihtiyaç, değişme, yıpranma gibi hallerimizden uzak olan bir var edenimizin ve yaratıcımızın olduğunu ve eğer onda da herhangi bir eksiklik ve yokluk olsaydı, onun da bizim gibi başka birine muhtaç olacağını tam manasıyla kavrayıp anlarsın.&#8221; [10]</p>
<p>Şeyh Saduk (r.) &#8220;Tevhid&#8221; kitabında kendi senediyle Hz. İmam Rıza (a.s)&#8217;dan naklettiği bir rivayette şunları yazıyor: &#8220;Birisi İmam Rıza (a.s)&#8217;ın yanına gelerek: &#8220;Ey Resulullah (s.a.a)&#8217;in oğlu! Alemin hadis (yaratılmış) olduğuna delil nedir?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Hz. Rıza (a.s) ona şu cevabı verdi: &#8220;Sen yoktun sonra varoldun. Biliyorsun ki, sen, kendini var etmemişsin. Senin gibi olan birisi de seni var etmemiştir.&#8221; [11]</p>
<p>Yani, kendisinin hadis olduğunu bizzat yaşayan insan, alemin tümünde de aynı durumun söz konusu olduğunun farkında olur. Çünkü o alemin bir parçası olduğuna göre, alemle aynı hakikat ve aynı tözü paylaşmaktadır. Aynı töz ve hakikati paylaşan şeylerin hükmü ayrı olamaz. O halde alemin tümü de hadistir.</p>
<p>Şeyh Saduk daha sonra adı geçen kitabında şunları yazıyor: &#8220;Alemin hadis olduğuna bir delil de şudur: &#8220;Biz kendimizin ve alemde bulunan diğer cisimlerin çoğalma veya eksilme gibi durumlardan ayrılmadıklarını, onların yaratılma ve yönetilme cereyanına maruz kalarak çeşitli şekil ve hallere dönüştüklerini görmekteyiz.</p>
<p>Şunu da açıkça bilmekteyiz ki, onları ne bizim kendimiz yaratmışız ve yaratmaktayız, ne de bizim cinsimizden olup, bizim gibi sıfatlara sahip olan ayrı bir şey yaratmış ve yaratmaktadır.</p>
<p>Hiçbir akıl, değişiklik ve dönüşümden kurtulamayan bir varlığın ebedi ve ezeli olabileceğini kabul etmez. Hiçbir hayal de böyle bir düşünceye kapılamaz. Öte yandan müşahede ettiğiniz böyle yüce düzen, tedbir ve üstün yapıya sahip olan bir alemin bir yaratanı ve düzenleyeni olmadan kendiliğinden meydana gelebileceğini de hiç kimsenin aklı tasavvur edemez.</p>
<p>Eğer alemin; sahip olduğu bu düzeni, bazısının bazısına olan bağlılığı ve bazısının bazısına olan ihtiyaçlarıyla birlikte bir yaratıcısı, bir var edeni ve düzenleyeni olmadan meydana gelmesi mümkünse, ondan daha az düzen ve nizama sahip olan bir şeyin böylece meydana gelebilmesi herhalde daha olanaklı olurdu.</p>
<p>Bu durumda, bir yazarı olmadan yüce araştırmaları içeren büyük bir ilmi eserin kendiliğinden yazılıp meydana gelmesi, bir ustası olmadan mükemmel bir evin kendiliğinden düzenlenip var olması, bir ressamı olmadan şahane güzelliğe sahip bir tablonun kendililiğinden çizilip oluşması ve bir mühendis ve ustası olmadan en üstün düzen ve nizamla yapılmış olan bir geminin kendiliğinden oluşması, pekala mümkün sayılırdı.</p>
<p>Böyle bir şeyi kabul etmek, selim akıl ve doğru düşünce yolundan çıkmak olduğuna göre, akılları hayran bırakan daha üstün düzen ve daha ince güzelliklere sahip olan bu alemin kendiliğinden var olduğunu söylemek de öyledir. Hatta böylesi bir düzenle hareket eden yıldızları, belirli bir düzenle doğup batan, düzenli hareket ederek vakitleri, mevsimleri meydana getiren, güneşi, ayı olan, ağaçları ve bitkileri aklı hayran bırakan çeşitliliğe sahip olup, ihtiyaç duyulan çeşitli ürünlerini kendi vakitlerinde üreten, kısacası sonsuz derecede üstün bir düzene sahip olan böyle bir alemin kendiliğinden var olduğunu söylemek ondan daha büyük bir safsata, daha açık bir inatçılıktır.&#8221; [12]</p>
<p>Gerçekte Allah Teala&#8217;nın varlığına inanmak, doğuştan insanların fıtratında vardır. İşte bunun için insanların, zor ve korkunç durumlarla karşılaştıklarında farkında olmadan kendi fıtratları (yaratılıştan olan içgüdüleri) gereği sebeplere sebeplilik veren ve zorlukları kolaylaştıran Allah Teala&#8217;ya yönelip sığındıklarını görüyoruz.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim&#8217;in şu ayetleri de buna tanıklık etmektedir: &#8220;Eğer onlara: &#8220;Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?&#8221; diye sorsan, mutlaka &#8220;Allah&#8221; derler. De ki: Bütün övgüler Allah&#8217;a mahsustur. Fakat onların çoğu bunun bilincinde değillerdir.&#8221; [13] &#8220;De ki: Eğer gerçekten ciddi iseniz! Size Allah&#8217;ın azabı gelir veya başınıza kıyamet koparsa, Allah&#8217;tan başkasını mı çağırır ondan başkasına mı dua edersiniz? Hayır yalnızca O&#8217;nu çağırırsınız. O da isterse ona çağırdığınız şeyi &#8220;belayı&#8221; sizden alır ve şirk koştuğunuz şeyleri unutup gidersiniz.&#8221;[14]</p>
<p>Hz. İmam Hasan El- Askeri&#8217;nin (a.s) tefsirinde şöyle yazıyor: &#8220;Adamın biri Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;a Allah&#8217;ı sorunca, İmam (a.s) ona: &#8220;Hiç şimdiye kadar gemiye bindin mi?&#8221;diye sordu.</p>
<p>O adam: &#8220;Evet&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s): &#8220;Seni kurtarabilecek başka bir geminin veya bir yüzücünün bulunmadığı bir yerde geminiz bozulduğu oldu mu hiç?&#8221; dedi.</p>
<p>O adam: &#8220;Evet olmuştur&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s): &#8220;Acaba o zaman kalbine seni bu tehlikeli anında boğulmaktan kurtarabilecek bir şeyin olduğuna dair bir düşünce geldi mi?&#8221; diye sordu.</p>
<p>O şahıs: &#8220;Evet geldi&#8221; cevabını verdi.</p>
<p>Bunun üzerine, İmam Sadık (a.s) ona şöyle buyurdu: &#8220;İşte hiçbir kurtarıcının bulunmadığı yerde kurtarmaya kudreti olan ve bir feryada yetişenin bulunmadığı yerde feryada koşan şey Allah Teala&#8217;dır.&#8221; [15]</p>
<p>Yine Şeyh Saduk&#8217;un kendi senediyle Zürare&#8217;nin aracılığıyla Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)&#8217;dan naklettiği bir hadiste, İmam (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Hz. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki; &#8220;Her çocuğun fıtrat üzere doğduğunun anlamı, Allah Teala&#8217;nın onun yaratıcısı olduğu marifeti (bilinci) üzere doğmasıdır. İşte Allah Teala&#8217;nın &#8220;Eğer onlara: &#8220;Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?&#8221; diye sorsan, mutlaka &#8220;Allah&#8217;tır&#8221; derler&#8221; [16] ayetinin anlamı da budur.&#8221;[17]</p>
<p>Bir marifet ve tevhid ehlinden Allah&#8217;ın varlığına delil istenince, O: &#8220;Sabah (gündüz) bizi lamba ihtiyacından kurtarmıştır&#8221; cevabını vermiştir.</p>
<p>Bir marifet ehli şair de şiirinde konuyu şöyle dile getirmiştir:</p>
<p>O ne kadar cahil birisi ki, nur saçan güneşi, çölde kandil ışığıyla aramaktadır.</p>
<p>Büyük İranlı filozof Hacı Molla Hadi Sebzivari felsefe dalında yazdığı Manzume adlı değerli kitabına şu şiirlerle başlıyor:</p>
<p>&#8220;Ey aklı bağışlayan &#8220;Allah&#8221; bütün övgüler sana mahsustur</p>
<p>Bütün amaçlar senin huzuruna varır,</p>
<p>Ey nurunun şiddetinden gizli kalan,</p>
<p>Ey zahir olduğu halde batın, batın olduğu halde zahir olan,</p>
<p>Yüzünün nuruyla her şey aydınlanmıştır,</p>
<p>Yüzünün nuru karşısında ondan gayri her şey gölgedir.&#8221;</p>
<p>Bu yüzden de basiret gözü açık olanlar için Allah&#8217;ın varlığına delil gerekmez, hatta durum tam aksinedir. Yani, Allah Teala her şeye delil ve kanıt olup, her şeyi var edip gösterendir. O&#8217;nun nurundan bir pay almayan şey, yokluk karanlığında yok olup gider ve ondan hiçbir haber olmaz. Bu yüzdendir ki, Hz. İmam Hüseyin (a.s) Arafe günü okuduğu Arafat duasında Allah Teala&#8217;ya şöyle hitap ediyor:</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ım! Kendi varlığında sana muhtaç olan bir şeyle nasıl senin varlığına delil getirebiliriz?!</p>
<p>Hiç senden başkasının, senin için olmayan bir açıklığı ve zuhuru olabilir mi ki, o sana açıklık getirebilsin!</p>
<p>Sen ne zaman gaip oldun ki, eserler sana delalet edecek bir delil olsun! Seni görmeyen göz kördür! Oysa sen devamlı olarak onu gözetiyorsun! Ve senin sevginden (aşkından) bir pay verilmeyen kulun muamelesi hüsrana uğramıştır.&#8221; [18]</p>
<p>Yine Hz. İmam Hüseyin (a.s) buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Sen kendini her şeye tanıtmışsın, (artık) sana hiçbir şey cahil değildir.&#8221; [19]</p>
<p>Yine Hz. İmam Hüseyin buyurmuştur: &#8220;Sen bana kendini her şeyde tanıttın, ben seni her şeyde zahir olarak görüyorum. O halde her şeye zahir olan sensin.&#8221;[20]</p>
<p>Hz. Emir-ül Mü&#8217;minin Ali (a.s) da şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Allah Teala kullarına, onlar onu görmeksizin zuhur etmiştir. Ve zuhur etmeksizin onlara kendisini göstermiştir.&#8221; [21]</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın varlığına işaret eden bu birkaç ayet ve hadisten sonra ilahi düşünür ve filozofların konu hakkında ortaya koydukları bazı aklî delillere de değinmemizde yarar vardır. Fakat asıl amacımız nakli delillere kısaca bir göz atmak olduğu için ilgili felsefi ve kelâmı kitaplarda zikredilen bir çok akli delillerden sadece bir kaçına kısaca işaret edeceğiz. Konu hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlerin ilgili kitaplara baş vurmalarını tavsiye ederiz.</p>
<p>Bu delilerden biri büyük İslam filozofu, İbn-i Sina&#8217;nın metodu olarak anılan &#8220;İmkan Metodu&#8221;dur.<br />
Birinci Delil:<br />
İmkan Metodu</p>
<p>Ünlü filozof ve hekim İbn-i Sina tarafından geliştirilen ve kendi ismiyle de anılarak, &#8220;Burhan-ı Sinavi&#8221; ismi verilen bu metotta salt varlık (vücut) mümkün ve vacip diye iki kısma ayrılarak mümkünlerin var olmaları için, vacibe ihtiyaçları olduğu vurgulanmış, devir ve teselsülün imkansızlığına dayanılarak Hak Teala&#8217;nın varlığı ispatlanmıştır.</p>
<p>İbn-i Sina, bu metodunda Vacib&#8217;in (Hak Teala&#8217;nın) ispatı için mahlukun (yaratığın) aracı kılınmadığını, dolayısıyla da bu metodun Hak Teala&#8217;nın varlığını ispatlayan delillerin en sağlamı ve en değerlisi olduğunu şöyle açıklıyor: &#8220;Hak Teala&#8217;yı ve O&#8217;nun vahdaniyetiyle (birliğiyle) bütün eksikliklerden münezzeh olduğunu ispatladığımız bu beyanımızda (metodumuzda) salt varlığın kendisinden başka bir şey üzerinde düşünülmeye ihtiyaç duyulmadığına dikkat et. Hak Teala&#8217;yı ispatlamakta O&#8217;nun yaratıklarını ve fiillerini (eserlerini) göz önüne almaya gerek ve ihtiyaç yoktur. Gerçi onlar da O&#8217;nun varlığına birer delildirler, ama bizim metodumuz daha sağlam ve daha değerlidir. Biz varlığı varlık olma haysiyetinden nazarı itibara aldığımız için varlık, varlık olma haysiyetinden birinci derecede Hak Teala&#8217;ya ve ikinci derecede de Vacip Teala&#8217;dan sonra gelen şeylere şahid ve delil olmuştur.&#8221;[22]</p>
<p>Yani, biz salt varlığı göz önünde bulundurarak Hak Teala&#8217;ya varmak istiyoruz. Hak Teala&#8217;nın zatı salt varlığın özünden ibaret olduğuna göre, Hak Teala&#8217;nın kendisi kendisine delil ve kanıt oluyor, mahlukları değil.</p>
<p>Daha sonra İbn-i Sina şöyle devam ediyor: &#8220;Hak Teala&#8217;nın kitabında da buna işaret edilmiştir: &#8220;O&#8217;nun hak olduğunu beyan etmek için yakında biz onlara dış alemde ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz&#8230;&#8221;[23] Bu hüküm insanların bir grubuna aittir. Ve daha sonra şöyle buyurmuştur: &#8220;Rabbine O&#8217;nun istisnasız her şeye şahid olması yetmez mi?&#8221; [24] Bu ise sıddıkların hükmüdür. Çünkü onlar Allah Teala&#8217;ya O&#8217;nun kendisini şahid getirip, başka bir şeyi O&#8217;na şahid getirmezler.&#8221; [25]</p>
<p>İbn-i Sina&#8217;nın son eseri olan &#8220;El-İşarat vet Tenbihat&#8221; kitabına şerh yazan büyük filozof ve mütekellim Nasiruddin Muhammed İbn-i Muhammed El- Hasan El- Tusi bu bölümün şerhinde şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Kelamcılar, cisim ve arazların (ilineklerin) hadis (sonradan meydana gelme) oluşlarıyla Allah Teala&#8217;nın varlığına delil getiriyorlar. Mahlukların hallerinde inceleme yapmakla da Allah Teala&#8217;nın tek tek sıfatlarına delil getiriyorlar.</p>
<p>Tabiat filozofları ise, hareketin varlığıyla, hareketi meydana getireni ve hareketi meydana getirenlerin sonsuza kadar gitmesinin (teselsülün) imkansızlığına dayanarak da, hareketi olmayan ilk muharrikin (hareketi meydana getirenin) varlığını ispatlıyorlar ve sonra da bu ilkeye dayanarak ilk varlık mebdeinin (ilk nedenin) var olduğunu kanıtlıyorlar.</p>
<p>Ama ilahi filozoflar, varlığın kendisine bakarak onun vacip ve mümkün diye iki bölüme ayrıldığını göz önüne alarak Allah Teala&#8217;nın varlığını ispatlıyorlar. Sonra vacip ve mümkün varlığın gereken özelliklerini inceleyerek Hak Teala&#8217;nın sıfatlarını belirleyip, O&#8217;nun ispatlanan sıfatlarına dayanarak da mahluklarının nasıl meydana geldiklerini ispatlıyorlar.</p>
<p>Şeyh (İbn-i Sina) burada bu yolun önceki yoldan daha kesin ve daha şerefli olduğunu ve bu yüzden onu tercih ettiğini belirtmiştir.</p>
<p>Zira yakine (kesin inanmaya) ulaşmakta delillerin en üstünü illet (sebep) yoluyla ma&#8217;lula (müsebbebe) getirilen delildir. Ama bunun aksi, yani mahlukların (müsebbeplerin) varlığından sebebin varlığına getirilen delil ile bazen yakine ulaşılmayabilir.</p>
<p>Mantık ilminde de açıklandığı üzere, eğer ma&#8217;lulun (müsebbebin) sadece nedeninin kendisini bilmekle bilinebilen bir nedeni olursa, yakin, ancak o nedenin kendisini bilmekle sağlanır, ma&#8217;lulunu (müsebbebini)bilmekle değil.</p>
<p>Daha sonra da (Şeyh), Allah Teala&#8217;nın ayet-i kerimesinde zikredilen &#8220;Yakında onlara dış alemde, kendi ayetlerimizi göstereceğiz ki, O&#8217;nun hak olduğu (gerçekten varolduğu) onlara açıklansın&#8221; derecesiyle; &#8220;Rabbine, istisnasız her şeye şahid olması yetmez mi?&#8221; derecesinin; yani, dış alemde ve nefisteki delillere dayanarak Allah&#8217;ın varlığına delil getirmekle, Allah Teala&#8217;nın kendisini her şeye şahid ve delil göstermesinin bu iki yola işaret ettiğini belirtmiştir. Ve kendi gruplarının (ilahi filozofların) yolları bu iki yolun en doğrusu olduğu için ona (Sıddıklar Metodu) ismini vermiştir. Çünkü sıddık her zaman doğru konuşan kimseye denir.&#8221; [26]</p>
<p>Fakat büyük filozof Sadr-ül Müteallihin, İbn-i Sina&#8217;nın bu sözünü eleştirmiştir.</p>
<p>Ona göre, her ne kadar İbn-i Sina bu metotta mahlukları açıkça aracı kılmamışsa da, mahlukların özelliği olan imkanı aracı kıldığı için, dolaylı da olsa, yine onları aracı kılmıştır. Bu yüzden de bu metot Vacib&#8217;in ispatında doğru bir metot olmasına rağmen, sıddıkların asıl metodunun bundan sonra açıklayacağımız kendi ispat metodu olduğunu ileri sürmüş ve İmkan Metodu&#8217;nun Sıddıklar Metodu&#8217;na en yakın metot olduğunu da belirtmiştir. [27]</p>
<p>İmkan metodunu açıklamadan önce İbn-i Sina&#8217;nın mümkün ve vacip terimlerinden neyi kastettiğini bilmemiz gerekir.</p>
<p>Vacip; var olması kendi zatıyla zaruri olan, başka bir tabirle de, yokluğu imkansız olan şeye denir.</p>
<p>Mümkün; var ve yok olma ihtimali eşit olan şeye; başka bir deyişle zatını oluşturan unsurlar arasında varlık ve yokluğun olmadığı ve sonradan varlık sebebinin bulunduğu takdirde var olan, varlık nedenin bulunmadığı takdirde de yok olan şeye denir. Örneğin, insanın varlığında var veya yok olması yatmamaktadır. Eğer varlık nedeni var olursa, var olur, varlık nedeni olmazsa da yok olur. Kendi zatında ne var olması, ne de yok olması zorunlu değildir. Fakat vacip olan şeyin var olması zorunludur.</p>
<p>Elbette, şeyleri taksim ederken, İslam felsefesinde bir takım şeylere de, mümteni (muhal-imkansız olan) ismi verilerek: &#8220;Mümteni olan şeylerin yok olmaları zorunludur. Onların zatı yokluktur, var olmaları imkansızdır. Örneğin, iki nakız şeyin yani, varlık ve yokluğun kendi yerinde zikredilen şartların korunması kaydıyla aynı anda birleşmeleri imkansızdır ve içtima-ün nakizeynin yokluğu zorunludur&#8221; denir.</p>
<p>Ayrıca mümkün hariç, vacip ve mümteni olan şeyler, kendi aralarında iki bölüme ayrılmaktadır.</p>
<p>Vacib-i bizatihi; yani başka bir nedene bağlı olmadan bizzat kendi itibarıyla varlığı zorunlu, yokluğu imkansız olan şey ki, varlık alemindeki örneği yalnız Allah Teala&#8217;dır.</p>
<p>Vacib-i bilgayr; yani başka bir nedene bağlı olarak var olup, o nedene kıyasla yokluğu imkansız olan şeyler. Örneğin, su kendi zatında mümkündür. Yani hem var olabilir, hem de yok. Fakat onu var eden nedeni olursa, var olması zorunlu olur. Fakat bu zorunluluk bilgayrdir. Yani başkasından (nedeninden) kaynaklanmaktadır. Başka bir örnek de suyun kaynama veya donma halleridir. Bunlar kendi zatında mümkündür. Su kaynayabilir de, kaynamayabilir de, ama suyun, normal şartlar altında yüz derece sıcaklıkta kaynaması, sıfır derece soğuklukta donması zaruridir. Ama bu zorunluluk bilgayr bir zorunluluktur. Yani suyun kaynama nedeni olan yüz derece sıcak ve donma nedeni olan sıfır derece soğuktan kaynaklanmaktadır. Suyun kendi zatından değil. Yaratık unvanı altına giren her şey, aynı özelliği taşımaktadır. Onların hepsine toptan zatı itibarıyla mümkün olan şeyler denir. Ama var edici nedenleri olursa bilgayr vacip olurlar.</p>
<p>O halde mümkün olan şeyler kendi zatlarına oranla mümkün olup, nedenleriyle bir araya geldiklerinde vacibi bilgayr olurlar. Yani nedenleri var olduğu sürece onlara oranla vacip (zorunlu) oluyorlar.</p>
<p>Mümteni olan şeyler de aynı vacip gibi, zaten mümteni ve bilgayr olmak üzere iki kısma ayrılıyorlar. Örneğin, içtima-ün nakizeynin olması bizzat imkansızdır.</p>
<p>Mümkün olan şeyler de, nedenleri olmadığı taktirde var olmaları mümtenidir &#8220;muhaldir&#8221; fakat bu bizatihi değildir, bilgayrdır, yani onlar varlık nedenlerinin yokluğuna oranla muhaldir. Kendi zatlarında değil.</p>
<p>Mümkün olan şeylere gelince, onlar her zaman bizatihi mümkündürler, bilgayr mümkün olmaları düşünülemez. Çünkü bir şeyin bilgayr mümkün olabilmesi için, onun kendi zatında ya vacip bizatihi veya mümteni bizatihi olması gerekir. Bizatihi vacip veya mümteni olan bir şeyin de kendi zatından çıkıp mümkün bilgayr olması olanaksızdır. bu konularla ilgili geniş bilgiler ilgili felsefi kitaplarda yer almıştır. Konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler mezkur kitaplara baş vurabilirler.<br />
İmkan Metodunun Takriri</p>
<p>Şüphe yok ki, varlık vardır. Bu varlık ya vaciptir (varlığı kendinden zorunludur), ya mümkündür. Eğer vacip ise konu sabit olmuştur. Varlığı kendinden zorunlu olan varlık Allah&#8217;tır.</p>
<p>Eğer o varlık kendi zatında mümkünse, mümkünün nihayet bir vacip-ül vücuda (varlığı kendinden zorunlu olana) varması zorunludur. Çünkü mümkün olanların her biri bir illete muhtaçtır. Bu illetin bir istikamete doğru sonsuz olarak devam etmesi (teselsülü) veya devir yoluyla meydana gelmesi imkansızdır. Çünkü aynı şey kendi kendinin hem illeti (sebebi), hem ma&#8217;lulu (müsebbebi) olamaz.[28]<br />
Devir ve Teselsül</p>
<p>Bu metodun doğruluğunu devir ve teselsülün batıllığına (geçersizliğine) bağlı olduğunu gördünüz. O halde bu metoda dayanabilmemiz için, ilk önce bunların batıllığını ispatlamamız şarttır.<br />
Devir:</p>
<p>Lügatte dönmek anlamına gelen bu kelime, terim olarak (mantık ve felsefe dilinde), &#8220;Bir şeyin kendisine bağlı olan bir şeye bağlı olması veya mümkün iki varlığın bir birini var etmesi&#8221; diye tanımlamıştı. Örneğin, A ile B ismini verdiğimiz iki nesneyi göz önünde bulunduralım. Bunların her ikisi de mümkün varlıktır. Devir ilkesi gereğince; A&#8217;nın bağlı olduğu neden B, B&#8217;ninki de A olacaktır.<br />
Devirin Muhal Oluşu</p>
<p>Devirin imkansız ve batıl olduğu açıktır. Çünkü böyle bir oluşun neticesi, şeyin kendi kendisine bağlı olması ve daha da ötesi, şeyin kendisinin var olmasından önce var olması ve sonuçta şeyin aynı anda hem var, hem de yok olması demektir. Bunun imkansız oluşunda ise hiçbir akıl sahibi şüphe edemez.</p>
<p>Düşünün bir kere, A&#8217;nın bağlı olup varlık aldığı şey B&#8217; dir dediğimizde, A aynı zamanda B&#8217;nin bağlı olduğu şeye de bağlı olur ve onun varlık aldığı şeyden varlık alır. Yani B&#8217;nin varlık nedeni A&#8217;nın da varlık nedeni olur. Farzımıza göre, B&#8217;nin de mümkünlüğünü kabullendiğimiz ve onun da sebebinin A olduğunu kabul ettiğimize göre, B&#8217;nin bağlı olup varlık aldığı neden, yani B&#8217;nin sebebi olan A&#8217;nın kendisi olur. O halde A, B&#8217;ye bağlı olmakla gerçekte kendisine bağlı olup kendisinden varlık almaktadır. Yani A&#8217;nın sebebi yine A&#8217;nın kendisi olur.</p>
<p>Mümkün olan (varlığı kendisinden olmayan yani varlığın özü olamayan) bir varlığın vacip olan bir varlığa bağlı olması gerektiğinden; kendi kendisine bağlı olmakla imkan haddinden çıkmadığı gibi, farza göre, A kendisinden varlık aldığından dolayı müsebbeb, kendisine varlık verdiği için de sebeptir. O halde A hem kendisinin müsebbebi, hem de sebebidir.</p>
<p>Nedensellik kanununa göre ise, A sebep olduğundan dolayı önce var olmalıdır. Müsebbeb olduğundan dolayı da sonra var olmalıdır. Yani A, hem kendisinden önce, hem de kendisinden sonra olmalıdır. Bir şeyin de aynı zamanda hem önce, hem de sonra olması çelişki ve muhaldir. Çünkü önce olması için var, sonra olması için de yok olması gerekir. Bu bir şeyin aynı anda hem var, ham da yok olması demektir. Hiçbir akıl sahibi insan böyle bir çelişkiyi kabul edemez.<br />
Teselsül:</p>
<p>Lügatte birbirine bağlılık anlamına gelen teselsül, felsefecilere göre; bütün fertleri mümkünden oluşan, birbirine düzenle bilfiil etki eden sonsuz illetler (sebepler) ve ma&#8217;lullar (müsebbebler) mecmuasından ibarettir. [29]</p>
<p>Fakat kelamcılar, teselsülden tertip şartını da kaldırarak onu, birbirine etki eden sonsuz illetler ve ma&#8217;lullar topluluğu olarak tanımlıyorlar.[30]<br />
Teselsülün Muhal oluşu</p>
<p>Teselsülün batıl ve muhal oluşuna bir çok deliller getirilmiştir. Biz onlardan sadece bir tanesine değineceğiz.</p>
<p>Aslında bizatihi (kendinden) vacip olmayan şeye; ayrı bir tabirle varlığı kendinden olmayan, daha açıkçası varlığın özü olmayan şeye mümkün dendiğini söylemiştik. Bizatihi vacip olmayan şey, bizatihi var olmadığı gibi; var olmadığı için de diğer bir şeye varlık nedeni olamayacağı apaçıktır. Çünkü bir şeyin var olabilmesi için, ilk önce onun vacip olması yani yok olma imkanlarının tümüyle kapanması gerekir. Bir şeyin yok olma imkanının olması, onun varlık nedeninin olmayışındandır. Örneğin, ateş sıcaklığa nedendir. Ateşin olduğu yerde sıcaklığın yok oluşu düşünülemez. Bir yerde sıcaklığın yok olma imkanı varsa, bu orada ateşin olmadığına bir delildir.</p>
<p>Sonsuz farz ettiğimiz, illetler (sebepler) ve ma&#8217;lullar (müsebbebler) silsilesi içerisinde de aslen bizatihi (kendinden) vacip olan birisi olmadığına göre; onların hepsi mümkündür. Mümkün oldukları için de onların yok olma imkanları mevcuttur. Bunun anlamı onların varlık nedenlerinin olmadığı demektir. O halde onların hiçbirinin var olmaması gerekiyor. Halbuki, evrende varlıkların var olduğunu görüyoruz. Buradan onların arasında bizatihi (kendinden) vacip olan varlığın da olduğu sonucuna varıyoruz. Çünkü aralarında vacip bizatihi olmayan sırf mümkünler silsilesinin var olma imkanı olmadığını biraz önce ispatlamıştık. O halde bir şey eğer, imkan haddinde ise, bu onun varlık nedeninin olmadığını gösterir. Varlık nedeni olmayan bir şey ise var olamaz.</p>
<p>Böylece bizatihi (kendinden) vacip varlık ispatlandığı gibi, sonsuz farz edilen silsile de kesilerek teselsülün imkansız oluşu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.[31]</p>
<p>Bu delilin daha kolay anlaşılır bir hale gelmesi için bir örnek verelim:</p>
<p>Birkaç arkadaşla büyük bir nehirden karşıya geçmeniz gerekiyor. Ama her biriniz, birinizin öncül olmasını şart koşuyorsunuz. Hiç biriniz öncül olmaya yanaşmadığınız gibi hep beraber geçmeyi de istemiyorsunuz. Hanginizi konuştursak önce birisi geçsin sonra ben geçeyim diye şart koşuyor, hiç biriniz öncül olmaya yanaşmıyorsunuz. Böyle iken acaba bu nehirden geçmeniz düşünülebilir mi? Açıktır ki, bu imkansızdır. Bu nehirden geçebilmeniz için, ya içinizden birisi öncül olmalıdır, ya da bu şartı kaldırmalısınız.</p>
<p>Şimdi sonsuz farz ettiğimiz mümkün illetler (sebepler) ve ma&#8217;lullar (müsebbebler) silsilesine gelelim. Onların hepsi mümkün olduklarından hiç birisinde, var olabilmeleri için gerekli olan, yok olma imkanının kaldırılarak varlıklarının zorunlu olması, yani vacipliği yoktur ve her birisi &#8220;önce beni zorunlu eden bir neden olmadıkça ben varolmam&#8221; diyor. Hepsi de mümkün olduğuna göre hiçbirisinin varolmasını zorunu kılan varlık nedeni yoktur. Yani hiç birisi var olamaz. Oysa evrende bir çok varlığın var olduğunu görüyoruz. Bundan şu sonuca varıyoruz ki; evrendeki varlıklar içerisinde en azından bir bizatihi vacip olan (varlığı zorunlu olan) varlık varmış ki, diğer varlıklar da onun neden ve öncül olması sayesinde vacip bilgayr olmuş ve meydana gelmişlerdir.<br />
İbn-i Sina&#8217;nın Açıklaması</p>
<p>İbn-i Sina, &#8220;El-İşarat vet Tenbihat&#8221; adlı eserinde imkan metodunu daha geniş olarak ele almıştır. İbn-i Sina mezkur kitabında şöyle yazıyor:</p>
<p>&#8220;Her varlık, sırf kendi zatı itibariyle ve başkasına iltifat edilmeksizin nazara alındığında, ya kendi zatında ona varlık zorunludur, ya da zorunlu değildir.</p>
<p>Eğer varlık onun için zorunlu ise, o kendi zatı itibarıyla Hak olup Vacib-ül Vücut olan (varlığı kendi zatından zorunlu olan) varlıktır. O aynı zamanda kendisi gibi olmayan diğer varlıkları da var edip koruyandır.</p>
<p>Eğer o varlık kendi zatı itibarıyla vacip olmazsa, onun var olduğunu farz ettiğimize göre, onun kendi zatı itibarıyla mümteni (var olması zatı itibarıyla imkansız olan) olması düşünülemez. Aksine, onun zatına, var eden nedeninin olmaması şartı gibi bir şart ilave edilirse, mümteni bilgayr olur. Veya ona, var eden nedeninin varlığı şartı gibi bir şart ilave edilirse, vacip bilgayr olur. Eğer ona, ne var eden nedeninin varlığı, ne de yokluğu gibi bir şart ilave edilmezse, onun için sadece üçüncü bir durum kalır. O da imkan halidir. Dolayısıyla o kendi zatı itibarıyla, ne vacip ne de mümteni olur. Buna göre, var olan her bir varlık kendi zatı itibarıyla ya vacip olmalı, ya da mümkün olmalı.</p>
<p>Kendi zatı itibarıyla mümkün olan şey, kendi zatı itibarıyla var olamaz. Zira onun için mümkün olması itibarıyla varlığı yokluğundan daha evla (tercihli) değildir.</p>
<p>Bu durumda eğer bir taraf (varlık veya yokluk) onun için evla olmuşsa, bu onun kendi zatı dışından başka bir şeyin ona ilave edilmesi veya ilave edilmemesinden dolayıdır. O halde her mümkün-ül vücut olan şeyin varlığı kendi dışından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Bu arada eğer varlığı birbirine bağlı olan nedenler silsilesi bir doğrultuda sonsuza kadar uzayıp giderse, bu silsilede bulunan bütün fertler, kendi zatları itibarıyla mümkün olduklarından, onlardan oluşan topluluk da mümkün olup, ancak o topluluk dışında olan biri aracılığıyla vacip olabilir. Konuyu biraz daha açalım:</p>
<p>Fertlerinin tamamı mümkün olan bir topluluğun kendisi de mümkün olup, kendi fertleri dışında kalan bir nedeni gerektirir. Zira, ya o topluluk hiçbir nedeni gerektirmez, bu durumda o topluluğun kendi, zatında vacip olup mümkün olmaması gerekir. Bu nasıl olabilir? Oysa bir topluluk ancak kendi fertleriyle vacip olabilir. Onun fertlerinin tamamı ise mümkün-ül vücuttur.</p>
<p>Ve ya onu var eden neden fertlerinin tamamının birliktelik halidir. Bu da doğru değildir. Çünkü bu taktirde o topluluğun kendisi kendisinin ma&#8217;lulu (müsebbebi) olması gerekecektir. Yani, kendisi mümkün-ül vücut olduğu halde kendi kendisini var etmesi gerekecektir. Zira, onun fertlerinin tamamı, mümkün-ül vücut olduğunu farz ettiğimiz o topluluktan (tümelden) başka bir şey değildir. Fertlerinin tamamı da kendi zatında mümkün olup, her biri var olabilmesi için bir nedene muhtaçtır.</p>
<p>Ya da o topluluğun nedeninin fertlerinden bazılarının olduğunu söyleyeceğiz. Bu da doğru değildir. Çünkü, fertlerinin bazıları bu işe diğerlerinden daha evla değildir. Zira her bir ferdin kendisi ma&#8217;lul (müsebbep) olduğundan onun sebebi bu işe ondan daha evladır.</p>
<p>Ya da bu topluluk kendi dışından bir nedeni gerektirecektir. Zaten geri kalan tek alternatif de budur.</p>
<p>O halde bütün fertleri mümkün olan bir topluluk kendi dışında olan bir nedeni gerektirir ve o neden ilk olarak o topluluğun fertlerine ve fertleri aracılığıyla da o topluluğun kendisine neden olur. Aksi taktirde (yani, ilk önce bireyleri var etmezse), bundan bireylerin ona bir ihtiyacı olmadığı ortaya çıkar. Her bir topluluk da fertlerden meydana geldiğine göre; bu, o topluluğun da ona bir ihtiyacı olmadığı ve kendiliğinden meydana geldiği sonucunu doğurur. Bu ise muhaldir (imkansızdır).</p>
<p>Evet bir şey, bir topluluğun fertlerinden bir kısmına neden olur ve diğer kısmına neden olmayabilir. Ancak bu durumda o şey o topluluğun mutlak nedeni sayılmaz.&#8221;</p>
<p>Yani, bütün bireyleri müsebbep olan bir topluluk farz edilirse; o topluluğu var eden nedenin o bireylerin dışında olması ve onları teker teker yaratması gerekir. Eğer bireylerin bir kısmını yaratır ve geri kalan bölümü de ya ayrı bir neden tarafından ya da daha önce var edilen bireyler tarafından oluşturulursa bu, o nedenin topluluğun mutlak nedeni olmadığını gösterir. Oysa o nedenin o topluluğun mutlak nedeni olduğunu farz etmiştik. Kısacası bütün bireyleri müsebbep olan topluluğun meydana gelebilmesi için iki yol düşünülebilir:</p>
<p>a) Bütünün dışında olan bir neden, o bireylerin tamamını teker teker meydana getirir.</p>
<p>b) Bütün bireylerin dışında olan bir neden, o topluluğun bireylerinin bazılarını meydana getirir, diğer bazılarını da ya topluluğun dışında kalan ikinci bir neden, ya da önceden dış neden aracılığıyla meydana getirilen bireyler tarafından meydana getirilir. Her iki taktirde de bütün bireyleri müsebbep olan (mümkün olan) bir topluluğun var olabilmesi için müsebbep olmayan (mümkün olmayan) bir dış nedene, yani kendi zatından vacip olan bir nedene ihtiyacı olduğu sabit olur. Fakat şu var ki, ikinci olasılıkta o dış sebep o topluluğun mutlak nedeni sayılmaz.</p>
<p>&#8220;Demek ki, illetler (sebepler) ve ma&#8217;lullar (müsebbebler) zincirinden oluşan bir topluluğun içerisinde kendisi ma&#8217;lul (müsebbep) olmayan bir illet (sebep) vardır. Zorunlu olarak o illet o silsilenin ortasında değil başında olmalıdır. Zira ortasında olursa onun kendisi de ma&#8217;lul (müsebbep) olur. Oysa onun ma&#8217;lul (müsebbep) olmaması gerekir.</p>
<p>Sonuç: İster mütenahi olsun, ister gayri mütenahi birbirine bağlı illet (sebep) ve ma&#8217;lullar (müsebbep) zincirinde, kendi ma&#8217;lul (müsebbep) olmayan bir fert bulunmazsa, o zincir kendi fertleri dışında kalıp onların başında olan bir illeti gerektirir. Ve eğer onun fertleri arasında kendi ma&#8217;lul (müsebbep) olmayan bir fert bulunursa, zorunlu olarak o fert o zincirin başı olur. O halde her bir varlık zinciri zorunlu olarak kendi zatı itibarıyla Vacib-ül Vücut olan bir yaratıcıya dayanmaktadır.&#8221; [32]<br />
İkinci Delil:<br />
Sıddıkîn Metodu</p>
<p>İbn-i Sina&#8217;nın sıddıkîn delili diye adlandırdığı imkan metodunu, ünlü İranlı filozof Sadr-ül Müteallihin&#8217;in Vacib-ül Vücud&#8217;un ispatında doğru bir delil olarak kabullenmesiyle birlikte; onu sıddıkîn delili olarak görmediğini ve asıl sıddıkîn delilinin kendi ispat metodu olduğunu iddia ettiğini daha önce söylemiştik. Şimdi onun sıddıkîn delilini nasıl açıkladığını görelim. Ancak daha önce o delilin dayalı olduğu bazı felsefi ilkeleri bilmemiz gerekiyor:<br />
1. İlke: Vücudun (Varlığın) Asilliği İlkesi</p>
<p>Sadr-ül Müteallihin&#8217;e göre, gerçekte tahakkuk bulan şey vücuttur. Mahiyet ise bilaraz olarak vardır. Yani, vücut asıl mahiyet ise itibaridir. [33]</p>
<p>Bu ilkenin anlaşılır bir hale gelmesi için vücut ve mahiyetten neyin kastedildiğini açıklamak ve bu ilke hakkında biraz daha fazla bilgi vermek zorundayız.<br />
Vücut ve Mahiyet</p>
<p>Varlıklardan zihnimizde oluşan kavramlar iki kısımdır:</p>
<p>a) Bütün nesneleri kendi çemberi altına alan vücut (varlık) kelimesiyle ifade edilen kavram,</p>
<p>b) Bir şeyin hakikatini teşkil eden, asli unsurlarını belirleyen insan, ağaç, taş ve benzeri gibi, mahiyet kelimesiyle ifade olunan kavram. [34]</p>
<p>Mahiyetlerin kendi aralarında anlam bakımından farkları olduğu gibi, mahiyet kavramı ile varlık kavramı arasında da bir ayrılığın bulunduğu açıktır. Aşağıda zikredeceğimiz deliller konuyu pekiştirmektedir.</p>
<p>1- Eğer varlık kavramıyla mahiyetlerin (örneğin, insan kavramı) arasında bir ayrılık olmasaydı, o zaman örneğin, beşer ile insan kelimelerinde olduğu gibi, varlık ile insan kelimelerinin de eşit anlamlı olmaları gerekirdi. Yani &#8220;insan vardır&#8221; cümlesinin anlamının, &#8220;beşer insandır&#8221; cümlesinin anlamında olduğu gibi, &#8220;insan insandır&#8221; olması gerekirdi. Böyle olduğu takdirde de artık &#8220;insan vardır&#8221;, cümlesini ispatlamak için bir delile ihtiyaç duyulmaması gerekiyor. Çünkü &#8220;insan insandır&#8221; cümlesini ispatlamak için herhangi bir delile gerek yoktur. Halbuki insanın varlığını ispatlamak için delil gerekiyor. O halde bunlar eş anlamlı değildir. Zaten felsefede asırlardır süre gelen İdealizm-Realizm savaşı da bu yüzdendir. Örneğin, idealistler insanın insan oluşunu inkar etmiyorlar. Başka bir tabirle onlar mahiyetlerin kendileri olduğunu inkar etmiyorlar. Onlar mahiyetlerin var oluşunu inkar ediyorlar. Eğer bunlar arasında bir başkalık olmasaydı bu kadar ihtilaf söz konusu olmazdı.[35]</p>
<p>2- Varlık kelimesi yalnız bir anlam taşıyor. Buna karşılık mahiyetler çeşitli anlamlara sahiptirler. Bir anlamın bir çok ayrı anlamların özü olması imkansızdır.</p>
<p>Kavramlar aleminde aralarında ayrılık olduğunu gördüğümüz varlık ve mahiyetin objektif alemde aralarında herhangi bir ayrılık söz konusu değildir. Yani bir şeyin; örneğin, insanın varlığı ile mahiyetinin objektif alemde ayrı olmadığı açıktır.</p>
<p>Ayrıca varlık ile mahiyet arasında objektif alemde bir başkalık mevcut olursa, bundan şeylerin sonsuz varlık ve mahiyetlerden oluşması, sonuçta da hiçbir şeyin varolmaması sonucu ortaya çıkar. Zira bir nesnenin; örneğin, insanın objektif olarak varlığı ile mahiyeti başka başka gerçekler olduğu taktirde, onu oluşturan varlık ile mahiyetin kendileri de birer gerçek olduğu için, onların da birer varlık ve mahiyetten oluşması gerekiyor. Çünkü onlar da birer sınırlı nesnedir ve onların bunlara bir ayrıcalıkları yoktur.</p>
<p>Böyle olduğu taktirde de, o varlık ve mahiyetler de aynı işleme tabi tutulacaktır. Ve aynı şekilde bundan ona, ondan ötekisine, sonsuza kadar devam edecektir. Yani örneğin, insan sonsuz sayıda varlık ve mahiyetten meydana gelecektir. Bunun ise imkansız olduğu açıktır. Çünkü insanın yalnız bir zat olduğu, sonsuz varlıklar ve mahiyetler mecmuası olmadığı açıktır. Eğer böyle olsaydı hiçbir şey olamazdı. Çünkü tekile ulaşmayan çoğul olamaz. Çünkü çoğul, tekillerin toplamından başka bir şey değildir. Tekiller olmazsa çoğul da olamaz. Bileşimin parçaları olmazsa bileşim de olamaz.[36]</p>
<p>Yukarıdaki açıklama bizi şu sonuca ulaştırır: Şeylerden varlık ve mahiyet olmak üzere iki ayrı kavrama sahibiz. Onlar anlamca ayrı olmalarına rağmen, objektif olarak birdirler. Yani, her ikisi de ayrı ayrı gerçeklik teşkil eden başka başka objeler değildirler. İşte burada zihnimizde şu soru doğuyor: bunların her ikisi de objektif olmadıklarına göre, acaba bunlardan hangisi asıl (objektif) hangisi itibari (sübjektif) dir?</p>
<p>Sadr-ül Müteallihin&#8217;in geliştirdiği sıddıkîn delili, varlığın asaletini temel aldığı için, burada bizim onun ispatına değinmemiz gerekir. Varlığın asaletini savunanlar konunun ispatı için bir çok deliller getirmişlerdir. Biz sadece onlardan Sadr-ül Müteallihin&#8217;in kendisinin de kitaplarında değindiği delili nakledeceğiz:</p>
<p>Madem ki, ya varlık, ya da mahiyet asıl (objektif) olacaktır, onların her ikisini de objektiflikle karşılaştıralım. Burada mahiyetin objektif ve gayri objektif olmaya nispetle eşit olduğunu görüyoruz. Yani, mahiyet için hem objektif olma ve hem olmama mümkündür. Eğer zihin dışında var olursa, (var oluşu) objektif olur, zihin dışında var olmazsa da sübjektif olur.</p>
<p>Bir de varlığı ele alalım: &#8220;Varlık objektiflik ve gayri objektifliğe nispetle eşittir&#8221; demenin bir anlamı yoktur. Çünkü obje demek varlık, varlık demek obje demektir. Varlık objenin özüdür. Objeye &#8220;obje değildir&#8221; demenin hiçbir anlamı yoktur. Her şey onunla obje olur. Eğer bir nesneden varlık kaldırılırsa, yerinde yoktan, hiçten başka bir şey kalmaz. Öyleyse objektif olan varlıktır, mahiyet ise zihnin şeylerden elde ettiği sübjektif olan bir kavramdır. [37]<br />
2. İlke: Vücudun Vahdeti İlkesi</p>
<p>Varlıklarda gözlemlediğimiz bu çokluklar, bu ayrılıklar nereden kaynaklanmaktadır? Varlıklar arasında bir zıtlık, bir uyumsuzluk mu söz konusudur? Yoksa varlıklar arasında herhangi bir zıtlık ve uyumsuzluk olmaksızın, varlıkların şiddetlik, zayıflık derecesinden mi doğmaktadır? Örneğin, ışık, şiddetli ışık, zayıf ışık, orta ışık vs. gibi derecelere sahiptir. Bunlar arasındaki farklılığın zıtlıktan doğduğu söylenemez çünkü hepsi de ışıktır. &#8220;Biri ışık, diğeri ışık değildir&#8221; diyemeyiz. Bu farklılığın ışık ile gayri ışığın dışındaki başka bir şeyin karışımından doğduğu da iddia edilemez. Çünkü iki zıt şeyin birleşiminin imkansızlığına akıl açıkça hükmediyor. Geriye tek yol kalmıştır. O da bu ihtilafın ışığın kendisinden, yani taşıdığı şiddetlik ve zayıflıktan kaynaklandığıdır. Bütün varlıklar da aynen böyledir. Yani, varlıkları birbirinden ayıran onların sahip oldukları varlık dereceleridir. Onların hepsi varlıktır. Hiç birinde varlık dışı bir katışım söz konusu değildir. Zaten yukarıda ispatladığımız varlığın asaleti ilkesi gereğince varlık dışı bir gerçeklik yok ki, ikinci bir gerçeklik olarak varlığa eş olup ayrı bir gerçeklik meydana getirebilsin. O halde ışıkları birbirinden ayıran ışığın kendinden başka bir şey olmadığı ve onları birbirinden ayıran yalnızca ışığın dereceleri olduğu gibi, varlıkları birbirinden ayıran da varlığın kendisi ve derecelere ayrılmasıdır.</p>
<p>Ancak ariflerin vahdet-i vücut nazariyesini kabul etmeyen İslam filozoflarından bir grup (Meşşailer) varlıklardaki çokluğu onlar arasındaki zıtlık ve tabayüne bağlıyorlar. Onlara göre, varlıklar arasında hiçbir birlik ve iştirak söz konusu değildir. Zira eğer ariflerin dediği gibi, varlıklar arasında tam anlamıyla bir birlik söz konusu olsaydı, zihnimiz bir olan şeyden gerçek olarak addettiği bu kadar çeşitli kavramlar üretemezdi. Zihindeki gerçeği yansıtan kavramların çeşitliliği ve zıtlığı onların gösterdiği gerçek alemin de böyle olduğunu gösterir. O halde gerçek alemde bulunan varlıklar da tam anlamıyla birbirlerinden ayrı olup aralarında bir birlik söz konusu değildir.</p>
<p>Varlıktaki çokluğu, varlığın kendi arasındaki zıtlığa ve ayrılığa bağlayan bu tip filozoflar, konunun ispatına varlığın bileşim olmayışını (soyutluğunu) delil getirerek diyorlar ki; iki şey arasında herhangi bir birliğin oluşu söz konusu olursa, onların birbirinden ayrılması için birlik yönlerine ilaveten ayrıca ikiliklerini belirten imtiyaz yönlerinin de olması gerekir. Başka bir deyişle mâ bih-ül iştirakları ve mâ bih-ül imtiyazları olması şarttır. O halde onların her biri iki şeyin (iştirak ve imtiyaz yönlerinin) toplamından ibaret olur. Bu ise ancak bileşik olan şeylerde doğrudur. Soyut olan şeylerde değil. Varlık ise soyuttur. Yani bir varlık, biri varlık ve diğeri varlık olmayan başka bir şeyin bir araya gelmesinden oluşmamıştır. Öyleyse o iki şeyden (iştirak ve imtiyaz yönlerden) oluşmamıştır. Öyle olduğu için de, iki varlık arasında herhangi bir birlik, iştiraklik olamaz. Buna göre, gerçeklik alemindeki bu çokluk onların tam anlamda birbirlerinden ayrı olduğunu ve aralarında birlik sağlayacak bir ortak noktalarının olmadığını gösterir.</p>
<p>Fakat yukarıda işaret ettiğimiz varlık aleminde birlik olduğu halde çokluğun olduğu görüşünü ortaya koyan Sadr-ül Müteallihin, Meşşailer&#8217;in bu görüşünü cevaplarken her şeyden önce onların delillerini temellendirdikleri, bir ortak noktası bulunan iki şeyin birbirinden ayrılması için illa da onların iştirak yönüyle imtiyaz yönünün ayrı olması gerektiği ilkesinin doğru olmadığını ortaya koymuştur. Sadr-ül Müteallihin diyor ki, bu ilke ancak mahiyet türünden olan kavramlarda geçerlidir. Yani, bir cinste birleşen iki mahiyet kavramının bu iştirak yönlerine ilaveten imtiyaz yönleri de gereklidir. Ama birbirinden ayrı olan bazı şeylerde imtiyaz ve iştirak yönleri aynı olabilir. Örneğin, önce bahsettiğimiz ışık misalinde ışıkları birbirinden ayıran yine ışığın kendisidir. Veya hareketin süratlisi, yavaşı vardır. Bunları birleştiren nokta hareketin kendisi olduğu gibi, ayıran yönü de yine hareketin kendisidir. Çünkü bunlardaki ayrılık süratlilik ve yavaşlılık hallerinden doğar ki, bunlar da hareketin kendisinden başka bir şey değildir. Buna başka bir örnek olarak rakamları zikredebiliriz. Açıktır ki, rakamların basamakları gayri mütenahi bir çokluğa sahiptir. Fakat bunların ortak noktası rakamdan başka bir şey olmadığı gibi imtiyaz yönleri de yine rakamdır. Zira iki rakamından sonsuza kadar rakamların her basamağı birlerin toplamından başka bir şey değildir. O halde onların ortak noktası birlerin toplamından oluşmaktır. Onları ayıran da yine bir rakamının her bir basamakta ayrı bir şekilde tezahür etmesinden ibarettir. O halde onları birleştiren de bir rakamına sahip olmaktır, ayıran da.</p>
<p>Buna ilaveten varlıklar arasında bir birlik olmadığı takdirde, onların her birisi, aralarında hiçbir bağlantı olmayan kendi başına ayrı birer varlık olur. Halbuki onların arasında nedensellik bağlantısı gibi, inkar edilemeyecek köklü bağlantıların olduğunu biliyoruz. O halde varlıklar arasında birlik söz konusudur. Ve onları birbirinden ayıran özellik de yine varlığın kendinden yani, derecesinden gayri bir şey değildir. Sadr-ül Müteallihin bu nazariyesini ispatlamak için ayrı deliller de getiriyor. Bizim gayemiz ihtisar olduğundan onları zikretmiyoruz. İsteyen ilgili kitaplara müracaat edebilir. [38]<br />
3. İlke: Varlığın yokluğa, Yokluğun Varlığa Dönüşümünün İmkansızlığı İlkesi</p>
<p>Günlük yaşantımızda bir çok değişimlerle karşılaşıyoruz. Nesneler halden hale dönüşüyorlar; yok oluyorlar, var oluyorlar. Su kaynatıldığında buhara, odun yakıldığında küle, insan öldüğünde toprağa, yemek yenildiğinde kana, ete, kemiğe vs. dönüşüyor.</p>
<p>Öte yandan mahiyetler (içerikler) için varlık ve yokluğun aynı oranda olduğunu da biliyoruz. Mahiyetler (örneğin, insan), hem var hem de yok olabilir. Ama varlık için aynı şey düşünülebilir mi? Varlıkta herhangi bir değişim mümkün müdür? Cevap hayırdır. [39]</p>
<p>Zaten varlıktan başka bir şey yok ki, varlık ona dönüşsün. Şey hangi sıfata sahip olursa olsun, yine varlıktır.</p>
<p>Kısacası varlığın yokluğa, yokluğun da varlığa dönüşmesi mümkün değildir. Yani varlık var olması açısından yok, yokluk da yok olması açısından var olamaz. Böyle bir dönüşüm, iki karşıt şeyin (yokluk ve varlığın) birleşmesi demektir. Bu ise imkansızdır. Yanlış anlaşılmasın, varlık yokluğa dönüşemez demekten kastımız, var olan bir nesnenin artık asla yok olamayacağı değildir. Dünya böyle yok oluşlarla doludur. Bir şahıs bugün vardır, yarın yok olabilir. Vs.</p>
<p>Bundan kastımız şudur: Belirli şartlar altında var olan bir varlık, aynı şartlar korunduğu sürece yok olamaz. Ama o şartlar olmadığı taktirde yok olabilir. Örneğin, belirli su, hava ve zamanda, belirli bir köşede yeşeren bir ağacı düşünelim. Bahsettiğimiz bu ilkeye göre, o ağacın, o şartların olduğu ve başka gerekli şartları varsa, onların da korunduğu taktirde, o köşede var olmaması imkansızdır. Ama şartlardan herhangi birisi eksik olursa, o ağaç yok olabilir. Örneğin, bugün var olabilir ve yarın yok olabilir. Çünkü burada zaman şartı eksiktir. Veya bu köşede var olup başka bir köşede yok olabilir. Çünkü mekan şartı eksiktir. Burada yok olan gerçekte varlığın kendisi değildir. O varlık bulunduğu şartlar içinde her zaman vardır ve var olarak kalacaktır da. Ama şartlarından biri eksik olur ve başka şartlar söz konusu olursa, yok olabilir. Yani, bir varlığın yokluğu o varlığın yokluğa değişimi değildir. Yokluk nispîdir. O varlık bu şartlara nispeten vardır. Diğer şartlara nispeten ise yoktur. Daha açıkçası, dün var olan bir şeye, aynı anda dün yoktur diyemeyiz ama ona kolayca bugün yoktur diyebiliriz veya bu odada olan bir şeye aynı anda o odada yoktur diyemeyiz. Fakat diğer bir odada yoktur diyebiliriz.</p>
<p>Biz burada fizikçilerin sözünü tekrarlamak istemiyoruz. Bizim bu görüşümüz, onların görüşlerinden farklıdır. Fizikçilere göre, varlığın yok, yokluğun var olmasının imkansızlığı şöyledir: Yine varolan bir ağacı göz önünde bulunduralım. Bu ağaç asla yok olamaz. Çürüse de, toprak olsa da, bitki olup hayvanlara yem olsa da vs. yine yok olmamıştır. Çünkü onun maddesi mevcuttur. Nihayet şu var ki, bir suretten diğer bir surete, bir halden başka bir hale dönüşmüştür. Ama bu görüşte iddia olunan bu değildir. Bu görüşte varlıklara varolma şartlarının korunması şartı eklenerek şöyle deniyor: Belirli şartların varolmasını gerektiren bir varlık, o şartlar olduğu sürece yok olamaz, yokluğa dönüşemez. Yani, o varlık varolma şartları altında kendine yokluk denen bir hale dönüşemez. Zaten yokluk yoktur. Varlık ise neye dönüşürse dönüşsün vardır. Yokluk kavramı, varlıklar belli zaman veya mekan zarflarına nispet verildiğinde doğuyor. Bir varlık düne ve ya oraya nispeten vardır. Ama bu gün ve şuraya nispetle de yoktur. Yani yokluk nispîdir. [40]</p>
<p>Konu çok açık olmasına rağmen, insana karmaşık gibi görünüyor. Fakat insan biraz düşündüğünde konunun çok açık olduğunu görecektir. Ancak bu görüş iki önemli itirazla karşılaşmıştır:</p>
<p>a) Varlık yokluğa, yokluk da varlığa dönüşemeyeceğine göre, bundan varlığın ezeli olduğu anlamı çıkar. O halde her varlığın ezeli olması gerekiyor. O halde evrende tedricen meydana gelen hareketleri ve değişmeleri inkar etmeliyiz ve her şeyin ezeli ve ebedi olmasını kabul etmeliyiz. Böyle bir iddia oldukça komiktir.</p>
<p>Bu itiraz, savunulan görüşün iyice kavranmamasından doğmuştur. Bu görüşün savunucuları &#8220;varlık yok olamaz&#8221; derken amaçları her bir varlığın bulunduğu zaman ve diğer şartların onun varlığının bir parçası olduğudur. Onun için o varlık ikinci bir zaman veya başka şartlar altında yok sayılırsa bu onun yokluğa dönüştüğü anlamına gelmez. Onun yokluğu, zaman şartının eksikliğindendir. Başka bir tabirle, bir varlık bir zamanda var, diğer bir zamanda da yok sayılıyorsa; bu, onun yokluğa değişiminden kaynaklanmamaktadır. O varlık bulunduğu şartlar içinde vardır ve her zaman ona, o şartlara nispeten var denilecektir. O varlık yok sayıldığı zamanda ise var olma şartlarının olmayışından yoktur ve o zamanda o varlık yokluğa dönüşmemiştir. Aksine, o zamana nispeten önceden yok sayıldığı için yoktur. Öyle ise dünyada hareket ve değişim şeklinde meydana gelen yokluklar nispîdir. Biz de nispî yokluğu inkar etmediğimize göre dünyanın hareket ve değişimlerini inkar etmiyoruz.</p>
<p>b) &#8220;Varlık yok, yokluk var olamaz&#8221; diyorsunuz. Bu ilkeye göre, varlıkların bizatihi (kendiliğinden) var olmaları ve herhangi bir neden tarafından meydana getirilmemeleri gerekir. Öte yandan varlığı asıl, mahiyeti ise itibari saydığınız için, vacip bizatihlik ve mümkünlük, illet (sebeplik) ve ma&#8217;lulluk (müsebbeplik), kadimlik ve hadislik, sabitlik ve değişimlilik kelimelerinin ifade ettiği özelliklerin varlığın kendisine ait olması gerekiyor. Siz varlığın yok olamayacağını kabul ettiğinize göre, artık bunların hiçbir anlamı kalmıyor. Yani, varlığa var olmanın zorunlu olduğunu demek, illet (sebep) olmak ve ma&#8217;lul (müsebbep) olmamak, hadis olmamak, herhangi bir değişime uğramamak ve mümkün-ül vücut olmamak demektir. Bu, günlük yaşantımızdaki deney ve gözlemlerimize ters düşmekle beraber (çünkü her an için varlıklarda değişimin meydana geldiğini ve birbirlerine etki ettiklerini görmekteyiz), bu iddiada bulunanların kendi görüşleriyle de çelişmektedir. Çünkü onlar Hak Teala&#8217;dan başka her şeyin mümkün-ül vücut olup vacip bilgayr olduğunu savunuyorlar. Halbuki bu görüşleri gereği varlıklar bizatihi (kendinden) var olmalıdırlar.</p>
<p>Bu itirazla önceki itiraz farklıdır. Önceki itirazda bu görüşün varlığın ezeli ve ebedi oluşunu gerektirdiği ve onun da evrende hareket ve değişimi inkar etmek olduğu iddia ediliyordu. Bu itirazda ise, varlığın vacip bizatihliği gerektirdiği, bunun da batıllığının açık olmasıyla birlikte, kendileriyle çelişkiye düştükleri savunuluyor. Yani, bu itirazcılara göre bu görüş iki yanlış sonuç doğuruyor: 1- Varlıklar ezelidirler. 2- Varlıklar vacip bizatihtirler. Ezeli olmakla vacip bizatihi olmak aynı şeyler değildir. Çünkü her ezeli varlığın vacip bizatihi olması gerekmez. Bir varlığın ezeli olduğu halde vacip bizatihi olmaması mümkündür. Faraza elektriğin ve onun aydınlattığı bir lambanın ezeli olduğunu düşünelim. Bu durumda o aydınlık da ezeli olur. Fakat vacip bizatihi değildir. Çünkü elektriğe bağımlıdır, varlığını elektrikten almaktadır.</p>
<p>Filozoflara göre alem, bu türden bir varlıktır. Yani ezelidir, ama vacip bizatihi değildir. Ama her bizatihi vacip aynı zamanda ezelidir. Örneğin, Allah hem vacip bizatihi, hem de ezelidir. Çünkü vacip bizatihi olan bir varlığın hadis (sonradan meydana gelmesi) olması düşünülemez.</p>
<p>Bu itiraza cevaben deriz ki: Evet bizim bu görüşümüz, varlıkların vacip bizatihi olmasını gerektiriyor. Ama şunu bilmeliyiz ki, vacip bizatihlik mantıksal vacip bizatihlik ve felsefi vacip bizatihlik olmak üzere iki kısma ayrılır:</p>
<p>a) İmkanı zatının karşıtı olup hiçbir varlığa dayanmadan varlığı açısından bizatihi vacip olan ezeli ve ebedi şey.</p>
<p>b) Var oluşunun keyfiyetine bakmadan belirli bir konuyu göz önüne aldığımızda, falan belirli konuya nispetle bizatihi zaruri olan şey. Örneğin, &#8220;insan hayvandır (canlıdır)&#8221; dendiğinde insanın hayvan oluşu bizatihi vaciptir. Yani insan, insan olduğu sürece aynı zamanda bizatihi hayvandır. Fakat acaba insanın varolma keyfiyeti vacip bizatihlik midir? Yani, insan zaten mi vardır. Yoksa onun dışında olan diğer bir neden tarafından mı yaratılmış? Bu vacip bizatihlik onu göstermemektedir. İşte biz de varlıklarda böyle bir vacipliğin olduğunu söylüyoruz. Yani biz diyoruz ki; varlık, var olduğu sürece varolma haysiyetinden yok olamaz; ama acaba onun kendisi bizatihi mi var olmuş, yoksa başka bir şeyin aracılığıyla mı var olmuş, bu başka bir konudur. Öyle ise bizim bu görüşümüzün varlıkların mümkünlüğü ile bir çelişkisi yoktur. Ve onlarda da nedensellik kanunu geçerlidir.[41]<br />
4. İlke: Salt Varlığın Kamilliği İlkesi</p>
<p>Varlık, nicelik ve nitelik açısından (zaman, mekan, sıfat gibi haysiyet ve cihetlerden) ayrı olarak göz önünde tutulursa sonsuzluk, mutlaklık, kamillik ve azamet ile eşittir. Varlıkta gördüğümüz noksanlık, muhtaç olma, imkanlık ve tahsislik gibi kayıt belirten sıfatlar varlıktan değil yokluktan doğmaktadır.</p>
<p>Bir varlık sınırlı ve sonlu olduğu için bunlarla sıfatlandırılmaktadır. Salt varlık yokluğun tam karşıtı olduğuna göre, yokluğun özelliklerinden uzaktır. Yani onda noksanlık, zayıflık, sınırlılık diye bir şey yoktur. Salt varlık kamil, mutlak ve sonsuz olup, azamet ve celal sahibidir. [42]<br />
5. İlke: Varlıklardaki Yokluk, Noksanlık, Zayıflık Gibi Sıfatların Varlığın Ma&#8217;lul (Müsebbep) Oluşundan Kaynaklandığı İlkesi</p>
<p>Eğer bir varlık yok oluyor ve onda herhangi bir eksiklik ve zayıflık gibi mutlak kemal ile bağdaşmayan bir sıfat saptanırsa, bu onun ma&#8217;lul (müsebbep) oluşundan kaynaklanmaktadır. Yani ma&#8217;luliyetlik, noksanlık, zayıflık sonluluk demektir. Çünkü ma&#8217;lul (müsebbep) olan bir varlık illetinden (sebebinden) sonra olduğu için noksan, zayıf ve sonludur. Ma&#8217;lul (müsebbep) olan bir varlıktan mutlak kemal beklenemez. Çünkü ma&#8217;lul (müsebbep) demek, zayıf olmak ve illetten (sebepten) geride olmak demektir. Bu da noksanlık sonluluk, zayıflık demektir. [43]</p>
<p>Buraya kadar sıddıkîn delilinin temelini oluşturan felsefi ilkeleri anlatmaya çalıştık. Şimdi Sadr-ül Müteallihin&#8217;in kendi delilini nasıl açıkladığını görelim.<br />
Sıddıkîn Metodunun Takriri</p>
<p>Varlığın kendisi gerçekten vardır, objektiftir (birinci ilkede ispatlandı). Varlık, varlık haysiyetinden yok olamaz. Başka bir deyimle; varlık, var olmakta hiçbir şartla şartlanmış ve kayıtlanmış değildir. Varlık, varlık olduğu için vardır, başka bir şeyin şartıyla değil. Tek kelime ile varlık, varlığında hiçbir şeyle şartlanmış değildir (üçüncü ilkede ispatlandı). Öte yandan biliyoruz ki, noksanlık, sınırlılık ve zayıflığın karşıtı olan azamet, istiğnalık, sonsuzluk gibi sıfatlar varlıkta birleşiyor. Yani varlıktan başka bir şey değildir (dördüncü ilkede ispatlandı). Buna dayanarak şu sonuca varıyoruz ki, salt varlık, vacip bizatihlikle eşittir.</p>
<p>Sonuç: Varlık, harici şart ve kayıtlardan ayrı olduğu takdirde (salt olarak) zatı Vacib-ül Vücut&#8217;a eşittir.</p>
<p>Öte yandan bu alemdeki varlıkları incelediğimizde görüyoruz ki, onlar bazen yokluğu kabul ediyorlar. Onlar varlıklarında şartlanmışlardır. Onlar bir gün var, bir gün yokturlar. Burada var, orada yokturlar, eksiktirler, sınırlıdırlar muhtaçtırlar&#8230; bütün bunlara bakarak diyoruz ki; öyle ise bu alem, yokluğu kabul etmeyen varlığın kendisi değildir. Aksine bunlar onun aracılığıyla var olup, onsuz hiç sayılırlar.</p>
<p>Görüldüğü gibi Sadr-ül Müteallihin&#8217;in oldukça tutarlı olan bu delilinde Hak Teala&#8217;nın ispatı için, salt varlığın kendisinden başka hiçbir şahid getirilmemiştir. Onun için de burada İbn-i Sina&#8217;nın delilini sağlamlaştıran devir ve teselsülün iptaline değinmeye gerek yoktur.</p>
<p>İbn-i Sina ilk önce evrenin mümkün olduğunu ispatladığı ve alemin imkan özelliğini aracı kılarak Vacib-ül Vücut&#8217;un varlığını ispatladığı için mümkünlerin devir ve teselsül ile var olmayacaklarını ispatlamak zorundaydı. Ama bu delilde ilk önce Hak Teala&#8217;nın varlığı belirlendiği ve daha sonra da mümkünlerin O&#8217;nun tarafından yaratıldığı sonucuna varıldığı için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir.<br />
Üçüncü Delil:<br />
Farabi&#8217;nin Delili</p>
<p>İkinci Muallim lakabını alan Türk asıllı büyük İslam filozofu Farabi, &#8220;Fusus- ül Hikem&#8221; adlı eserinde Allah&#8217;ın varlığını, sınırlı varlıkların, varlığın özü olmadıkları ve var olabilmeleri için varlığın özü olan bir varlığa muhtaç olduklarını, onun da Hak Teala&#8217;nın kendisi olduğu ilkesine dayanarak ispatlamaktadır. O şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Çevremizde bulunan nesnelerin her birisi mahiyet ve hüviyet (varlık) diye iki hususiyetten oluşmaktadır. Onun mahiyeti, varlığının özü olmadığı gibi, varlık onun mahiyetinin bir parçası da değildir. Çünkü örneğin, insanın mahiyeti varlığının özü olsaydı, o zaman insanın mahiyetini kavramak onun varlığını kavramak demek olurdu. Sonuçta insanın mahiyeti kavrandığı takdirde insanın varlığı da kavranmış olurdu, böylece onun var olduğu sonucuna varılırdı. Kısacası her mahiyeti kavramak, onun var olduğunu tasdik edip, inanmayı gerektirirdi. Yani, eğer gördüğümüz şu sınırlı nesnelerin mahiyeti objektif varlığın özü olsaydı, onların her birisinin mahiyetinin ne olduğunu kavramak, onların var olduğuna inanmayı gerektirirdi. Çünkü objektif varlığı bilmek ona inanmak demektir. Oysa gerçek böyle değildir. Aksine, bu nesnelerin bir çoğunun mahiyetinin ne olduğunu bildiğimiz halde onların var olup olmadıklarında şüphe ediyor ve varlıklarının ispatı için delil istiyoruz. Bu onların varlığın özü olmadığını gösterir.</p>
<p>Varlık bu nesnelerin mahiyetlerinin bir parçası da değildir. Aksi takdirde varlık onların zatlarının mukavvimi (mahiyetlerini meydana getiren bir parçası) olurdu. O zaman varlığı kavramaksızın o nesnenin mahiyetini kamil olarak kavramak mümkün olamazdı. Ve varlığı vehmen olsa bile mahiyetten ayırmak mümkün olamazdı. Varlığın, örneğin, insana nispeti, cismiyet ve hayvaniyetin (canlılığın) nispeti gibi olurdu. Bu durumda nasıl ki, insanı kavrayan birisi, cisim ve hayvanı bildiği takdirde onun cisim ve hayvan olduğundan şüphe etmiyorsa, onun var olduğundan da şüphe etmezdi. Oysa böyle değildir. İnsanı kavradığı halde onu duyularıyla algılamaz veya varlığına başka bir delil olmazsa, onun varlığından şüphe edebilir. O halde varlık şu açıkladığımız varlıkların (sınırlı varlıkların) mahiyetlerinin bir parçası değildir. Aksine, onların dış neden vasıtasıyla verilen arazlarından (ilineklerinden) dır.</p>
<p>Arız olan her şey, ya o şeyin kendisine bizzat kendi zati sebebiyle arız olup lazım olacaktır ya da başka bir neden vasıtasıyla arız olacaktır. Varlığı olmayan bir şeye, varlıkta ona tabi olan bir şeyin arız olup lazım olması imkansızdır. O halde mahiyet var olmadıkça var olan bir şeyin ona arız olup lazım gelmesi imkansızdır. Varlık ise ancak var olduktan sonra ona lazım geldiğinden, mahiyetin kendi varlığından önce var olması lazım gelir. Yani, varlık mahiyete kendi zatından arız olan bir şey olursa, mahiyetin bu varlıktan önce var olması gerekir ki, varlık ona arız olabilsin. Oysa, mahiyetin kendisi de bu varlığın arız olmasıyla var olmaktadır. O halde mahiyet henüz varlık kazanmadan önce varolmalıdır ki, varlık ona arız olabilsin. Bu ise imkansızdır.</p>
<p>Sonuç: Varlık, mahiyete kendi zatından arız olamaz. Çünkü bir şeye var olduktan sonra arız olan ona kendi zatından arız olamaz ve ancak var olduktan sonra ona arız olur. Zira bir şeyi gerekli kılan şey, ona tabi olup lazım olan şeyin sebebidir. Sebep ise ancak kendisi vacip olduktan sonra (var olduktan sonra) müsebbebini vacip kılar (var eder) varlıktan önce ise bir vücup (var olma) söz konusu olamaz. O halde varlık, asla varlığı mahiyetinden ayrı olan bir şeyin mahiyetinin gerektirdiği bir şey olamaz.</p>
<p>Demek ki, varlığın kaynaklandığı sebep mahiyetten başka bir şeydir. Çünkü her arız olan şey, ya arız olunan şeyin kendi zatından kaynaklanır, ya da ayrı bir etkene bağlı olur. Var olmak da varlığın özü olmayan bir mahiyetin kendi zatından kaynaklanarak arız olmayacağına göre, varlık ona başka sebeple arız olacaktır.</p>
<p>Sonuç: Varlığı mahiyetinin özü veya bir parçası olmayan her şeyin varlığı ayrı bir etkenden kaynaklanmaktadır ve zorunlu olarak bunun, varlığının haricinde mahiyeti olmayan bir yerde son bulması gerekir. Yani, varlığın dışında bir mahiyete sahip olan bu nesnelerin varlığının, varlığın dışında bir mahiyeti olmayan bir nedenden kaynaklanması zorunludur. Aksi takdirde var olmazlar. O ise Allah Teala&#8217;dır.&#8221; [44]</p>
<p>Görüldüğü üzere, Farabi&#8217;nin Allah&#8217;ın varlığını ispatladığı bu metodu, İbn-i Sina&#8217;nın imkan metoduna benzer bir metottur ve biz bu bölümde bu büyük filozofun da sözlerini aktarmış olalım diye onun bu metodunu naklettik.<br />
Dördüncü Delil:<br />
Burhan-ı Nezm</p>
<p>Burhan-ı Nezm Yüce Allah&#8217;ın varlığını ispat eden en sade ve açık delillerden biridir. Bu delil iki mukaddimeden (önermeden) oluşmuştur.</p>
<p>a) Evren düzenli mecmuayı oluşturmaktadır.</p>
<p>b) Her düzenli mecmuanın mutlaka bir düzenleyeni vardır.</p>
<p>Sonuç: Fevkalâde düzeni ile akılları hayran bırakan bu evrenin mutlaka bir düzenleyeni vardır.</p>
<p>Bu burhanı kavramak için belli bir felsefi kariyere sahip olmak gerekmez. En basit insanlar bile, bu burhanın farkındadır. Aslında günlük yaşantı bu burhan üzerine kuruludur.</p>
<p>Fakat yine de biz ilmi bir istidlal metodu olarak, ilk önce bu burhanda geçen düzenden neyin kastedildiğini sonra da burhanda kullanılan iki önermeyi kısaca açıklayacağız.<br />
Düzenin Tarifi</p>
<p>Düzeni şöyle tarif edebiliriz: Birbirinden farklı cüzlerin (parçaların), belli bir hedefi temin edecek şekilde, özel bir nicelik ve nitelikle bir araya getirilip birbirleriyle uyumlu olacak şekilde aralarında bağlantı kurulmasına düzen denir.</p>
<p>Örneğin, saat ve araba düzenli birer mecmuadır. Zira onlarda, belli bir hedefi temin etmek gayesiyle her biri özel nicelik ve niteliklere sahip olan parçacıklar, birbirleriyle uyumlu olup, uyumlu çalışacak şekilde bir araya getirilmiş ve düzenli bir mecmuayı oluşturacak şekilde aralarında bağlantı kurulmuştur.<br />
Birinci Mukaddimenin (Önermenin) Açıklaması</p>
<p>Evrenin düzenli mecmualardan oluştuğundan şüphe etmek mümkün değildir. Yüce Allah&#8217;ın varlığını inkar edenler dahi, evrenin akılları hayran bırakan fevkalâde bir düzene sahip olduğunu kabul etmektedirler. Aslında pozitif bilimlerin işi de bu gerçekleri bulup; keşfetmektir. Bilim ilerledikçe her gün, tabiat düzeninden akılları hayran bırakan yeni bir sahne ortaya çıkmaktadır. İster Allah Teala&#8217;nın varlığını kabul etsin, ister etmesin her bilgin bu kainata akılları hayran bırakan çok mükemmel ve şaşırtıcı bir düzenin hakim olduğunu itiraf etmektedir. Evrendeki mükemmel düzeni kavramak için, illa da bilgin olmak gerekmez. En basit insanlar bile, ilk bakışta bu üstün düzeni görmektedir. Çok karışık yapıya sahip olan vücudumuzun en küçük hücrelerinden tutun da, bedenin uzuvlarından her biri (kalp, beyin, damarlar, sinir&#8230;), kainattaki gezegenler ve bilip tanıdığımız yere kadar her şey çok dakik ve mükemmel bir düzeni izlemektedir.<br />
İkinci Mukaddimenin (Önermenin) Açıklaması</p>
<p>Düzen burhanının ikinci mukaddimesi açık olup, herkes tarafından kabul edilmektedir. Gerçekte biz her gün ondan yararlanmaktayız.</p>
<p>Ne zaman, güzel yapılı bir binayı görsek; kendi-kendimize: &#8220;Mutlaka bunun projesini ihtisas sahibi bir mühendis çizmiş, usta bir mimar da onu icra etmiştir&#8221; deriz.</p>
<p>Ne zaman, &#8220;Nehc-ül Belağa&#8221;, &#8220;Safahat&#8221; ve &#8220;Mesnevi&#8221; kitaplarını okursak, onların çok yüksek fesahat, belâgat, hikmet, marifet ve ilim sahibi bir kimselerin eserleri olduğunu anlarız.</p>
<p>Acaba bu ve buna benzer binlerce yerde bunların tesadüf ve rastlantı sonucu ortaya çıktığını, bu konularda hiçbir bilgisi ve becerisi olmayan birinin yaptığı ihtimalini vermek mümkün müdür?</p>
<p>Acaba önümüzdeki bir bilgisayarda çok dakik ve derin ilmi konuların düzenli ve doğru bir şekilde yazıldığını gördüğümüzde; acaba bu dakik ve derin ilmi konuların, bilgisiz küçük bir çocuğun bilgisayarın düğmeleriyle oynarken, tesadüf eseri yazıldığı ihtimalini vermemiz mümkün müdür?</p>
<p>Öyleyse, sizin de bizim de bildiğimiz gibi, her düzenin bir düzenleyeni (her resmin bir ressamı) vardır.</p>
<p>Yer, gök, onlarda bulunan her bir varlık ve insandaki bütün olgulardan her biri doğru bir bakışla hep yüce bir varlığın birer nişanesidir. Her biri kendine has özgünlükle gönül yelkovanını her zaman ve her mekanda varlık aleminin merkezi olan o maksada doğru yönlendirmektedir.</p>
<p>Elinizdeki bu kitap bir nişanedir; bu kitabı okuduğunuzda, onun ilmi olan bir yazar tarafından belli bir hedef için yazıldığını anlıyorsunuz. Bu kitabın bir takım şuursuz maddi etki ve tepkiler soncu ortaya çıktığını ve hedefli bir yazarının olmadığını hiç aklınızın ucundan bile geçirebilir misiniz?</p>
<p>Bir madende meydana gelen bir patlama sonucu küçük parçacıkların harf şeklini aldığını ve kağıt parçalarıyla tesadüfi bir çarpışmayla yazılar oluştuğunu, daha sonra da başka bir tesadüfle düzenlenip ciltlendiğini ve böylece onlarca ciltlik bir ansiklopedinin oluştuğunu düşünmek saçma değil mi?</p>
<p>Bu kadar tanınmış ve tanınmamış esrar ve hikmetleriyle bu büyük evrenin oluşumunun açıklanmasında tesadüfün rol oynadığını kabul etmek bu düşünceden binlerce kat daha saçmadır!</p>
<p>Evet, her hedefli düzen, hedefli bir düzenleyicinin belirtisidir. Bu geniş evrenin neresine bakılırsa bakılsın, hikmetli bir yaratıcının onu yarattığını ve sürekli olarak da onu yönettiğini görmekteyiz.</p>
<p>Bahçedeki toprak ve gübre arasından çıkan gül dalının rengarenk görünümü ve küçücük bir taneden oluşmuş olan ve her yıl çok miktarda güzel kokulu, tatlı elmalar veren bir elma ağacı ve çeşitli özellik, değişik şekilleriyle diğer bütün ağaçlar&#8230;hep O&#8217;nun nişaneleridir.</p>
<p>Yine bir gül dalında öten bülbül, yumurtadan henüz çıkmış olan yiyecek bulmak için gagasını yere vuran civciv, yeni dünyaya gelmiş olan kuzu ve yeni doğan bebeği için annenin memesinde oluşan uyumlu süt vs. hep O&#8217;nun nişaneleridir.</p>
<p>Bir de, yeni doğan bebekle annenin memesinde oluşan süt arasında zamandaşlık ve nitelik açısından ne de şaşırtıcı bir uyum vardır!</p>
<p>Her yıl yumurta bırakmak için, önceden gidip görmediği kilometrelerce bir yolu şaşmadan kat eden balıklar, yığınlarca bitkiler arasındaki yuvalarını tanıyan ve hatta bir kez bile yanlışlıkla başka bir yuvaya gitmeyen su kuşları, her sabah güzel kokulu güllerden malzeme toplamak üzere kovanlarından çıkıp uzun yolları kat ettikten sonra akşamleyin kovalarına geri dönen bal arıları vs. hep O&#8217;nun nişanelerindendir.</p>
<p>Hayret verici nokta şu ki; seçkin bir varlık olan insanın yararlanması için, hem bal arıları, hem de süt veren inekler ve koyunlar ihtiyaçlarından kat kat fazla bal ve süt üretmekteler!</p>
<p>Ama bütün bu nimetlerin karşısında şükretmesi gerektiği halde nankörlük eden insan, tanıdığı velinimetini tanımazlıktan gelir ve O&#8217;nun hakkında tartışıp cedel etmeye başlar!</p>
<p>Evet, biz ilahi nişaneleri saymakla bitiremeyiz. Yazmakla sonuna varamayız. Gerçi bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ve dünyadaki bütün denizler mürekkep olsa, yer yüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, bütün insan ve cin bireyleri de yazıcı olsa, dünya durdukça yazmaya devam etseler, mevcut denizlerin suyunu bitirip onun yedi katı yeni mürekkebi tüketseler bile. &#8220;Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa, yine de Allah&#8217;ın kelimeleri (nişaneleri) bitmez. Doğrusu Allah güçlüdür, Hâkimdir.&#8221; [45]</p>
<p>Peki asırlar boyunca binlerce bilgininin henüz inceliklerine varamadıkları, insanı hayrete düşüren bu sistemin ve düzenin kurucusu kimdir?</p>
<p>Bu, alemin hikmetli tedbir, sonsuz ilim ve hikmet sahibi bir müdebbir tarafından yönetildiğini göstermiyor mu?</p>
<p>&#8220;İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?!&#8221; [46] &#8220;Hiç Allah&#8217;ın varlığında şüphe mi olur? Oysa gökleri ve yeri var edip açan O&#8217;dur.&#8221; [47]<br />
Birkaç Önemli Nükte</p>
<p>1- Düzeni var edenin (düzenleyicinin) hikmet ve kudreti, var ettiği düzenle orantılıdır. Dolayısıyla söz konusu düzen ne kadar dakik ve hesaplı olursa bu, onu var edenin o kadar fazla hikmet, ilim ve kudret sahibi olduğunu kanıtlar.</p>
<p>2- Düzen burhanında kainatta baştan-başa bir düzen ve dengenin olduğunu ispatlamaya gerek yoktur. Yani kainatın her yerinin, belirli bir düzene sahip olduğunu kanıtlamak gerekmez. Sadece kainatta akıl almaz dakik düzenlerin var olduğunu kabullenmemiz yeterlidir.</p>
<p>Başka bir deyimle; bizim bildiğimiz düzenlerden, hakim ve güçlü bir düzenleyicinin varlığını anlarız. Kainatın bilmediğimiz kısımlarında, düzen olsun veya olmasın bizim burhanımızı etkilemez. Kainatta bilip kabul ettiğimiz, düzenlerin bir düzenleyiciye kesinlikle ihtiyacı vardır. İster cihanda sadece bu düzenler var olsun, isterse bunların dışında başka düzenler de olsun veya olmasın, bunun bizim kanıtlamaya çalıştığımız şeye etkisi yoktur.</p>
<p>3- Burhan-ı Nezm, &#8220;Kainat, aklı olmayan, şuursuz tabiatın sonucudur. Atomların birbirine karşı şuursuz hareketinden doğan etki ve tepki sonucu var olmuştur&#8221; düşüncesini savunanların sözlerini reddeder.</p>
<p>4- Pozitif bilimler ilerledikçe, tabiattaki yeni düzenleri ortaya çıkarmaktadır. Bu da düzen delilini daha kalıcı ve sağlam kılmaktadır. Zira tabiatın sırlarını çözen her yeni buluş, Allah&#8217;ın varlığını kanıtlamak için, yeni bir delili bilginlerin hizmetine sunmaktadır.</p>
<p>Ünlü astrolog Hearşel şöyle der:</p>
<p>&#8220;Bilim ilerledikçe, ezeli ve ebedi olan Allah&#8217;ın varlığını ispatlamak için, daha güçlü deliller ele gelmektedir.&#8221;[48]</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim varlık alemini baştan başa Hak Teala&#8217;nın ayet ve nişanesi kabul edip insanları onun akılları hayran bırakan düzenin üzerinde tedebbür ederek, Allah&#8217;tan gayri bir ilahın olmadığı, O&#8217;nun benzeri ve ortağı olmadığını kavramaya davet ediyor.</p>
<p>Biz kitabımızın Allah Teala&#8217;nın varlığını ispat bölümünün başında bu gibi ayet ve hadislerin bazılarına işaret ettik. Ayrıca bazı alimlerin bu konudaki açıklamalarına da yer verdik.</p>
<p>Ancak burada da teberrük kastıyla birkaç ayetle Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;ın ashabından Mufazzal&#8217;a tevhid hakkında inşa buyurduğu çok derin marifeti içeren, onlarca sayfadan oluşan uzun açıklamasından kısa bir bölüme işaret ederek bu bahsi bitirmeye çalışacağız.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ayetler vardır.&#8221;[49]</p>
<p>&#8220;Yaratılışınızda ve (Allah&#8217;ın) yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.&#8221;[50]</p>
<p>&#8220;Şüphesiz yerin ve göklerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardarda gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah&#8217;ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah&#8217;ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.&#8221; [51]</p>
<p>&#8220;Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Artık görmüyor musunuz?[52]</p>
<p>Hz. İmam Sadık (a.s), Mescid-ün Nebi&#8217;de Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;in kabri şerifi başında zamanın ateistleri olan Ebu-l Avca ve arkadaşlarının evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı ve kendiliğinden oluştuğuna dair konuşmalarını duyup da üzülen ashabından Mufazzal&#8217;a, Allah Teala&#8217;nın varlığını ve sıfatlarını ispat eden ve yaratılış alemindeki hikmetleri içeren, yüksek marifetlerle dolu uzun bir açıklamada bulunup yazdırmıştır. İşte o açıklamanın bazı bölümleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;Ey Mufazzal! Bu şüpheciler, yaratılıştaki sebep ve hikmetleri bilmemekteler. Akılları, Allah Teala&#8217;nın karada ve denizde, ovada ve dağda yaratmış olduğu çeşitli varlıkların hikmet ve nedenlerini düşünüp anlamaktan aciz kalmıştır. Böylece kendi ilimlerinin eksikliğinden inkarcılığa, basiretlerinin azlığından da yalanlama ve inatçılığa gitmişlerdir. Hatta eşyanın yaratılışını inkar edip, onların, hikmet ve ilim sahibi bir müdebbir ve yaratıcının tedbiri ve taktiri olmadan kendiliğinden oluştuğunu iddia etmeye başlamışlardır. Onların bu sapıklıklarındaki durumu, aynen o kör insanların durumuna benzer ki, en üstün ve güzel bir düzenle kurulmuş olup, en güzel ve pahalı yaygılarla döşenmiş olan, içerisinde ihtiyaç duyulan zorunlu her türlü yemek ve içeceklerin hazırlandığı ve her şeyin en üstün bir tedbir ve düzenle yerli yerinde konup düzenlenmiş olduğu bir binaya girerler. Sonra gözleri kapalı olarak onun içerisinde sağa, sola öne ve arkaya giderek, odalarını dolaşmaya başlarlar. Ama ne o binanın kendisini, ne de içerisinde hazırlanan o nimetleri görürler. Bu arada biri, gerekli bir ihtiyaç için hazırlanıp, gerekli yerine konan bir nesneyi bulur. Fakat onun ne için hazırlandığını, hikmetinin ne olduğunu ve niçin oraya konmuş olduğunu bilmez. Bu yüzden sinirlenip rahatsız olur ve o binanın eksikliğinden söz edip yapanını ayıplamaya başlar. İşte yaratılışı ve ondaki hikmet ve tedbiri inkar edenlerin durumu budur. Onların zihni, eşyadaki, hikmet ve sebepleri anlamaktan aciz kaldığı için, bu alemde şaşkın şaşkın gezip, onda olan üstün hikmet, yüce sanat ve güzel düzeni kavrayamıyorlar. Bazen bir şeyi buluyorlar, ancak ondaki hikmeti, niçin öyle olduğunu ve neye yaradığını bilmediklerinden, hemen ayıplamaya koyulup onun hatalı ve hedefsiz olduğunu öne sürüyorlar&#8230;</p>
<p>Ey Mufazzal! Allah Teala&#8217;nın varlığına ilk delil, bu alem ve onun parçalarının arasında olan nizam ve düzendir. Eğer sen iyice teemmül etsen ve aklınla iyice incelemeye tabi tutsan, bu alemin, kulların bütün ihtiyaçlarının içinde hazırlanmış olduğu kurulu bir ev gibi olduğunu görürsün. Şu yücelen gök bir evin tavanı gibidir, yayılmış olan bu yer evdeki yaygı yerindedir, şu dizilmiş yıldızlar, evdeki lambalar mesabesindedir ve onda gizlenen maden ve cevherler, saklanan hazineler yerindedir. Ondaki her şeyin bir sebep ve hikmeti olup, her şey kendi işini görmekle meşguldür. İnsan ise, o evin mülkiyeti ve kullanma yetkisi kendine devredilen kimsedir. Çeşitli bitkileri ve meyveleri onun ihtiyacını karşılamak için hazırlanmıştır. Türlü türlü hayvanlar ona yarar sağlamak için çalışmaktadır. İşte bu, alemin taktir, hikmet ve uygun düzen üzere yaratılmış olduğuna, yaratıcısının birliğine ve onun bu düzeni kurduğuna delalet eden en açık delildir&#8230;..</p>
<p>Ey Mufazzal! Bedenin organları ve onlardan her birinin belli bir ihtiyacı karşılamak için yaratıldığı üzerinde düşün. Eller çalışmak için, ayaklar hareket için, gözler yol bulmak için, ağız gıda almak için, mide yemeği hazmetmek için, ciğer ayıklama için, bedendeki çıkış yolları artıkları atmak için, bedendeki depolar depolayıp saklamak için, tenasül aleti nesli devam ettirmek içindir. Bütün organlar böyledir. Eğer dikkatlice teemmül edip aklını çalıştırsan, onlardan her birinin hikmet ve doğru bir gaye için yaratılmış olduğunu görürsün&#8230;</p>
<p>Ey Mufazzal! Bir de insanın yaratılışına tahsis kılınıp, diğer varlıklardan üstün kılındığı duyularına bak! Nasıl eşyayı kolaylıkla mütalaa etmesi için şu iki gözü minarenin üstündeki lambalar gibi başında yerleştirilmiş ve el ayak gibi aşağıdaki organlarda konulmamış ki, çeşitli afetlere maruz kalmasın ve çalışma ve hareket sonucu onları hasta kılacak, etkileyecek ve eksikliğine sebebiyet verecek şeylerle karşılaşmasın. Keza onlar, karın ve bel gibi bedenin ortasında olan organlarda da yerleştirilmemiş ki, çalışmaları ve eşyayı görmesi zorlaşmasın. Duyular için bu organların hiç birinde uygun yer olmayınca, baş duyular için en uygun yer durumunu almış ve onlar için bir kale konumunu almıştır.</p>
<p>Sonra duyuları beş şeyi algılayan beş duyu kılmıştır ki, mahsusattan hiçbirinin algılanması yitirilmesin.</p>
<p>Gözleri yaratmıştır ki, renkleri görsün. Eğer renkler var olurdu da gözler olmasaydı, renklerin bir faydası olmazdı. Kulağı yaratmıştır ki, sesleri duysun. Eğer sesler var olurdu da kulak olmasaydı, seslere bir ihtiyaç olmazdı. Diğer duyular için de aynı şey söz konusudur.</p>
<p>Sonra aynı şey göz ve kulak için de söylenebilir. Eğer göz olurdu da renkler olmasaydı, gözün bir anlamı kalmazdı. Eğer kulak olurdu da sesler olmasaydı, kulağın bir fonksiyonu olmazdı.</p>
<p>Bak gör, nasıl varlıkların bazısı, bazısını algılamak üzere taktir edilmiş, her bir duyu için de çalışma alanı olarak algılanan varlık yaratılmış, her bir algılanan varlık için de bir algılayıcı konmuştur.</p>
<p>Bunun dışında bir de duyularla mahsusat arasında aracı vazifesini gören varlıklar tayin edilmiştir. Öyle ki, onlar olmaksızın algılama işi tahakkuk bulamaz. Meselâ ışık ile hava yaratılmıştır. Eğer rengi göze zahir kılan ışık olmasaydı, göz rengi göremezdi. Eğer sesi kulağa ileten hava olmasaydı, kulak sesi duyamazdı. Acaba akl-ı selim sahibi olup, aklını doğru çalıştıran bir kimse, sana anlattığım bu duyuların ve mahsusatın birbirini algılayacak şekilde düzenlenmesinin ve algılama işinin bağlı olduğu diğer nesnelerin buna göre ayarlanmasının her şeyden haberi olan sonsuz ilim sahibi bir yaratıcı tarafından böyle düzenlendiğinden şüphe eder mi?</p>
<p>Ey Mufazzal! İyice düşün ve karar ver! O insanın halini düşün ki, gözden yoksundur. Böyle bir insanın işinin nasıl aksayacağını düşün. Böyle bir insan ayağını atacağı yeri bile göremez. Önünde olan şeyin farkında olamaz. O ne renkleri birbirinden ayrıt edebilir, ne de güzel ve çirkin manzaraları teşhis edebilir. Ne düşmek üzere olduğu çukuru görebilir, ne de kılıcıyla ona saldırmak isteyen düşmanını. O yazmak, ticaret etmek ve kuyumculuk gibi sanatsal işlerden de mahrum kalır. Hatta keskin zekadan da mahrum olursa, onun yere düşmüş bir taştan farkı kalmaz.</p>
<p>Kulaktan yoksun olan kimsenin de durumu aynıdır. O da bir çok işlerden geri kalır. Bir kere o, konuşmak ve başkaları ile muhavere etmekten mahrum kalır. Zevk verici şu güzel sesleri duymanın lezzetinden mahrum olur. İnsanlar onunla anlaşmak konusunda da zorluğa düşer. Öyle ki, artık ondan bıkarlar. O, insanların haber ve konuşmalarından da uzak kalır. Öyle ki, hazır olduğu halde gaip, hayatta olduğu halde ölmüş insan durumuna düşer.</p>
<p>Akıldan yoksun olan insanın durumuna gelince, onun durumu daha acıklıdır. O dört ayaklı hayvan mertebesine düşer, hatta onların kavradığı bir çok şeyden bile habersiz kalır.</p>
<p>İşte bu organların, aklın ve insanın yararına olan diğer özelliklerin insanın yaratılışını nasıl tamamladığını görmüyor musun? Eğer bunlar olmasaydı, insanın içine düşeceği ağır zorlukların farkında değil misin?</p>
<p>Bunlar nasıl bu düzene sahip oldu? Bunların bu düzene sokulmasında ilim ve taktir gerekmiyor mu?&#8230;&#8221;[53]</p>
<p>[1]- İbrahim: 10</p>
<p>[2]- Bakara: 164</p>
<p>[3]- En&#8217;âm: 95, 96, 97, 98, 99</p>
<p>[4]- Nahl: 66, 67, 68, 69</p>
<p>[5]- Rum: 20, 21, 22, 23, 24, 25</p>
<p>[6]- Şeyh Saduk&#8217;un et Tevhid adlı kitabı s. 288</p>
<p>[7]- Feyz-i Kaşani&#8217;nin İlm-ül Yakin adlı kitabı c. 1 s. 30</p>
<p>[8]- Feyz-i Kaşani&#8217;nin İlm-ül Yakin adlı kitabı c. 1 s. 30</p>
<p>[9]- Feyz-i Kaşani&#8217;nin İlm-ül Yakin adlı kitabı c. 1. s. 31, 32</p>
<p>[10]- Aynı kaynak s. 33</p>
<p>[11]- Et-Tevhid: s. 293</p>
<p>[12]- Aynı kaynak s. 298</p>
<p>[13]- Lokman: 25</p>
<p>[14]- En&#8217;am: 40, 41</p>
<p>[15]- Tefsir-i İmam Hasan El-Askeri Besmele Tefsiri s. 9</p>
<p>[16]- Lokman: 25</p>
<p>[17]- Et-Tevhid Kitabı s. 328, 329</p>
<p>[18]- İkbal-ül A&#8217;mal s. 349</p>
<p>[19]- Feyz-i Kaşani İlm-ül Yakin s. 52 naklen İkbal-ül A&#8217;mel s. 350</p>
<p>[20]- Feyz-i Kaşani İlm-ül Yakin s. 51 naklen İkbal-ül A&#8217;mel s. 349</p>
<p>[21]- Feyz-i Kaşani İlm-ül Yakin s. 51</p>
<p>[22]- El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 66</p>
<p>[23]- Fussilet: 53</p>
<p>[24]- Fussilet: 53</p>
<p>[25]- El-İşaret vet Tenbihat 4. Nemet (bölüm) c. 3- s. 66 ve bkz. M.H.T. Usul-u Felsefe c. 5 �s. 80</p>
<p>[26]- Şerh-i El İşarat vet Tenbihat İşarat c. 3- s. 66-67</p>
<p>[27]- Esfar-ül Erbaa c. 6 s. 26, 27</p>
<p>[28]- Topaloğlu Allah&#8217;ın varlığı s. 46 naklen İbn-i Sina El Necat s. 235, Esfar-ül Erbaa c. 6 s. 26, Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 19</p>
<p>[29]- Muhammed Asif El- Muhsini Sırat-ül-Hak c. 1 s. 202 naklen Esfar-ül-Erbaa c. 2-s. 142 ve Eş-Şevarik c. 1-s. 200</p>
<p>[30]- Aynı kaynak.</p>
<p>[31]- Bkz. M.H.Tabatabai Usul-u Felsefe c. 3, s. 34 ve Hüseyin Asif Sırat-ül Hak c. 1 s. 101 Naklen El-Şevarik c. 1 s. 199</p>
<p>[32]- Şerh-i El-İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 18&#8242;den 28&#8242;e kadar</p>
<p>[33]- M.H. Tabatabai Usul-u Felsefe c. 5 s. 72</p>
<p>[34]- Bkz. M.H. Tabatabai Usul-u Felsefe c. 3 s. 33</p>
<p>[35]- A-Es. c. 3 s. 27</p>
<p>[36]- A-Es. c. 3 s. 36</p>
<p>[37]- Bkz. M.H. Tabatabai Usul-u Felsefe c. 3 s. 38</p>
<p>[38]- M.H. Tabatabai- Usul-u Felsefe c. 3 s. 48, 49</p>
<p>[39]- Çünkü varlık hakkında &#8220;yokluk ve varlığa eşit nispetlidir&#8221; demenin bir anlam taşımadığını gördük.</p>
<p>[40]- Zaten bu iki görüşün birbirinden ayıran nokta bu husustur. Yani var olan şartların korunması şarttır.</p>
<p>[41]- Bkz. Usul-u Felsefe c. 3 s. 54, 58 ve 94, 98</p>
<p>[42]- Bkz. A. Es. c. 5 s. 73</p>
<p>[43]- Bkz. A- Es. c. 5 s. 73</p>
<p>[44]- Farabi Fusus-ül Hikem s. 47 Mısır baskısı</p>
<p>[45]- Lokman: 27</p>
<p>[46]- En&#8217;am: 95</p>
<p>[47]- İbrahim: 10</p>
<p>[48]- Mearif-i İslam s. 41</p>
<p>[49]- Al-i İmran: 190</p>
<p>[50]- Casiye: 4</p>
<p>[51]- Bakara: 164</p>
<p>[52]- Zâriyât: 20, 21</p>
<p>[53]- Bihar-ül Envar c. 3 59. sayfadan 70. sayfaya kadar<br />
Tevhid Veya Allah&#8217;ın Birliği</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın varlığı bahsinden sonra tartışılan konulardan birisi de Allah Teala&#8217;nın birliği konusudur. Allah Teala şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;la birlikte ayrı bir ilah çağırma. Ondan başka bir ilah yoktur, O&#8217;nun vechi dışında her şey helak olup gidecektir. Hüküm O&#8217;nundur ve O&#8217;na döndürüleceksiniz.&#8221;[1]</p>
<p>Şeyh Saduk, &#8220;Tevhid&#8221; adlı kitabında, kendi senediyle Şureyh bin Hani&#8217;den naklettiği bir hadiste şöyle yazıyor: &#8220;Cemel savaşı günü bir bedevi Arap, Emir-ül Mü&#8217;minin&#8217;e gelip arz etti: &#8220;Ey Emir-ül Mü&#8217;minin! Allah&#8217;ın tek olduğunu mu söylüyorsun?&#8221; Hadisi nakleden ravi diyor; bu sırada halk ona hücum ederek: &#8220;Ey bedevi Arap, şu anda Emir-ül Mü&#8217;minin düşüncesinin nasıl dağınık olduğunu görmüyor musun?&#8221; şeklinde itirazda bulundular. Bu sırada Hz. Emir-ül Mü&#8217;minin: &#8220;Bırakın adamcağızı, zaten biz de bu Arab&#8217;ın bizden sormak istediğini bu kavimden istiyoruz&#8221; buyurdular. Daha sonra şöyle buyurdu: &#8220;Ey Bedevi! Allah&#8217;ın Vahid ( bir) olduğunu söylemenin dört kısmı (yönü) vardır. Onlardan iki kısmı Allah için caiz değildir. İki kısmı ise Allah&#8217;ta vardır.</p>
<p>Allah&#8217;a nispeten caiz olmayan iki kısma gelince, şunlardan ibarettir: Birisi, &#8220;Allah birdir&#8221; der bundan sayıda olan bir anlamını kasteder. Bu (Allah&#8217;a) caiz değildir. Çünkü ikincisi olmayan bir şey, sayı bölümüne girmez. Görmüyor musun, O&#8217;nun üçün üçüncüsü olduğunu söyleyen kimse kafir olur. Ve (yine) birisi, &#8220;O topluluktan birisidir&#8221; der ve bir cinsten bir türü kasteder. Bu da O&#8217;na oranla caiz olan bir şey değildir. Çünkü bu da teşbih etmektir. Rabbimiz bundan yüce ve münezzehtir.</p>
<p>Ama Allah&#8217;ta bulunan iki kısma gelince, birisi; &#8220;O birdir&#8221; der, bundan O&#8217;nun şeyler arasında bir benzeri olmadığını kasteder. Zaten Rabbimiz de böyledir. Ve (yine) birisi; &#8220;O birdir&#8221; derken Rabbimizin soyut olduğunu kasteder. Yani, ne varlık, ne akıl ve ne de vahimde bölünmez olduğunu amaçlar. Zaten Rabbimiz de böyledir.&#8221;</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın birliği hakkında gelen nakli deliller çoktur. Fakat biz şimdilik yukarıda işaret ettiğimiz ayet-i kerime ve hadis-i şerifle yetinip, akli yönden de sadece birkaç delile özet olarak değindikten sonra bu konuda ki sözümüzü yine birkaç hadisle sona erdireceğiz.<br />
Birinci Delil</p>
<p>Eğer Allah Teala objektiflik açısından veya akılda ya da vehimde (hayal bakımından) bölünebilir olursa, bundan onun muhtaç olması sonucu doğar. Çünkü parçalara bölünen her şey, kendi parçaları ile kıvam bulur, onların vasıtasıyla var olur ve onlara muhtaçtır. Oysa Allah Teala her şeyden ganidir ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Zaten aksi takdirde Vacip-ül Vücut (zatı varlığın özü olup varlığında hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) olamaz. [2]<br />
İkinci Delil</p>
<p>Eğer Allah Teala parçalardan oluşan bir bileşim olsa idi, parçaları ondan önce olurdu. Bu durumda parçaları ilah olmaya daha layık olurdu. İşte bundan anlaşılıyor ki, Allah Teala&#8217;nın varlığı zatının özüdür ve zatına ilave olan bir şey değildir. Yani O, ne akılda, ne vehimde (hayal bakımından) ve ne de objektif olarak bölünmeyen salt varlığın özüdür.</p>
<p>Bu açıklamamızdan Allah Teala&#8217;nın bileşim olmadığı gibi, vahit olduğu, şerik ve benzeri olmadığı da anlaşılıyor. Zira, salt olan bir şeyde sayı düşünülemez. Ona, bir benzer ve eş de farz edilemez. Ne güzel söylenmiştir: &#8220;O, kendinden daha üstünü olmayan salt varlığın özüdür. O&#8217;na bir eş olarak farz ettiğin her şeye dikkatle baktığında O&#8217;nun kendisi olduğunu görürsün. Zira saltlıkta ayrım olmaz. İşte bunun için &#8220;Allah&#8217;ın kendisi tanıklık ediyor ki, O&#8217;ndan gayri bir ilah yoktur&#8221; [3]<br />
Üçüncü Delil</p>
<p>İbn-i Sina &#8220;El-İşarat&#8221; kitabında daha önce naklettiğimiz, Allah&#8217;ın varlığını ispat için zikrettiği İmkan Metodu&#8217;nu açıkladıktan sonra, Allah&#8217;ın birliği konusunu ele alıyor ve konuyla ilgili burhanını (delilini) sunmadan önce burhanın dayalı olduğu ilkeleri şöyle açıklıyor:</p>
<p>1. İlke:</p>
<p>&#8220;Varlık bakımından ayrı ayrı olup zatlarını oluşturan bir şeyde birleşen nesnelerin, ya  birleştikleri şey, ayrıldıkları şeyin lazımlarından (zorunlu sıfatlarından) olmalıdır. Bu durumda muhtelif olan birkaç şeyin bir lazımı (zorunlu sıfatı) olması gerekir. Bu olağan bir şeydir ve mümkündür. Ya da ayrıldıkları şeylerin, birleştikleri şeyin lazımı (zorunlu sıfatı) olması gerekecektir. Bu olağan dışıdır. Çünkü bu durumda bir şeyin birbirine zıt ayrı ayrı lazımı (zorunlu sıfatı) olması gerekir. Bu olanaksızdır. Veyahut onların birleştikleri şey, onların ayrıldıkları şeylere arız (ilinek) olacaktır ki, bu da mümkündür. Ya da onların ayrıldıkları şeyler birleştikleri şeye arız (ilinek) olacaktır ki, bu da mümkündür. [4]</p>
<p>Şia&#8217;nın büyük kelamcı ve filozofu Şeyh Hace Nasiruddin Tusi, İbn-i Sina&#8217;nın yukarıda naklettiğimiz sözlerinin şerhinde şöyle yazıyor:</p>
<p>&#8220;İbn-i Sina&#8217;nın bu açıklaması Vacib-ül Vücud&#8217;un birliğinin ispatında gerekli olan bir bölmedir: Nesneler bazen, bu fert şu fert gibi, objektif olarak ayrı ayrı olurlar, bazen de objektif olarak ayrı olmazlar. Aksine, onların ayrılığı, akil (düşünen) ve ma&#8217;kul (düşünülen) de olduğu gibi, ya zihni ve itibari olur. (Yani, meselâ insanın nefsi kendini düşündüğü zaman, düşünen ile düşünülen objektif olarak iki ayrı fert değildir. Aksine, hem düşünen, hem de düşünülen objektif olarak aynı şeylerdir. Onların arasındaki farklılık sadece zihni ve itibaridir.) Ya da başka bir tür ayrılık olur. (Buna da bir örnek vermek istersek, natık kavramıyla insan kavramı zikredebiliriz. Bu kavramlar fert olarak iki ayrı ferdi göstermiyor. Onlar objektif alemde bir ferdi hikaye ederler. Onlar arasındaki farklılık sadece kavram ve anlam açısındandır. Yani, her biri ayrı bir kavramı ifade ediyor.)</p>
<p>Varlık bakımından objektif olarak ayrı ayrı olan şeyler, bazen onların zatını oluşturan bir şeyde birleşirler. Örneğin, insan olmak hususunda birleşen Zeyd ve Amir&#8217;de olduğu gibi, ki her ikisi de zat itibariyle insan olmak hususunda birleşmişlerdir. Bazen de arızî (ilineksel) olan bir hususiyette birleşiyorlar. Varlık hususiyetinde birleşen bu cevher (töz) ve şu arız (ilinek) örneğinde olduğu gibi.</p>
<p>Varlık açısından objektif olarak ayrı ayrı olup, zatî olan bir hususiyette birleşen iki ayrı şeyin, zorunlu olarak birleştikleri ve ayrıldıkları noktalar olmak üzere, iki yönü bulunmaktadır. Bu durumda içerdikleri o iki yönün birleşimi de ya birbirlerinden ayrılmaları imkansız olacak şekilde olur, ya da ayrılmaları mümkün olur. Bu durumun birincisine lüzum (zorunluluk) ikincisine de uruz (ilineksellik) denir.</p>
<p>Lüzum (zorunluluk) ise, ya birleştikleri taraftan olur (yani birleştikleri nokta ayrıldıkları yönlerinin lazımı olur). Bunun varlığı olağandır. Örneğin, hayvanlık hem insanın, hem de diğer hayvan türlerinin lazımlarındandır. Ya da lüzum onların ayrıldıkları şeyler tarafından olur, (yani ayrıldıkları şeyler birleştikleri şeyin lazımı olur). Bu bölümün olması imkansızdır. Zira hayvan aynı zamanda hem insan, hem de gayrı insan (diğer bir hayvan türünden) olamaz (yani, bir şey olan örneğin, hayvan aynı anda iki zıt şeyi gerektiremez).</p>
<p>Elbette bu, metinde de farz edildiği gibi, ayrıldıkları noktalar, birkaç şey olduğu taktirdedir. Ama eğer bir nokta olur ve birliği sağlayan zata dahil olan parçanın lazımı olursa, bu durumda tekessürü (caiz) görsek bile, o iki parçadan oluşan şey ancak tek bir fert olabilir. Dolayısıyla böyle bir türün ancak bir bireyi olur. Bu farza kitapta işaret edilmemiştir. Zira ayrıldıkları şeyin bir birkaç şey olması kaydı koşulduğundan bu bölüm farz dışı kalmıştır.</p>
<p>Uruz (ilineksellik) konusuna gelince: Ya onların birleştikleri şey, ayrıldıkları şeylere arız olacaktır. Bunun varlığı da inkar edilemez. Örneğin, &#8220;bu cevhere (töze) ve şu araza (ilineğe) vardır&#8221; denildiğinde varlık hem cevhere hem de araza arız olur. Zira onları var olarak nazara alırsak, varlık onların zatından olur. Ama eğer onların tümüyle birbirlerinden ayrı olan zatlarını (mahiyetlerini) nazara alırsak varlık onlara arız olur. (Yani, onların mahiyetini göz önüne alırsak, varlık onların (cevher ve arazın) mahiyet ve zatlarının bir parçası olamaz. Aksi takdirde onlar Vacib-ül Vücut olur ve yok olmaları imkansız olurdu. Oysa cevherler ve arazlar hem var, hem de yok oluyorlar. Bundan anlaşılıyor ki, varlık onların zatı değildir ve bazen onlara arız olur, bazen de olmaz. Fakat onları var olma şartıyla göz önüne alırsak varlık onların zatına dahil olur.) Veya onların ayrıldıkları şeyler birleştikleri şeye arız olacaktır. Bunun da varlığı inkar edilemez. Örneğin, birkaç insana insan dendiğinde insaniyet onların maruzu olur. Zira onların zatlarını oluşturan insaniyet, ayrıldıkları şahsî özelliklerine oranla maruz sayılır.&#8221;[5] (Yani, onların ayrıldıkları şahsi özellikleri zatlarını oluşturan insaniyete arız olmuştur.)</p>
<p>2. İlke:</p>
<p>&#8220;Bir şeyin mahiyeti (zatını oluşturan şeyler) o şeyin sıfatlarından bir sıfata sebep olabilir. Yine, onun sıfatlarından birisi ayrı bir sıfatı için neden olabilir. Örneğin, şeyin &#8220;faslı&#8221; onun has sıfatına neden olur. Ama bir şeyin varlığından oluşan sıfatının o şeyin varlığından başka mahiyeti (içeriği) veya ayrı bir sıfatı aracılığıyla gerçekleşmesi mümkün değildir. Zira sebebin sonuçtan varlık bakımından önce olması gerekir. Varlıktan da önce olan ayrı bir şey yoktur.&#8221;[6]</p>
<p>(Yani, ne mahiyet ve ne de mahiyet türünden olan sıfatlar varlığa neden olamazlar. Çünkü mahiyetin ve sıfatların, varlığa neden olabilmeleri için, önce kendilerinin var olmaları gerekir. Oysa mahiyet ve sıfatlar varlığın kendisine muhtaçtırlar ve varlık sayesinde var olurlar. Varlığın kendisine bağlı olan bir şey ise varlığa neden olamaz.)</p>
<p>Hace Nasiruddin Tusî bu bölümün şerhinde şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;İbn-i Sina&#8217;nın bu açıklaması da tevhid meselesi için ayrı bir mukaddimedir.</p>
<p>Bir şeyin mahiyetinin sıfatlarından birine sebep olmasına, ikiliğin çiftliğe sebep olmasını; fasıldan ibaret olan bir sıfatın özel sıfat olan ayrı bir sıfata sebep olmasına, natıklığın taaccübe sebep olmasını; özel sıfat olan bir sıfatın yine özel sıfat olan başka bir sıfata neden olmasına, taaccübün gülümsemeye sebep olmasını; araz olan bir sıfatın kendisi gibi başka bir sıfata sebep olmasına da, renk sıfatıyla sıfatlanmasının görülme sıfatına sebep olmasını örnek olarak zikredebiliriz. Ama burada varlık ile diğer sıfatlar arasındaki fark şudur ki, öteki sıfatlar mahiyet aracılığıyla var oluyorlar, ama mahiyetin kendisi varlık sebebiyle var oluyor. Bunun için de diğer sıfatların mahiyetten meydana gelmesi veya bazısının bazısı aracılığıyla var olması mümkündür, ama varlık onların hiç birisinin sebebiyle var olamaz.&#8221; [7]<br />
İbn-i Sina&#8217;nın Tevhid Delilinin Takriri</p>
<p>&#8220;Vacib-ül Vücud&#8217;un objektif olarak belirlenmesi, (objektif olarak fert oluşturması) onun Vacib-ül Vücut oluşundan dolayı olursa; ondan başka bir vacib-ül vücut olamaz.&#8221; (Yani, bundan tek bir vacib-ül vücudun olması lazım gelir. Çünkü vacib-ül vücutluk bir şeydir, onun gereği de ancak tek bir fert olabilir. Nitekim birinci ilkede ispatlandı ki, bir şeyin çok şeyi gerektirmesi muhaldir.) &#8220;Ama eğer onun belirlenmesi (objektif olarak fert olması) vacib-ül vücut olmasından kaynaklanmaz ve ayrı bir nedenle olursa, bundan vacib-ül vücudun başka bir şeyin sonucu (müsebbebi) olması lazım gelir.&#8221; (Oysa bu imkansızdır. Çünkü vacib-ül vücut demek, varlığında başka bir şeye bağlı olmayan demektir. Yani, eğer vacib-ül vücudun bu özelliği onun objektif olarak fert olup var olmasına yeterli değilse, bu durumda onun fert oluşu kendi zatı dışından kaynaklanmaktadır. Bu durumda başkası tarafından fertleşen o şeyin vacib-ül vücut sıfatını alması için iki yol kalır: Ya vacib-ül vücutluk başkası tarafından fert oluşu sağlanan şeyin zorunlu bir sıfatı olmalıdır, ya da vacib-ül vücutluk onun arazlarından (ilineklerinden) olmalıdır.) &#8220;Eğer Vacib-ül vücutluk fertleşmesi başkası tarafından sağlanan şeyin lazımı (zorunlu sıfatı) olursa, bundan varlığın, varlık dışı olan bir mahiyetin veya sıfatın lazımı olması gerekir. Bu ise imkansızdır. Çünkü bu taktirde vacib-ül vücutluk dışında kalan fertleşmenin, ya mahiyet, ya da mahiyetin bir sıfatı olması gerekir. Her iki taktirde de vacib-ül vücudun varlığının onların lazımı olmasından varlığın mahiyet veya mahiyete ait bir sıfat sebebiyle var olması gerekir ki, biraz önce varlığın mahiyet veya sıfattan kaynaklanmasının imkansız olduğunu ispatladık.</p>
<p>Ama eğer vacib-ül vücutluk, objektif olarak fert oluşu başkası tarafından kaynaklanan şeye arız olursa, bundan vacib-ül vücudun bir nedene muhtaç olduğu daha açık olarak ortaya çıkar. Zira vacib-ül vücudun arız olması da ayrıca bir nedeni gerektirecektir. Fertleşmesi de başkası tarafından olduğuna göre, buradaki ihtiyaç iki kat oluyor. Oysa vacib-ül vücudun başka bir nedene muhtaç olması imkansızdır.</p>
<p>Ya da vacib-ül vücudun objektif olarak fertleşmesinin vacib-ül vücutluğuna arız olduğu söylenecektir. Bu durumda da vacib-ül vücudun ayrı bir şeyin sonucu olması lazım gelir.</p>
<p>Zira objektif olarak fertleşmesinin arız olması için, maruzu olan vacib-ül vücudun tahassüs bulması gerekir. Zira henüz tahassüs bulmamış genel olan bir mahiyete bir şey arız olamaz. Bu durumda ya vacib-ül vücudun tahassüs bulması bu arız olan fertleşmenin kendisinin arız olmasıyla gerçekleşecektir, ya da önceden başka bir tahassüs arız olarak ona tahassüs vermeli ve sonra ilk fertleşme ona arız olmalıdır. Böylece iki kısım ortaya çıkmaktadır. Birinci kısım; ma&#8217;lul (müsebbep) olan fertleşmenin vacib-ül vücudun bizzat kendi zatına arız olması ve vacib-ül vücudun bizzat bu fertleşmenin sayesinde objektif olarak fertleşmesine gelince, bu muhaldir. Zira, bu durumda vacib-ül vücudun da bu fertleşmenin müsebbebi olduğu ortaya çıkar. Bu ise imkansızdır. Çünkü vacib-ül vücudun başkasından etkilenmesi vacib-ül vücutlukla bağdaşmaz. İkinci kısma gelince, yani, vacib-ül vücudun, bu fertleşmenin arız olmamasından önce, ayrı bir tahassüsle tahassüs bulması &#8220;has olması&#8221; sonra da bu fertleşmesinin arız olmasına gelince, bu da imkansızdır. Çünkü önceki tahassüste de aynı sözler cereyan etmektedir. Yani, o tahassüs de ya vacib-ül vücudun kendisinden kaynaklanacaktır, bundan da vacib-ül vücudun tek olması gerekecektir. Ya da sonraki ihtimaller söz konusu edilecektir. Bunlarda da aynı itirazlar ortaya çıkacaktır. O halde tek bir yol kalıyor. O da vacib-ül vücudun varlığının kendi zatından kaynaklanmasıdır ki, bundan vacib-ül vücudun vahid (bir ve tek) olması doğar. Zaten İbn-i Sina bu açıklamasıyla bunu ispatlamak istiyordu.&#8221; [8]</p>
<p>İbn-i Sina Allah Teala&#8217;nın Tevhid-i Vahidi yani, şeriki ve benzeri olmadığına dair getirdiği bu delilinden sonra Allah Teala&#8217;nın Tevhid-i Ehedi olduğunu yani, soyut olup ne objektif olarak ne de akılda ve vehimde (zihinsel olarak) herhangi bir parçası bulunmadığı ve bölünmediğini ele alarak şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Eğer vacib-ül vücudun zatı bir araya gelen iki veya birkaç şeyden oluşursa, vacib-ül vücut onların aracılığıyla vacip olur. Bu durumda o parçaların biri veya tamamının vacib-ül vücuttan önce olması ve vacib-ül vücudu meydana getirmesi lazım gelir. O halde vacib-ül vücut ne zihinsel olarak ne de miktar açısından bölünmemektedir.&#8221; [9]</p>
<p>Hace Nasiruddin Tusi bu bölümün şerhinde şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Şeyh bu bölümde vacib-ül vücudun genel olarak mürekkep (bileşim) olmadığını ve bölünmediğini açıklamak istiyor. Sonraki bölümlerde bu konuyu detaylı olarak açıklayacaktır.</p>
<p>Kısacası eğer vacib-ül vücudun zatı aynen birkaç soyut unsurdan oluşan bir bileşim gibi, kendileri vacib-ül vücut olmayan iki veya birkaç şeyin bir araya gelip bir bileşim sağlamasından meydana gelirse veya vacib-ül vücudun vücuttan gayrı bir mahiyeti (içeriği) olur ve vahdetle sıfatlandırılan insanın bu sıfatlandırılma dolayısıyla vahit olduğu gibi, o mahiyetin vücub-u vücutla sıfatlandırılmasıyla vacib-ül vücut meydana gelirse; mahiyetten ibaret olan bu parçalardan birinin veya parçaların tamamının vacib-ül vücuttan önce olup onu meydana getirmesi gerekir. Oysa bu vacip-ül vücut olmakla ters düşmektedir. Vacib-ül vücut olan bir şey ayrı bir şeye muhtaç olamaz. Vacib-ül vücudun parçaları olduğu farz edilirse, onun farz edilen parçalara muhtaç olduğu ortaya çıkar. Bundan da vacib-ül vücut kabul edilen şeyin aslında vacib-ül vücut olmadığı sonucu ortaya çıkar. O halde vacib-ül vücut ne mahiyet ve varlık olarak zihinsel olarak bölünebilir, ne de miktar yönünden bölünebilir.&#8221;[10]</p>
<p>Sonra İbn-i Sina vacib-ül vücudun herhangi bir sınırı olmayan varlığın özü olduğunu şöyle açıklıyor:</p>
<p>&#8220;Daha önce ispatladığımız üzere, zatının kavramı içinde varlık bulunmayan her nesnenin mahiyetini varlık oluşturmamaktadır. Yine ispatladık ki, varlık böyle bir şeyin zatının gereği &#8220;lazımı&#8221; da olamaz. Yani, varlık onun zatından kaynaklanamaz. (Varlığın mahiyetten ve mahiyet türünden olan diğer sıfatlardan kaynaklanamayacağını ikinci ilkede ispatlanmıştır.) O halde böyle şeylerin varlığı başka bir nedenden kaynaklanır.&#8221; [11]</p>
<p>Hace, bu bölümün şerhinde de şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Mantık bölümünde açıkladığımız üzere, bir şeyin zatının kavramına dahil olan şey, ya onun mahiyetine oranla mahiyetinin bir parçası olur. Veya onun fertlerine oranla mahiyetinin tamamını oluşturur. O halde bir şeyin zatının kavramına dahil olmayan her şey, o şeyin mahiyetini oluşturmaz ve ona dışarıdan arız olur.</p>
<p>Buna göre, her nesne ki, varlık onun mahiyetinin bir parçasını veya tamamını oluşturmak suretiyle zatının kavramına dahil değildir, varlık onun mahiyetini oluşturmamaktadır. Aksine ancak varlık ona arız olur. &#8220;Her arız olan şeyin bir nedeni olması gerekir&#8221; ilkesine göre de, o şeye varlığı verecek bir neden olması gerekir. Bu durumda o varlığın nedeni mezkur şeyin zatının kendisi de olamaz. Zira, mahiyetin varlığa neden olmayacağı önce ispatlanmıştır. O halde o şeye varlık veren şey başka bir şey olmalıdır.</p>
<p>İbn-i Sina&#8217;nın bu açıklamasından maksadı vacib-ül vücudun zatı kavramına varlığın dahil olduğudur. Elbette yalnızca zihinde olan varlık kavramının vacib-ül vücudun zatına dahil olduğu kastedilmiyor. Aksine maksat bütün varlıkların kaynağı olan objektif varlığın vacib-ül vücudun zatına dahil olduğudur. Vacib-ül vücudun herhangi bir parçası olmadığına göre, objektif varlık Hak Teala&#8217;nın zatının tamamını oluşturuyor. İşte filozofların: &#8220;Allah&#8217;ın mahiyeti varlığının özüdür&#8221;e dair olan sözlerinin anlamı budur.&#8221; [12]</p>
<p>İbn-i Sina daha sonra vacib-ül vücudun cisimsel ilinek olamayacağını şöyle açıklıyor:</p>
<p>&#8220;Cisme has olan her şeyin varlığı cisim aracılığıyla gerçeklik kazanır kendiliğinden değil.&#8221; [13]</p>
<p>Yani, cisimsel ilinekler tümüyle cisme bağlı olduklarından onların muhtaç ve mümkün oldukları anlaşılır. O halde Hak Teala böyle bir şey olamaz. Çünkü O vacib-ül vücuttur ve hiçbir şeye muhtaç değildir.</p>
<p>İbn-i Sina Hak Teala&#8217;nın cisim türünden bir şey de olmayacağını şöyle açıklıyor:</p>
<p>&#8220;Hissedilen her cisim hem miktar (kem) açısından bölünür ve hem de mana bakımından (mahiyet açısından) heyula (madde) ve surete (şekle) taksim edilir.&#8221; [14]</p>
<p>Yani, Hak Teala cisim de olamaz. Çünkü cisim hem varlık ve hem de mahiyet açısından taksim edilir. Bundan cismin hem varlık ve hem de mahiyet açısından parçaları olduğu anlaşılır. O halde cisim mümkün olan varlıklar türündendir ve vacib-ül vücut olamaz. Çünkü vacib-ül vücudun ne miktar ve ne de mahiyet açısından parçası olamayacağını aksi taktirde parçalarına muhtaç olup vacib-ül vücut olmayacağını yukarıda ispatladık.</p>
<p>İbn-i Sina daha sonra şöyle devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Bundan başka her hissedilen cismin, ya kendi türünden veya en azından cisim olması açısından onunla aynı olan ayrı bir türden bir benzerini bulursun.&#8221; [15]</p>
<p>Hace bu bölümün şerhinde şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Bu, cisimlerin mümkün olduğunu ispatlayan ayrı bir burhandır (delildir): Her bir cismin ya kendi türünden � eğer cisim, unsur cismi olursa- veya cins bakımından onunla ortak olan kendi türünden olmayan � eğer cisim felek cisimlerinden olursa-[16] bir benzeri vardır. Benzeri olan her şey de müsebbeptir, (başkası tarafından var edilir). İbn-i Sina sonuç olarak şunu yazıyor:</p>
<p>&#8220;O halde her cisim ve cisme ilintili olan her şey müsebbeptir.&#8221; [17] Dolayısıyla Hak Teala cisim ya da cisimsel bir şey değildir. Zira Allah müsebbep değildir ve vacib-ül vücuttur.</p>
<p>İbn-i Sina Allah Teala&#8217;nın objektif varlık olarak bölünmediğine dair getirdiği bu delilden sonra Allah Teala&#8217;nın akli yönden bile bölünmez olduğunu ele alarak şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Vacib-ül Vücut (Allah Teala) hiçbir nesneyle mahiyet bakımından ortak değildir. Zira vacib-ül vücuttan başka her şeyin mahiyeti onun mümkün-ül vücut olmasını gerektirir. Varlığa gelince, o ne bir şeyin mahiyetini oluşturmaktadır ne de bir şeyin mahiyetinin bir parçasıdır. Elbette bizim kastımız varlığın mahiyetine arız olduğu türden mahiyet sahibi nesnelerdir.</p>
<p>Buna göre, vacib-ül vücut hiçbir nesneyle ne cinssel, ne de türsel anlamda ortak değildir. Bu nedenle de artık başka şeylerden ayrılması için, onu ayıracak faslı veya arazi (ilineksel) ayırıcılara ihtiyacı yoktur. Aksine bizatihi (kendiliğinden) diğerlerinden ayrıdır.&#8221; [18]</p>
<p>Hace Nasiruddin Tusi İbn-i Sina&#8217;nın bu sözlerinin açıklamasında şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Şeyh, Vacib-ül Vücud&#8217;un mahiyet açısından bileşik olmadığını belirtmek istiyor. Bunu ispatlamak için önce vacib-ül vücudun hiçbir şeyle mahiyet açısından ortak olmadığını açıkladı. Zira Hak Teala&#8217;dan başka hiç bir şeyin mahiyeti varlığın özü değildir. Aksine onların mahiyeti, ancak onlara varlığın verilmesinin mümkün olduğunu gerektirmektedir. Oysa vacib-ül vücudun hakikati vacip varlığın özüdür.</p>
<p>Sonra İbn-i Sina bu hükme varlık yönünden yöneltilebilecek şöyle bir muhtemel itiraza cevap vermiştir: &#8220;Vacib-ül vücut varlık yönünden mümkün-ül vücut ile ortaktır. Oysa siz onun zat bakımından başka şeylerden ayrı olduğunu söylemiştiniz.&#8221; Böyle bir muhtemel itiraza cevaben İbn-i Sina diyor ki:</p>
<p>&#8220;Varlığa gelince o, ne bir şeyin �mümkün nesnenin- mahiyetini oluşturmaktadır ne de onun mahiyetinin bir parçasıdır. Aksine o, varlık dışında bir mahiyete sahip olan nesnelere (mümkün şeylere) arız olmaktadır, (bir neden tarafından verilmektedir). Zira, o şeylerin varlıkları onların objektif olmaları demektir. Bu onların makul olan (kavranılan) mahiyetlerine arız olur. Yani mümkün nesnelerin mahiyetleri içinde objektif varlık olmaları yatmamaktadır. Aksine, bu onlara bir başkası tarafından verilir. Onların bazen var, bazen de yok olmaları bunu gösterir. Oysa vacib-ül vücut salt objektif varlığın özüdür. O halde mahiyet açısından vacib-ül vücudun hiçbir şeyle bir benzerlik veya ortaklığı yoktur.&#8221; Dolayısıyla vacib-ül vücudun ister cinsel olsun, ister türsel, hiçbir şeyle zati (mahiyet) bir ortaklığı yoktur. Bu sebeple de onlardan ayrılması için faslı veya arazî (ilineksel) anlamda bir ayırıcıya ihtiyacı yoktur. Aksine, o bizatihi (kendi zatıyla) diğer şeylerden ayrıdır. Eğer zati yönden (mahiyet bakımından) ona ortak olunursa ayrılmak fasıl veya arazlarla (ilineklerle) olur. Ama eğer ortak yön olmazsa ayrılma bizatihi olur.&#8221; [19]</p>
<p>Daha sonra İbn-i Sina şöyle devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Buna göre onun (vacip-ül vücudun) zatının bir haddi (tanımı) yoktur. Zira haddi tanım cins ve fasıldan oluşur.&#8221; Onun cinsi ve faslı ise yoktur.[20] O halde vacip-ül vücudun ne benzeri vardır, ne zıddı, ne cinsi ve ne de faslı. Bunun için de onun bir tanımı olamaz. Ona işaret de edilemez. O ancak açık akli irfanla bilinir&#8221; [21]<br />
Farabi&#8217;nin Tevhid Delili</p>
<p>İslam aleminin büyük filozofu Farabi&#8217;nin Hak Teala&#8217;nın tevhidini ispatlamak için ortaya koyduğu delil şöyledir:</p>
<p>&#8220;Vacib-ül vücudun birkaç ferdi olamaz. Aksi taktirde ayrı bir şeyin müsebbebi olması gerekir.&#8221; [22]</p>
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından olan merhum Allame Tabatabai felsefe dalında yazdığı &#8220;Nihayet-ül Hikmet&#8221; adlı kitabında Farabi&#8217;nin bu sözlerini naklettikten sonra onun şerhinde şunları yazıyor.</p>
<p>&#8220;Belki de Farabi&#8217;nin maksadı şudur: Eğer vacib-ül vücudun birkaç ferdi olduğu düşünülürse, onun birkaç bireye ayrılması (çoğalması) kendi zatının gereği olamaz. Zira böyle olduğu taktirde vacib-ül vücudun hatta bir ferdi bile var olamaz. Çünkü bu durumda ona mısdak (fert) farz edilecek, her şeyin kendisi kesir (çoğul) olacaktır. Çoğul ise ancak bireylerin varolup bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Bu durumda O&#8217;nun mısdakı olan (çoğul olmayan) bir bireyi var olamayacağına göre, çoğul gerçekleşemez. Çoğul da var olmadığına göre onun bir mısdakı (ferdi) da olamaz. Oysa onun vacib-ül vücut olduğu farz edilmişti.</p>
<p>O halde onun çoğalması başka bir şey sebebiyle olmalıdır. Bu da imkansızdır. Zira, bu takdirde vacib-ül vücut bir başkasına muhtaç olur. Bu da vacib-ül vücut olmakla çelişmektedir.&#8221; [23]</p>
<p>Elbette bu ilkeye Farabi de kitabının üçüncü fassında (bölümünde) değinmişti. &#8220;Çoğula hamledilen her bir mahiyetin tekessür bulması kendi zatının gereği olamaz. Aksi takdirde o mahiyetin bir ferdi bile olamaz. O halde mahiyetin birkaç bireye sahip olup tekessür bulması başka bir sebepten kaynaklanır. Böyle bir mahiyet de başka bir şeyin müsebbebidir.&#8221; [24]</p>
<p>Farabi Allah Teala&#8217;nın sübjektif ve objektif parçalardan oluşan bir bileşim de olmayacağını şöyle açıklıyor:</p>
<p>&#8220;Vacib-ül vücut ne sübjektif ne de objektif olarak paçalara bölünemez. Aksi takdirde ya o parçalardan her biri vacib-ül vücut olacak, bu durumda birkaç vacib-ül vücudun olması gerekir. Oysa bir önceki açıklamamızda bunun imkansız olduğu ispatlanmıştır. Ya da onlar vacib-ül vücut olmayacak ve bunların bileşiminden vacib-ül vücut meydana gelecektir. O halde vacib-ül vücut kabul edilen bileşim onlardan sonra olacak ve onlara muhtaç olacaktır. Bu ise vacib-ül vücutlukla çelişmektedir.&#8221; [25]<br />
Allame Tabatabai&#8217;nin Tevhid Delili</p>
<p>Merhum Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai Hak Teala&#8217;nın Tevhid-i Ehed (sübjektif ve objektif olarak parçalara ayrılmak) ve Tevhid-i Vahid (benzeri ve eşi olmadığını) ispatlamak için, ilk önce vacib-ül vücudun mümkün varlıklar türünden bir mahiyeti olmadığını, dolayısıyla da mümkün varlıkların özelliklerinden olan zihinsel veya objektif bölünme ve bir benzerinin olması gibi, hükümlerden uzak olduğunu ispatlıyor.</p>
<p>Tabatabai şöyle yazıyor: &#8220;Vacib-ül vücudun mahiyeti, varlığının kendisidir. Yani, onun hass varlığının dışında bir mahiyeti yoktur. Önceki bahislerimizde ispatladık ki, mümkün olma (imkan) mahiyete özgü bir özelliktir. O halde her mahiyet mümkündür. Bundan da, mümkün olmayan ( vacip olan) şeyin mahiyeti olmadığı sonucu ortaya çıkar. O halde vacib-ül vücut bizzattın (kendiliğinden varlığı zorunlu olanın) zorunlu olan varlığının dışında bir mahiyeti yoktur.&#8221; [26]</p>
<p>Yani, bir şeyin mümkün olması, başka bir deyişle hem var, hem de yok olabilme imkanının olması, varlık ve yokluğun onun zatının (mahiyetinin) özü veya bir parçası olmadığını gösterir. Daha açıkçası onun varlık ve yokluk kavramlarının dışında bir mahiyeti olduğunu belirtir. Aksi takdirde eğer varlık onun zatını oluştursaydı veya zatının bir parçası olsaydı onun var olması zorunlu olurdu. Yani, vacib-ül vücut olurdu. Ve eğer yokluğun onun zatında bir etkisi olsaydı onun yok olması zorunlu olurdu yani mümteni bizzat olurdu. O halde eğer bir şey varlık ve yokluğun zorunlu olmaması özelliğiyle sıfatlanıyorsa bu onun kendi zatında varlık ve yokluktan yoksun olduğunu gösterir. Bu ise mahiyet denen kavramdan başka bir şey olamaz. Zira varlığın var olması ve yokluğun yok olması zorunludur. O halde mümkün olan her şeyin bir mahiyeti vardır. İşte filozofların &#8220;Her mümkün, mahiyet ve varlık ikilisinin bileşimidir&#8221; şeklindeki sözleri bunu ifade ediyor.&#8221; [27] Bu ise varlığı kendisinden zorunlu olan şeyin böyle bir mahiyetinin olmadığı ve onun varlığın özü olduğu sonucunu doğurur.</p>
<p>Bu açıklamayla aynı zamanda, mümkün olan şeylerin vacib-ül vücuda muhtaç oldukları da ispatlanmış oldu.</p>
<p>Onların varlığı kendi zatlarından olmadığına göre, varlıklarını başka bir şeyden almaları gerekir. Açıktır ki, varlık verecek şeyin kendisinin ona sahip olması gerekir. Aksi takdirde sahip olmadığı bir şeyi nasıl verebilir?! Daha açık bir tabirle varlık veren bir şeyin varlığın özü olması gerekir. Yoksa onun kendisi de bir varlık verene muhtaç olur ve varlıktan yoksun bir şeyden bir varlık doğmaz. Nitekim rakam olmazsa sıfırlar yığınından sayı meydana gelemez.</p>
<p>Merhum Tabatabai ayrıca, Allah Teala&#8217;nın varlığının dışında bir mahiyeti olmayacağına birkaç delil de zikrediyor. Biz onlardan sadece birisini burada nakledeceğiz.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah Teala&#8217;nın varlığının dışında bir mahiyeti olursa, varlık ve yokluğun onun zatının dışında olması gerekir. O halde var olabilmesi için bir sebebe muhtaç olur. O sebep ya kendi zatı olacaktır ya da zatının dışında bir sebep olacaktır. Bunların her ikisi de imkansızdır.</p>
<p>Zatının varlığına sebep olmasına gelince, açıktır ki sebep müsebbebinden (sonucundan) varlık bakımından önce olması gerekir. Bu durumda Allah&#8217;ın zatı kendi varlığından varlık bakımından önce olmalıdır ki, ona varlık verebilsin bu ise imkansızdır.</p>
<p>Başka bir şeyin ona sebep olmasına gelince, bu vacib-ül vücudun o şeyin müsebbebi (sonucu) olmasını ve dolayısıyla mümkün olmasını gerektirir. Oysa vacib-ül vücut farz edilmiş idi ve vacib-ül vücut başkasının sonucu olamaz. O halde vacib-ül vücudun varlığının dışında bir mahiyetinin olması imkansızdır.&#8221; [28] Yani, Hak Teala varlığın özüdür.</p>
<p>Merhum Tabatabai daha sonra Allah Teala&#8217;nın her yönden soyut olduğunu, zihinsel veya objektif varlık olarak hiçbir parça ve bölünmeye sahip olmadığını ele alıyor ve bu konuda şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Allah Teala&#8217;nın bir mahiyeti olmadığına göre onun bir tanımı (haddi) da olamaz. Onun tanımı olmadığına göre tanımı oluşturan cins ve faslı da yoktur. Yani Hak Teala sübjektif olarak bölünmemektedir. Onun cins ve faslı olmadığına göre onun madde ve suretten oluşan objektif parçaları da yoktur. Çünkü madde cinsin hamledilmez halidir ve suret ise faslın hamledilmez halidir. Yine Allah Teala&#8217;nın objektif soyutlar olan ilineklerde olduğu gibi, sübjektif madde ve sureti de yoktur. Çünkü onlar da cins ve faslın hamledilmez halleridirler. Kısacası Allah Teala&#8217;nın objektif madde ve sureti ve sübjektif mahiyeti olmadığı için, ne tanımı oluşturan cins ve faslı vardır ne de objektif veya sübjektif madde ve sureti&#8221; [29] dolayısıyla Allah Teala tamamıyla soyut bir varlıktır.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah Teala&#8217;nın bir cüz&#8217;ü (parçası) olursa elbette ki, o cüz&#8217;ün varlık bakımından Allah Teala&#8217;nın kendisinden önce olması ve Hak Teala&#8217;nın varlığının da ona dayalı ve muhtaç olması gerekir. Çünkü cüz varlık bakımında külden (bütünden) önce olup kül (bütün) varlığında ona muhtaçtır. Oysa bir şeyin, vacib-ül vücut olan hak Teala&#8217;dan önce olması ve Hak Teala&#8217;nın ona muhtaç olması, onun vacipliğiyle çelişmektedir ve bu imkansızdır.&#8221;[30]</p>
<p>Merhum Tabatabai konunun ispatı için ayrı deliller de zikretmektedir. Fakat biz o merhumun Allah Teala&#8217;nın Tevhid-i Vahid olduğunu yani, benzeri ve ortağı olmadığını ispatlamak için zikrettiği delilerden sadece birisini naklederek konu üzerindeki bahsimizi birkaç hadisle sona erdireceğiz.</p>
<p>&#8220;Geçen fasıllarda, Vacip Teala&#8217;nın zatının, mahiyeti ve cüz&#8217;ü olmayan varlığın özü olduğu açıklığa kavuştu. O halde Hak Teala soyut varlığın özüdür. Soyut olan bir şey ise ikincisi ve tekrarı olmayan hak vahdete sahiptir. Çünkü bir çoğunluk ancak bireylerinin her birisinin değerinde olmayan bir özelliğe sahip olup temeyyüz bulmasıyla gerçekleşir. Bu ise soyutlukla gelişmektedir. Buna göre, ikinci birey farz ettiğin her şey, ilkinin özü olacaktır. O halde Hak Teala bizatihi vacip olduğu gibi bizatihi de vahittir.</p>
<p>Belki de İbn-i Sina&#8217;nın &#8220;Tâlikat&#8221; kitabındaki &#8220;Vacibin varlığı onun zatının özüdür. Bu yüzden de vacib-ül vücudun varlığı başka bir şey için de sabit olamaz&#8221; şeklindeki sözüyle bu anlamı kastetmiştir&#8221; [31]</p>
<p>Hz. İmam Sadık&#8217;a: (Allah&#8217;ın selamı ona olsun) &#8220;Allah&#8217;ın birliğine delil nedir?&#8221; diye sorulduğunda Hazret şöyle buyurdu: &#8220;Tedbirin birlik halinde olması, yaratılışın bütünlüğü onun birliğinin delilidir. Allah Teala da buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: &#8220;Eğer o ikisinde (yer ve göklerde) Allah&#8217;tan başka bir ilah olsaydı, o ikisi bozulup giderdi. Arşın sahibi olan Allah onların nitelemelerinden çok yüce ve münezzehtir.&#8221; [32]</p>
<p>Hz. Emir-ül Mü&#8217;minin Ali (Allah&#8217;ın selamı ona olsun) oğlu İmam Hasan&#8217;a vasiyetinde şöyle buyuruyor: &#8220;Bil ki ey oğlum! Eğer Rabbinin şeriki olsaydı, onun da peygamberi gelirdi, onun da mülk ve saltanatının eserlerini görürdün, onun da fiil ve sıfatlarını tanırdın. Fakat O, kendisini vasıf ettiği gibi, tek bir ilâhtır. Mülkünde hiçbir şey O&#8217;na karşı çıkamaz ve asla yok olup gitmez.&#8221;[33]<br />
Yüce Allah&#8217;ın Sıfatlarına Genel Bir Bakış</p>
<p>Vacib-ül Vücud&#8217;un ispatı bölümünde getirdiğimiz deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk&#8217;ın bütün kemal sıfatlarına sahip olduğunu ve bütün eksikliklerden münezzeh olduğunu da ispatlıyordu. Şöyle ki; nasıl ki, bilgayr varlığa sahip olan yaratıkların varlığı, bizatihi varlık olan bir yaratıcının varlığını zorunlu kılıyorsa, onların bilgayr varlık kemaline sahip olmaları da, yaratıcının bizatihi o kemallere sahip olduğunun ve vaciplikle çelişen bütün eksikliklerden münezzeh olduğunun delilidir.</p>
<p>Sadr-ül Müteallihin &#8220;El-Mebde ve-l Mead&#8221; kitabında şöyle yazıyor: &#8220;Nasıl ki, varlığı verenin kendisi varlıktan yoksun olamazsa, herhangi bir kemali veren de, kendi zatında o kemalden yoksun olamaz. Zira bir kemali verenin alandan üstün olması zorunlu olmakla birlikte, bir şeyden yoksun olan onu veremez de.</p>
<p>O halde nasıl ki, varlık aleminde varlık açısından diğerlerinden müstağni olup bizatihi varlık olan bir varlığın olması zorunlu ise; -çünkü aksi taktirde bilgayr varlık olan hiçbir şey var olamaz- ilim, ihtiyar, kudret ve hayat gibi varlık kemalleri de böyledir. İlmin var olması için, bizatihi ilim olan ilmin, ihtiyarın var olması için, bizatihi ihtiyar olan ihtiyarın, kudretin var olması için, bizatihi kudret olan kudretin ve hayatın var olması için, bizatihi hayat olan hayatın var olması zorunludur. Çünkü aksi taktirde bunların hiç biri var olamaz.&#8221; [34]</p>
<p>O halde her bilgayr ilim sahibinin üstünde bizatihi ilim sahibi olan, her bilgayr kudret sahibinin üstünde bizatihi kudret sahibi olan, her bilgayr görme kabiliyeti olanın üstünde bizatihi gören ve her bilgayr duyma kabiliyeti olanın üstünde bizatihi duyan biri elbette ki vardır.</p>
<p>Sonra hem Vacib-ül Vücud&#8217;un tevhidi bölümünde ispatladığımız, Vacib-ül Vücud&#8217;un tek olduğu ilkesi gereğince, hem de Vacib-ül Vücud&#8217;un sıfatlarından bahsettiğimiz bu bölümde ispatlayacağımız Vacib-ül Vücud&#8217;un sıfatlarının zatından ayrı olmasının muhal olduğu ilkesi gereğince, bu kemal sıfatlarının Vacib-ül Vücud&#8217;un zatıyla bir olması gerekmektedir.</p>
<p>Ünlü Türk filozofu Farabi&#8217;nin söylediği gibi; &#8220;Vacib-ül Vücut Hak Teala, baştan başa varlık, baştan başa ilim, baştan başa vücup, baştan başa kudret, baştan başa hayat, kısacası baştan başa bütün kemallerin özüdür ve O&#8217;nun sahip olmayacağı bir kemalin farz edilmesi imkansızdır.&#8221;[35]</p>
<p>Çünkü aksi taktirde, ya Vacib-ül Vücud&#8217;un kemalden yoksun olması veya müteaddit olması, ya da zatının bileşim olması söz konusu olar ki bu, hem Vacib-ül Vücut olmakla çelişmektedir, hem de tevhid delilleri bunu reddetmektedir.</p>
<p>Demek ki, Vacib-ül Vücut Hak Teala bütün kemal sıfatlarına sahip olmakla birlikte, bütün eksikliklerden de münezzehtir.</p>
<p>İslam bilginleri, Cenab-ı Hakk&#8217;ın vasıflandığı, ilim ve kudret gibi, pozitif anlam ifade eden kemali sıfatlara &#8220;Sıfat-ı Sübuti&#8221;, münezzeh olduğu, acizlik ve cahillik gibi, negatif anlam ifade edip eksikliği çağrıştıran sıfatlara da &#8220;Sıfat-ı Selbi&#8221; ismini vermişlerdir.</p>
<p>O halde Sıfat-ı Sübuti Cenab-ı Hak&#8217;ta olan kemal sıfatlara işaret etmekte, Sıfat-ı Selbi ise, Hak Teala&#8217;da bulunmaması gereken, eksikliği çağrıştıran sıfatlara işaret etmektedir.</p>
<p>İslam bilginleri, Sübuti Sıfatlar&#8217;ın Cenab-ı Hak&#8217;ta bulunan güzelliklere işaret etmelerini, Selbi Sıfatlar&#8217;ın ise, Cenab-ı Hakk&#8217;ın vasıflanmaktan yüce ve münezzeh olduğu eksikliklere işaret etmelerini nazara alarak, Sübuti Sıfatlar&#8217;a Cemal Sıfatları, (Güzellik sıfatları) Selbi Sıfatlar&#8217;a da Celal Sıfatları (Yücelik sıfatları) ismini de vermişlerdir. Gerçekte İslam bilginleri bu iki ıstılahı Cenab-ı Hak&#8217;ın kendisinden almışlardır. Zira Cenab-ı Hak kendini celal ve ikram sahibi olarak nitelemiştir. [36] Böylece Cenab-ı Hak celal sıfatıyla kendisinin bütün eksikliklerden münezzeh olduğuna ve ikram sıfatıyla da kendisinin bütün kemallerle vasıflandığına işaret etmiştir.</p>
<p>Sonra Allah Teala&#8217;nın Selbi sıfatları da gerçekte Sübuti sıfatlara dönmektedir. Zira Selbi sıfatlar negatif anlamı ifade ediyorlar. Negatif anlamın olmadığını söylemek, gerçekte onun karşıtı olan pozitif anlamı ispat etmek demektir. Meselâ, &#8220;Allah bilgisiz ve aciz değildir&#8221; dediğimizde, bunun anlamı Allah&#8217;ın alim ve kadir oluşudur. Yoksa Selbi sıfatlar Hak Teala&#8217;nın kemal sıfatları dışında kalan başka sıfatlara sahip olduğuna işaret etmemektedir.</p>
<p>Her ne kadar İslam kelamcıları, Allah Teala&#8217;nın Sübuti Sıfatları&#8217;ndan bahsederken genellikle ilim, kudret, hayat, duymak, görmek, irade, tekellüm ve gani olmak gibi, sekiz ana sıfattan bahsetmeyi ve Selbi Sıfatları&#8217;ndan bahsederken de, Allah Teala&#8217;nın, cisim, cevher, ilinek, bileşim olmadığı, görülmez olduğu, bir mekanda ve başka bir şeyde kaim olmadığı gibi yedi ana sıfat üzerinde durmayı bir gelenek haline getirmişlerse de, açıktır ki bu, Allah Teala&#8217;nın Sübuti ve Selbi sıfatlarının bu zikredilenlerle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir. Zira varlık alemindeki bütün kemallerin menşei olan Hak Teala&#8217;nın hiçbir kemalden yoksun olmaması ve vacib-ül vücutlukla çelişen bütün eksikliklerden ise, münezzeh olması gerekmektedir. O halde, ne Cenab-ı Hakk&#8217;ın kemali sıfatlarını belli sıfatlarla sınırlandırmak mümkündür, ne de selbi sıfatlarını.</p>
<p>Sonra İslam bilginleri, Tek Teala&#8217;nın Sübuti sıfatlarını çeşitli açılardan bölmelere tabi tutmuşlardır. Onlardan en önemlisi, Sübuti Sıfatlar&#8217;ın Zati Sıfatlar ve Fiili Sıfatlar olarak iki kısma bölünmesidir.<br />
Zatı Sıfatlar</p>
<p>Zati sıfatlar; Allah&#8217;ı, zatının dışında bir şeyi göz önüne almadan nitelendirdiğimiz sıfatlardır.</p>
<p>Başka bir deyişle; Allah&#8217;ı onlarla nitelemek için, yalnızca Allah&#8217;ın kendi zatını mülâhaza etmenin yeterli olup, Allah&#8217;ın zatı dışında hiçbir şeyi, nazara almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar denir. Hayat, kudret ve ilim bu kabil sıfatlardandır. Eğer varlık aleminde Allah&#8217;ın kendisinden başka, hiçbir şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, O&#8217;na hayat, kudret ve ilim sıfatlarını isnat edip, &#8220;Allah Hayy&#8217;dır, Kadir&#8217;dir ve Alim&#8217;dir&#8221; denilebilirdi.<br />
Fiili Sıfatlar</p>
<p>Fiili Sıfatlar, Allah&#8217;ın zatının dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce Allah&#8217;ın nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah&#8217;ı fiili sıfatlarla nitelendirmek için, sadece Yüce Allah&#8217;ın zatının göz önünde bulundurmak yeterli olmayıp, Zatı&#8217;nın dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı da göz önünde bulundurulmalıdır.</p>
<p>Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış olsaydı, Allah &#8220;Yaratıcı&#8221; sıfatıyla nitelenmezdi. Eğer yaratıklardan hiçbiri Allah tarafından gönderilen bir ilahi vazifeyle mükellef olmasaydı, Allah&#8217;a Şeriat Sahibi denmezdi. Kullardan hiçbiri Allah&#8217;a karşı günah işlemeseydi, Allah&#8217;tan bağışlayan ve cezalandıran diye söz edilmezdi. Zira günahkar olmadığı taktirde bağışlanacak veya cezalandırılacak bir kimse olmadığından Allah Teala için böyle bir konum söz konusu olmazdı. Allah Teala&#8217;nın rızk verici, şefkat edici, merhamet edici, koruyucu, terbiye edici, hidayetçi ve saptırıcı olması gibi sıfatları da aynı konumdadır. Kısacası Allah Teala&#8217;nın yaratıklarla ilgili olan tüm sıfatları aynı hükme tabidir. Allah Teala&#8217;nın fiil makamından alınmakta olup tamamının mercii Allah Teala&#8217;nın Kayyum sıfatıdır.</p>
<p>O halde Allah Teala&#8217;nın Yaratıcı, Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk Veren vs. gibi, Allah Teala&#8217;nın fiil makamından çıkarılan sıfatlara Fiili Sıfatlar denmektedir.<br />
Zatı Sıfatlar&#8217;la Fiili Sıfatlar Arasındaki Önemli Farklar</p>
<p>1-Fiili Sıfatlar, Zat&#8217;ın fiili açısından ve onunla mukayese edilmekle nitelendiği sıfatlardır. Yani bu sıfatlar Allah&#8217;ın fiil makamından alınır. Oysa Zati Sıfatlar bizzat Zat&#8217;ın kendisinden alınır.</p>
<p>2-Fiili Sıfatlar ispat ve men edilebilir. Yani belli bir durumda Yüce Allah için ispat edilip, diğer bir durumda men edilir. Başka bir deyimle Fiili Sıfatlar&#8217;dan her birini Allah için ispat ve men etmek mümkündür. Yüce Allah yeryüzünü yaratmadan önce &#8220;Yerin Yaratıcısı&#8221; değildi. Ama yaratıktan sonra O&#8217;na &#8220;Yeryüzünün Yaratıcısıdır&#8221; diyebiliriz.</p>
<p>Aynı şekilde Yüce Allah İslam&#8217;ın değerli peygamberini göndermeden önce &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı indiren&#8221; değildi. Hz. Peygamber&#8217;i gönderdikten ve ona Kur&#8217;an&#8217;ı nazil ettikten sonra &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı İndiren&#8221; vasfını almıştır.</p>
<p>Zati Sıfatlar&#8217;a gelince, onlar her zaman Allah&#8217;ın zatı için sabittir. Asla O&#8217;ndan men edilemez. Yüce Allah ezelden, sonsuza kadar bu sıfatlara sahip olup, onlarla nitelenir. Allah Teala her halükarda ve her zaman için Alim, Kadir ve Hayy&#8217;dır. Hiçbir hal ve hiçbir zaman Allah Teala&#8217;yı bunlardan yoksun bilmek olmaz.<br />
Zati Sıfatlar&#8217;ın Zat&#8217;ın Özü Oluşu</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın Zati Sıfatları&#8217;nın Allah Teala&#8217;nın Zatı&#8217;na nispetinin nasıl olduğu konusunda İslam bilginleri muhtelif görüşler ortaya atmışlardır. Bizim maksadımızın ihtisar oluşu, bu bahislere detaylı olarak burada yer vermemize müsaade etmiyor.</p>
<p>Ancak aziz dostların konu hakkında genel bir bilgiye sahip olmaları için, Tabatabai&#8217;nin konu hakkında yapmış olduğu özet açıklamasını aynen buraya aktarıyoruz.</p>
<p>Tabatabai şöyle yazıyor: &#8220;Zat dışında hiçbir şey nazara alınmaksızın bizzat Zat-i İlahi&#8217;nin kendisinden alınan zati sıfatlarından bahsedenler konu üzerinde çeşitli görüşler ortaya atmışlardır.</p>
<p>1- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi&#8217;nin özü olmakla birlikte, varlık açısından da birbirlerinin aynıdır. Bu görüş İslam filozoflarına nispet verilmiştir.</p>
<p>2- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi&#8217;nin dışında olan manalardır. Ancak Zat-i İlahi&#8217;nin kadim oluşuyla kadimdirler. Bu görüş Ehl-i Sünnet&#8217;in Eş&#8217;arî mezhebine nispet edilmiştir.</p>
<p>3- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi dışında olup hadis sıfatlardır. Bu görüş Ehl-i Sünnet&#8217;in Keramiye mezhebine nispet edilmiştir.</p>
<p>4- Zat-i İlahi&#8217;nin bu sıfatlarla vasıflanmasının anlamı, Zat-i İlahi&#8217;nin fiillerinin bu sıfatlara sahip olan zatın fiilleri niteliğini taşımasıdır. Buna göre, Allah Teala&#8217;nın Alim olmasının anlamı, Zat-i İlahi&#8217;nin fiilinin, alim bir failin fiili gibi, ölçülü ve akli gaye sahibi olmasıdır. Allah Teala&#8217;nın kadir olmasının anlamı, Allah Teala&#8217;nın fiilinin kadir olan failin fiili gibi olmasıdır. O halde bu sıfatlar Zat-i İlahi&#8217;de yoktur. Ancak Allah Teala&#8217;nın zatı bu sıfatların yerini alıp onların görevini de yapmaktadır.</p>
<p>Onlardan bazıları da Allah Teala&#8217;nın bu sıfatlara sahip olmasının anlamı, bu sıfatların zıddını Zat-i İlahi&#8217;den reddetmek olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. Buna göre, Allah Teala&#8217;ya hayat, ilim ve kudreti ispat etmenin anlamı, Allah Teala&#8217;dan ölüm, cahillik ve acizliği reddetmektir. Bu görüş Ehl-i Sünnet&#8217;ten Mutezile mezhebine nispet edilmiştir.</p>
<p>Ancak hak görüş birinci görüştür. Çünkü bütün yaratıkların vasıtasız, bir vasıta veya birkaç vasıtayla Vacib-ül Vücut bizatihi olan Cenab-ı Hakk&#8217;a vardığı ispatlanmıştır. Yani Cenab-ı Hak bizatihi onların nedenidir. Yine müsebbep de bulunan her varlık kemaline, o müsebbebin nedeni olan Cenab-ı Hakk&#8217;ın â&#8217;la ve yüce bir şekilde sahip olduğu da ispatlanmıştır. O halde Vacib-ül Vücut bizatihi olan Cenab-ı Hak varlık aleminde farz edilen bütün kemallere sahiptir. Ayrıca Cenab-ı Hak, içinde hiçbir yokluk karışımı olmayan soyut varlıktır. O halde O&#8217;nun herhangi bir kemalden yoksun olduğunu düşünmek imkansızdır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın, zatında hiçbir tekessür ve değişim olmayan soyut varlık olduğu ve hak tevhide sahip olduğu da ispatlandığına göre, O&#8217;nda olduğu farz edilen her varlık kemali hem O&#8217;nun zatının özü hem de birbirlerinin özü ve aynı olması gerekir. O halde Vacip Teala&#8217;nın sahip olduğu Zati Sıfatlar, her ne kadar kavram açısından ayrı kavramları ifade etseler de, varlık açısından ve objektif olarak hem Zat-i İlahi&#8217;nin hem de birbirlerinin aynıdırlar&#8230;.</p>
<p>Eş&#8217;arî mezhebine nispet edilen ikinci görüşe gelince, onlar bu sıfatların; hayat, ilim, kudret, duyma, görme, irade ve kelam olmak üzere yedi sıfat olduğunu kaydetmiş, bunların Zat-i İlahi dışında olup, Zat-i İlahi&#8217;nin lazımı ve O&#8217;nun kadimliği ile kadim olduklarını belirtmişlerdir.</p>
<p>Bu görüş doğru değildir. Zira, eğer bu sıfatlar varlıklarında nedenden müstağni olup, bizatihi var olsalar, bundan zat ve yedi sıfat olmak üzere, sekiz vacip bizatihi varlığın olduğu ortaya çıkar. Oysa Vacip Bizatihi&#8217;nin tevhid burhan ve dilleri bunu reddedip muhal olduğunu ispatlamaktadır.</p>
<p>Eğer bu sıfatların varlık açısından nedene muhtaç oldukları ileri sürülürse, bu durumda ya bunların nedeni Zat-i İlahi olduğu söylenecektir. O halde Zat-i İlahi bunlardan önce olup onları var eden neden olacaktır. Oysa Zat-i İlahi&#8217;nin kendisinin bu sıfatlardan yoksun olduğu kabul edilmiştir. Bir kemalden yoksun olan bir şeyin onun nedeni olması ise muhaldir.</p>
<p>Yahut bu sıfatları Zat-i İlahi dışında olan bir nedenin var ettiği söylenecektir. O halde bu sıfatlar kendi zatlarında imkan sıfatına sahip olup başka bir neden sebebiyle bilgayr vaciplik kazanmaktadırlar. Her bilgayr vacip olanın da zorunlu olarak bizatihi vacip olan bir nedene ulaşması gerekmektedir. Farza göre, bu bizatihi vacip olan neden, bizzat bu sıfatlarla vasıflanan Hak Teala değildir. Çünkü Hak Teala&#8217;nın başkası tarafından icat edilen bu sıfatlarla vasıflanacağı farz edilmiştir. Bundan ise, vacip bizatihi olan varlığın birden fazla olması lazım gelir. (Biri Vacip Bizatihi olan Hak Teala, diğeri ise Hak Teala&#8217;nın vasıflarını icat ettiği farz edilen ikinci vacip bizatihi olan varlık) Oysa, Vacip Bizatihi&#8217;nin tevhid burhanları bunu ret ve batıl etmektedir.</p>
<p>Sonra bu farza göre, Vacip Bizatihi olan Hak Teala&#8217;nın kemal sıfatlarıyla vasıflanmasında başka bir varlığa muhtaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Oysa, başka birine muhtaç olmak, nasıl farz edilirse edilsin vacip bizatihilikle çelişmektedir.</p>
<p>Ayrıca bu görüşe göre Vacip Bizatihi olan Hak Teala&#8217;nın zat boyutunda kemal sıfatlarından yoksun olduğu sonucu doğmaktadır. Oysa biz, Vacip Bizatihi olan Hak Teala&#8217;nın hiçbir varlık kemalinden yoksun olmayan soyut varlık olduğunu daha önce ispatlamıştık.</p>
<p>Keramiye mezhebine isnat edilen, Zati Sıfatlar&#8217;ın Zat-i İlahi&#8217;nin dışında olup, hadis olduklarına dair üçüncü görüşe gelince, bunun da doğru bir görüş olmadığı ortadadır. Zira, bu görüşe göre, bu sıfatların imkan vasfına sahip olup nedene muhtaç olmaları ortaya çıkar. Bu durumda eğer bunları var eden neden, Zat-i İlahi&#8217;nin kendisi olursa, bundan Zat-i İlahi&#8217;nin kendisinin yoksun olduğu kemali kendine vermesi çıkar ki, bunun batıl olduğu ispatlandı. Ya da bunları var eden neden Zatı İlahi dışında olan bir sebep olacaktır. Bundan da Zat-i İlahi&#8217;nin sıfat açısından imkan özelliğine sahip olması ve bir kısım varlık kemallerinden yoksun olması sonucu çıkar ki, bunun da batıl olduğu ispatlanmıştır.</p>
<p>Mutezile mezhebine isnat edilen, Zat-i İlahi&#8217;nin zatının sıfatların yerinde olup sıfatların işini gördüğü görüşüne gelince, bunun da batıl görüş olduğu açıktır. Zira bu görüşe göre, Zat-i İlahi&#8217;nin kemal sıfatlarından yoksun olması gerekir. Oysa bütün kemali var eden O&#8217;dur. O halde bu görüş de batıl bir görüştür.</p>
<p>O halde Zat ve sıfatlar objektif olarak bir olmakla birlikte kavram açısından birbirlerinden farklıdırlar.&#8221; [37]</p>
<p>Elbette Ehl-i Beyt ulemasının savunduğu bu görüşün temelinde Ehl-i Beyt imamlarının nurlu açıklamaları yatmaktadır. Ehl-i Beyt&#8217;in nurlu taliminden yoksun olanlar ise, görüldüğü üzere bazıları sıfat konusunda şirke düşerken, diğerleri de Zat-i İlahi&#8217;yi yaratıklarında bulunan kemallerden yoksun görme cehaletine düşmüşler.</p>
<p>Hüseyin bin Halid diyor; Hz. İmam Rıza (a.s)&#8217;ın: &#8220;Allah Tebareke ve Teala ezeli olarak, alim, kadir, hayy, kadim, gören ve duyandır&#8221; buyurduğunu duydum. Ben İmam&#8217;a: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın oğlu! Bazıları; Allah Azze ve Celle&#8217;nin ilim ile alim, kudret ile kadir, hayat ile hayy, kulak ile duyan ve gözle gören olduğunu söylüyorlar&#8221; dedim. Bunun üzerine Hazret: &#8220;Kim böyle şey der ve ona inanırsa, Allah ile birlikte ayrı bir ilah edinmiş olur. Bizim velayetimizi de kabul etmemiştir. Allah azze ve Celle bizatihi ezeli olarak alim, kadir, hayy, kadim ve görendir. Allah Teala müşriklerin ve müşebbihenin söylediklerinden çok yücedir.&#8221; [38]</p>
<p>Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Hiçbir bilinen olmadan ezeli olarak ilim Rabbimiz Allah Azze ve Celle&#8217;nin zatı idi. Hiçbir duyulan olmadan duyma O&#8217;nun zatı idi. Hiçbir görülen olmadan görme O&#8217;nun zatı idi. Hiçbir kudretin taalluk bulduğu varlık olmadan kudret O&#8217;nun zatı idi. Eşyayı icat edip, bilinen var olunca ilmi bilinenlere, duyması duyulanlara, görmesi görülenlere ve kudreti kudret dahiline girenlere taalluk buldu&#8230;&#8221; [39]</p>
<p>Hişam bin Hakem diyor; bir zındık Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;a: &#8220;Allah&#8217;ın duyan ve gören olduğunu mu söylüyorsun?&#8221; deyince, Hazret şöyle buyurdu: &#8220;Allah duyan ve görendir. O bir organ olmadan duyandır. O bir alet olmadan görendir. O kendi zatıyla duyar ve kendi zatıyla görür. Benim; &#8220;O kendi zatıyla duyar&#8221; sözümün anlamı, O&#8217;nun kendi başka bir şey, zatının da başka bir şey olduğu değildir. Ben soru sorulan bir kişi olarak bu ibareyi kullanmakla, soru soran bir kişi olarak konuyu sana anlatmak istiyorum. Ben; O bütünüyle duymaktadır&#8221; diyorum. Benim, O&#8217;nun bütünüyle duyduğu sözüm de, O&#8217;nun parçası olan bütün olduğu anlamına gelmemektedir. Ben konuyu sana anlatmak için bu tabiri kullanıyorum. Ben O&#8217;nun zat ve sıfatlarında bir ihtilaf olmaksızın duyan, gören, bilen ve her şeyden haberi olan olduğunu anlatmak istiyorum.&#8221;[40]</p>
<p>Biz burada Allah Teala&#8217;nın Sübuti ve Selbi, Zati ve Fiili sıfatlarını, en azından ilgili kelam ve felsefe kitaplarında yer aldığı şekliyle genel hatlarıyla ele alarak teker teker üzerinde durma imkanına sahip değiliz. Böyle bir araştırma ciltlerce kitap yazılmasını iktiza eder. Biz Allah Teala&#8217;nın Sübuti sıfatlarından sadece bir kaçına özet olarak işaret etmekle bu konudaki bahsimizi bitirmeye çalışacağız.<br />
İLİM</p>
<p>Yüce Allah her şeyden haberdardır. Hiçbir şey onun ilminden gizli ve kayıp değildir. Geçmişte olanları da bilir, gelecekte olacakları da, varlık aleminde ne varsa, küçükten-büyüğe hepsi Allah için aşikârdır. Her şeyi yaratan, bütün varlıkların muhtaç olduğu, Cenab-ı Allah&#8217;ın, kendi yaratıklarından haberdar olmaması hiç düşünülebilir mi?</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Biliniz ki Allah, her şeyi bilir&#8221;[41]</p>
<p>&#8220;Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.&#8221;[42]</p>
<p>&#8220;O, göklerde ve yerde tek Allah&#8217;tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.[43]</p>
<p>&#8220;Göklerde ve yerde olanları da bilir&#8221;[44]</p>
<p>&#8220;Gaybın anahtarları Allah&#8217;ın yanındadır; onları O&#8217;ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde, ne varsa bilir; O&#8217;nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221;[45]<br />
KUDRET</p>
<p>Kudret Yüce Allah&#8217;ın Sübuti sıfatlarındandır. Kudret, öznenin fiili, istediği zaman yapıp, istemediği zaman da yapmamasına denir.</p>
<p>Öyleyse kadir; kendi isteğiyle bir işi, yapmayı veya terk etmeyi seçene denir. Şu halde ayakta durmaya mecbur olan oturmaya kadir değildir. Aynı şekilde, oturmak zorunda olan da ayakta durmaya kadir olamaz. Oturmak istediğinde oturan, ayakta durmak istediğinde ayakta duran kimse, bu iki işe kadir olur. Bundan da sadece irade ve ihtiyar sahibi failin, kadir olabileceği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Yüce Allah, mutlak (koşulsuz) olarak kadirdir. Yani, istediği varlığı yaratır. Allah&#8217;ın mutlak surette kadir olması, O&#8217;nun her şeye hakim, kadir olduğunu ve mutlak bir saltanata sahip olduğu anlamını ifade eder.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah&#8217;tandır. Allah&#8217;ın her şeye gücü yeter.&#8221;[46]</p>
<p>&#8220;Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler- yücesidir ve O&#8217;nun her şeye gücü yeter.&#8221;[47]</p>
<p>&#8220;Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah&#8217;ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi, ilmiyle kuşattığını bilesiniz.&#8221;[48]<br />
Allah Teala&#8217;nın Sonsuz Kudretine Yapılan İtiraz</p>
<p>Ancak bazıları Allah Teala&#8217;nın koşulsuz ve mutlak kudret sahibi olmasına bazı çocukça itirazlarda bulunmuşlardır. Meselâ, şöyle demişlerdir: Eğer Allah&#8217;ın kudreti sonsuz ise, acaba 2+2&#8242;yi 5 yapabilir mi? Acaba aynı anda tamamı, hem siyah hem de beyaz olan bir cismi veya kendisinin yok edemeyeceği bir varlığı, yahut kendisinin kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?</p>
<p>Eğer böyle bir varlığı yaratırsa, bu O&#8217;nun mutlak kudretiyle çelişecektir. Eğer yaratamazsa, yine O&#8217;nun koşulsuz kudretine zıt olacaktır. Sonuçta Allah koşulsuz kudrete sahibi değildir.</p>
<p>Cevap: Gerçekte bu gibi çocukça soru soranlar, ne Cenab-ı Hakk&#8217;ın Vacip Bizatihi olmasını, ne Vacip Bizatihi olan varlığın bütün kemallere sahip olduğunu, ne de yaratmak kavramının ne anlam ifade ettiğini ve yaratık ile yaratan arasındaki nispetin ne olduğunu kavramamışlardır. Ancak şimdilik biz bu konulara giremeyiz. Burada bu basit sorulara sadece basit bir cevap vermekle yetineceğiz.</p>
<p>Şöyle ki, farz edilen bir şeyin oluşmamasının nedeni �ne olursa olsun- bazen öznedeki (faildeki) zaaf yüzünden olur, bazen de o şeyin kendisindeki eksiklikten kaynaklanır. Yani söz konusu şeyin gerçekleşmesi imkansız olur. İşte bahis konusu edilen nesneler de bu kabildendir. Yani onların icat edilememesi, Yüce Allah&#8217;ın gücünün sınırlı oluşundan değil, o şeylerin gerçekleşmesi imkânsız olduğundan dolayıdır.</p>
<p>Bu ikisi arasında çok büyük fark vardır. Allah&#8217;ın her şeye gücünün yetmesinin ve istediği her şeyi yaratmasının anlamı, Allah Teala&#8217;nın varolması mümkün olan şeyleri yaratmasıdır. Öyleyse, zaten var olabilme kabiliyeti olmayan, imkânsız ve muhal olan şeyler baştan bizim mevzubahsimiz dışındadır.</p>
<p>Şu halde, 2+2 =5 olması imkânsızdır, dememiz daha doğrudur. Allah, onların toplamını beş yapamaz demek ise yanlıştır. Veya bir cisim baştan başa hem beyaz, hem de siyah olamaz, dememiz gerekir. Eğer bir kimse, marangoza: &#8220;Sudan sandalye yap!&#8221; derse, ona olumsuz cevap veririz. Bu marangozun sandalye yapmasını bilmediğinden, yapmaya kudretinin olmadığından dolayı değil, suyun sandalye olma kabiliyeti olmadığından dolayıdır.</p>
<p>Sonuç olarak, bu gibi şeylerin gerçekleşmesi, Yüce Allah&#8217;ın gücünün sınırlı olduğundan değil, o işlerin oluşma kabiliyetleri olmadığındandır.<br />
HAYAT</p>
<p>Hayat kelimesi yaşam anlamını ifade eder. Hayata sahip olan bir şeye yaşayan varlık denir. Hayat iki anlamda kullanılır:</p>
<p>1-Bir şeyin gelişip büyümesi, beslenip çoğalması durumudur. Hayat bu anlamda bitki ve hayvanları da kapsayıp, eksiklik ve ihtiyacı gerektirir. Zira, gelişip büyümek, büyüyen varlığın başlangıçta kemâle sahip olmadığını, dış etkenler sonucu onda değişiklikler oluşarak yavaş yavaş sonradan kazanılan bir kemâle ulaşmasını gerektirir.</p>
<p>2-Bir şeyin bilinçli olup kendi istek ve ihtiyarıyla iş yapması durumudur. Hayatın bu anlamı kemâli bir kavramdır. İşte bu anlamdaki hayat Allah&#8217;ın Sübuti sıfatları gurubuna girer.</p>
<p>Öyleyse, Allah konusunda hayatın anlamı, O&#8217;nun alim, bilen, kendi ihtiyarıyla işleri yapan, yaratan bir varlık olduğudur.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;O daima diridir; O&#8217;ndan başka bir ilah yoktur. O halde dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak, O&#8217;na dua edin. Her türlü övgü alemlerin Rabbi Allah&#8217;a mahsustur.&#8221;[49]</p>
<p>&#8220;Ölümsüz ve daima diri olan Allah&#8217;a, güvenip dayan. O&#8217;nu hamdı ile tespih et. Kullarının günahlarını O&#8217;nun bilmesi yeter.[50]<br />
ADALET</p>
<p>Biz Ehl-i Beyt dostlarına göre adalet, dinin temel ilkelerini oluşturan itikadi konulardan bir diğeridir. Adalet Allah Teala&#8217;nın sübutî sıfatlarından biri olup, İslam tarihinin ilk zamanlarından itibaren üzerinde önemle durulmuş ve daha sonraları, özellikle de İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın döneminde konu üzerinde bir takım tartışmalar ortaya çıkmış, bir çok değişik ve batıl görüşler ortaya atılmıştır. Hatta daha ileri gidilerek bu görüşler Müslümanlar&#8217;ın günlük yaşamına bile sızarak onlara yön vermiş ve bir çoğunu dalalet uçurumlarına sürüklemiştir.</p>
<p>Resulullah (s.a.a)&#8217;in ilim şehrine, Ehl-i Beyt&#8217;in kapısından girmekten çekinen ve kendilerini imam sanan bazı saray alimlerinin bir çok sorular karşısında büyük hatalara düşmeleri bir yana, kendilerini Resulullah (s.a.a)&#8217;in halifesi olarak tanıtmaya çaba gösteren bir kısım makamperest zorbalar, saray alimlerinin de yardımıyla ilahi adalet hakkında uydurdukları görüşlerle, İslamî, hatta insani bile sayılamayacak işlerine İslamî bir çehre vermek yoluna gitmişlerdir.</p>
<p>Böylece dünya düşkünü saray alimleri, mazlum halkı kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen baskıcı, sömürücü ve zalim hükümdarların zulmü altında  daha fazla ezilmeye mahkum etmişlerdir.</p>
<p>Ama insanlığa kurtuluş gemisi, hidayet meşalesi, ilim ve hikmet madeni ve Resulullah&#8217;ın hakiki varisleri olan Ehl-i Beyt İmamları, bu tür şeytanı görüşler karşısında tavır alarak hakikati, hakikat peşinde olanlara tanıtmaya özen göstermişlerdir. Böylece müstekbirlerin savunduğu bu görüşlerin gerçek çehresini ortaya koymakla birlikte, onların perde arkasında planladıkları komploları gözler önüne sermişlerdir. Öyle ki, artık adl-i ilahînin ve imametin usul-i dinden olduğuna inanmanın, Caferî mektebinin sembollerinden olduğu kabullenilerek, onlara usul-i mezhep ismi verilmiştir.</p>
<p>Buna karşın adl-i ilahi meselesinde Ehl-i Sünnet grubu, adl-i ilahiyi kabul eden Mutezile ve kabul etmeyen Eş&#8217;arîler olmak üzere, iki ana kola ayrılmışlardır. Böylece Ehl-i Sünnet&#8217;ten Mutezile mezhebine mensup olanlar, biz Ehl-i Beyt dostlarının yanında yer alarak Adliye grubuna girerken, Eş&#8217;arîler bunun karşısında yer almışlardır.</p>
<p>Ancak bu günün Ehl-i Sünnet&#8217;i çoğunlukla Eş&#8217;arî mezhebini benimsemişlerdir. Mutezile mezhebi ise, bir süre hakimiyet sürdürdükten sonra, uful ve sönüş dönemine girmiş ve bilahare sadece tarih ve kelam kitaplarında varlığını sürdüre gelmiştir.</p>
<p>Usul-i din konusunda Ehl-i Sünnet arasında yaygın olan bir diğer mezhep de Muhammed bin Muhammed bin Mahmud Maturidi&#8217;nin tesis ettiği Maturidi mezhebidir. Her ne kadar bazıları onu kelam menheci açısından Eş&#8217;arî&#8217;ye, [51] bazıları ise Mutezile&#8217;ye, [52] daha yakın olduğunu iddia etmiş, diğer bazıları ise, bu ikisi arasında kendi başına müstakil bir yönteme sahip olduğunu savunmuşlarsa da, [53] Maturidi&#8217;nin ortaya koyduğu ilkelere baktığımızda onun Mutezile mezhebine daha yakın olduğunu görmekteyiz. Çünkü &#8220;Hüsn-ü Kubh-ü Akli&#8221; meselesinde Maturidi&#8217;nin de savunduğu ilke Mutezile&#8217;nin savunduğu görüşle ayniyet arz etmektedir. O halde Maturidi&#8217;yi de bu hususta Adliye grubundan saymak mümkündür.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, Eş&#8217;arîler&#8217;in adl-i ilahiyi kabul etmediklerini söylerken, onların haşa Allah Teala&#8217;nın zalim olduğuna inandıklarını iddia etmiyoruz. Çünkü böyle bir şeyi Cenab-ı Hakk&#8217;a nispet vermek akıl açısından mümkün olmadığı gibi, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Allah&#8217;ın adil olduğunu belirtip, zulmü, Zat-i Mukaddes-i İlahi&#8217;den uzak bilen açık ayetleriyle de çelişmek olur. Dolayısıyla hiçbir Müslüman böyle bir şeye itikat edemez ve söyleyemez.</p>
<p>Ancak Eş&#8217;arî grubu, &#8220;Hüsn-ü Kubh-ü Akli&#8221; meselesiyle, &#8220;Cebir ve İhtiyar&#8221; meselesinde bir takım görüşler ortaya atmışlardır ki, bu görüşlerin gereği, Allah Teala&#8217;yı adil bilmeme veya Allah Teala hakkında adalet ve zulmün bir anlam taşımadığı anlamı ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Eş&#8217;arî grubu adalet sıfatına inanmayı inanç esaslarından kabul etmemiştir.</p>
<p>Eş&#8217;arîler&#8217;le Adliye grubu arasındaki en önemli ihtilaf konusu &#8220;Hüsn-ü Kubh-ü Akli&#8221; konusudur. Adliye grubu &#8220;Hüsn-ü Kubh-ü Akli&#8221; ilkesini kabul edip savunurken, Eş&#8217;arîler onu reddetmektedirler.</p>
<p>Adliye grubu şuna inanıyor ki; fiiller ve nesneler tekvin ve teşri açısından Allah Teala&#8217;ya nispet verilmeksizin kendi zatlarında hasen (güzel) ve kabih (kötü, çirkin) olmak üzere, iki gruba ayrılır ve insan aklı şeriatın beyanı olmaksızın mahiyetini idrak ettiği fiil ve nesnelerin zati güzellik ve çirkinliğini kavrayıp idrak edebilir. Dolayısıyla da insan aklı, akıl ve hikmet sahibi olan her varlığın, güzel olan işleri yapması ve emretmesi, çirkin işlerden de çekinmesi ve çekindirmesi gerektiğine hükmeder.</p>
<p>Örneğin; insan aklı, öksüz bir çocuğun elinden malının haksız yere çıkarılmasını veya haksız yere bir insanın canına kıyılmasını yahut yalan konuşulmasını çirkin kabul edip, bunlardan kaçınılmasına ve kaçındırılmasına; ihsan ehlinin mükafatlandırılmasını ve yukarıda zikredilen zulümlerin önlenmesini ise, güzel kabul edip, her hikmet sahibi failin davranışının bu doğrultuda olmasına ve bunlara emretmesi gerektiğine hükmeder. Bu hükümleri vermesinde şeriat tarafından bu yönde açıklamalar gelmesini beklemez.</p>
<p>İnsan aklına göre, Allah Teala da en üstün ilim ve hikmet sahibi olduğundan, O&#8217;nun işleri de aynı statüye girmektedir. Allah Teala ancak güzel olanı yapar ve güzel olana emreder, çirkin olanı ise kendi yapmadığı gibi, diğerlerini de çirkin olandan nehyeder. Aslında Zat-ı İlahi bütün çirkinliklerden münezzehtir.</p>
<p>Elbette aklın, Allah Teala&#8217;nın devamlı olarak güzel işleri yaptığına ve güzel işlere emrettiğine, çirkin işleri yapmadığına ve çirkin işlerden de sakındırdığına hükmettiğini söylerken maksat, haşa aklın Allah&#8217;a bir nevi emredip teklif tayin ettiği değildir. Maksat, aklın bazı işlerin Allah Teala&#8217;nın sıfat-i kemaliyle uyum içinde olup olmadığını anlaması ve bazı işleri Allah Teala&#8217;ya yakıştırıp yakıştırmamasıdır. Yoksa yine aklın kendi hükmü gereğince, mutlak mülk sahibi ancak O&#8217;dur. Mutlak hakimiyet de ancak O&#8217;na aittir.</p>
<p>Buna karşılık Eş&#8217;arî grubu, adaletin aklın idrak edebileceği kendi başına bir hakikat olmadığını savunuyor. Onlara göre, insan aklı fiillerin hasen (güzel) ve kabih (çirkin) olduğunu kestiremez. Tekvin aleminde neyi Allah yapmış ve yapıyorsa, tekvin açısından güzel odur. Teşri aleminde de neye emretmişse, teşri açısından güzel odur. Yoksa işin zati güzelliği olduğundan Allah onu yapmamış ve ona emretmemiştir.</p>
<p>Aslında aklın Allah&#8217;ın fiillerine bir ölçek belirlemesi mümkün değildir. Allah&#8217;ın adil olmasının anlamı, O&#8217;nun adalet ilkelerine riayet ettiği değildir. O&#8217;nun kendi adaletin kaynağıdır. O, ne yaparsa, adaletin özüdür. Adalet Allah&#8217;ın fiillerinin ölçeği değildir. Allah&#8217;ın fiilleri adaletin ölçeğidir. Dolayısıyla, eğer Allah bütün zalimleri cennete götürür, bütün salih insanları ve masum peygamberleri de cehenneme götürürse, bu zulüm sayılmaz. Bu adaletin ta kendisi olur.</p>
<p>Biz sonraki bölümlerde adaletin usul-i dinde yer almasının neden ve önemi hakkındaki masum imamların buyruklarını ve Ehl-i Beyt alimlerinin sözlerini aktaracağız. Fakat Adliye grubu ile Eş&#8217;arî grubu arasındaki ihtilafın iyice anlaşılması için, her şeyden önce adaletin ve zulmün ne olduğunu ve ne anlama geldiğini bilmek zorundayız.<br />
Adalet Nedir?</p>
<p>Adl kelimesi Arapça bir kelime olup aşağıda zikredeceğimiz anlamlarda kullanılmıştır:</p>
<p>1- Varlıkların ölçülü ve düzenli olması anlamında. Eğer, belli bir amaca yönelik olan, çeşitli parçalardan oluşan bir bileşim veya mecmuayı nazara alırsak, kendinden güdülen amacın sağlanması ve varlığının devam edebilmesi için, onun parçaları arasında nicelik ve nitelik açısından teadül ölçüsüne riayet edilmesi şarttır. Aksi taktirde ne varlığını devam ettirebilir, ne de kendinden güdülen amaç elde edilebilir.</p>
<p>Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;in &#8220;Gökler ve yer adl üzere ayakta durmuştur&#8221; hadisi-i şerifi işte bu anlama işaret etmektedir. Yani yerküre ve göklerdeki varlıklarda nicelik ve nitelik açısından kendilerinden beklenilen amaca uygun olarak teadül ilkesine riayet edilmiştir. Aksi taktirde, ne bu düzen var edilirdi, ne de farz-ı muhal var edilse bile, varlığını devam ettirebilirdi. Bu anlamdaki adlin karşıtı uyumsuzluk olur.</p>
<p>Gerçi, ilahi fiillerde bu açıdan bir kusur ve uyumsuzluk söz konusu değildir. Ama bu anlamdaki adlin karşıtı zulüm değil de uyumsuzluk olduğundan, bu bahsimizle bir ilişkisi yoktur.</p>
<p>2- Adaletin ikinci anlamı, hak sahiplerinin hakkına riayet edip, her şahsın hakkını kendisine vermektir. Bu anlama göre adalet: &#8220;Her hak sahibinin hakkını kendisine vermek&#8221; olarak tanımlanmıştır. Bunun karşıtı olan zulüm ise, hak sahiplerinin hakkına riayet etmemek olur.</p>
<p>Bu anlamdaki adalet Eş&#8217;arî ve Adliye grubu arasında bahis konusu edilmiş ve Allah&#8217;ın adil olduğunu savunan Adliye grubu, Allah Teala&#8217;nın bu açıdan adil olması, yani her hak sahibinin hakkını kendine vermesi gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p>Ancak burada bazıları şöyle bir itiraz söz konusu etmişlerdir ki, hiçbir kimsenin Allah&#8217;a karşı bir hak sahibi olduğunu veya bir şeye istihkak kazandığını söylemek mümkün değildir ki, Allah Teala&#8217;nın hak sahiplerinin hakkına riayet etmesi veya istihkak sahiplerinin istihkak ettikleri şeyleri, adaleti gözeterek sahiplerine vermesi gerektiğine hükmedilsin. Buna göre, Allah Teala&#8217;nın fiillerinde bu anlamdaki adaletin yeri yoktur.</p>
<p>Bunun cevabı şudur ki; gerçi hiçbir kimsenin bizatihi Allah Teala üzerinde bir hakkı yoktur. Ancak ihsan sahibi olan Allah Teala&#8217;nın kendisi, mü&#8217;min ve salih kulları için bir takım hakları belirlemiş ve bunları kendi elçileri vasıtasıyla kullarına bildirmiştir. Dolayısıyla O&#8217;nun emirlerine iman edip riayet eden insanlar, bu sayede bir takım şeylere istihkak kazanıp hak sahibi olurlar.</p>
<p>Öte yandan akıl, Allah Teala&#8217;nın verdiği sözlere riayet etmesi gerektiğine hükmediyor. Çünkü akıl, verilen sözde durmamayı çirkin kabul etmektedir. Yine aklın hükmü gereği, Allah Teala da her türlü çirkinliklerden münezzeh olduğundan; akıl, bu hakların sahiplerine verilmesini zorunlu görmektedir.</p>
<p>İşte Hz. Ali (a.s)&#8217;ın: &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları! Allah Teala&#8217;nın sizleri yarattığı amaç ve sizleri kendinden sakındırdığı doğrultuda hakkıyla O&#8217;ndan sakının. Sizlere va&#8217;dettiği doğrultuda da sözünü gerçekleştirmek açısından O&#8217;na karşı hak kazanın&#8230;&#8221; [54] buyruğu aklın bu hükmüne işaret etmektedir.</p>
<p>Bu durumda, gerçi bir açıdan Allah&#8217;ın kullarına olan nimet ve mükafatları tamamıyla O&#8217;nun bir ihsanıdır. Ama Allah&#8217;ın verdiği va&#8217;d göz önüne alınırsa da, bir çeşit istihkak ve hak söz konusu olmaktadır. O halde Allah Teala&#8217;nın sözüne ve va&#8217;dine sadık olması açısından, bu haklara ve istihkaklara riayet etmesi bahis konusu olabilir.</p>
<p>3- Bazen adalete daha geniş bir anlam yüklenerek; &#8220;Adalet, her şeyi kendi yer ve mevkiine koymaktır&#8221; şeklinde tarif edilir. Buna göre, adalet her şeyi kendine layık yer ve mevkie koymak ve her işi layık ve uygun şekliyle yapmak anlamını ifade eder.</p>
<p>Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Adalet işleri kendi yerlerine koyar.&#8221; [55] Bu anlamdaki adaletin karşıtı olan zulüm ise, şeyi kendine layık yer ve mevkiine koymamak ve işi layık ve uygun olduğu şekliyle yapmamak olur.</p>
<p>Rağib &#8220;El-Müfradat&#8221; adlı kitabında zulmü şöyle tanımlıyor: &#8220;Zulüm, lügat ehli ve bir çok ilim ehlinin nezdinde, bir şeyi kendi yerine koymamaktır.&#8221; [56]</p>
<p>Bu anlamdaki adalet, hikmet ile aynı anlamı taşır ve adilane iş ile hekimane iş, aynı manayı ifade ediyor. Bu anlamdaki adalet, daha genel olup önceki anlamları da içermektedir.</p>
<p>Allah Teala bu anlamda da adildir. Yani hem her hak sahibinin hakkına riayet eder, hem de bütün işleri hikmet ve adalet ölçülerine uygun olarak yapar. Bu anlamdaki adalet gereğince, Allah Teala hem yaratma, hem kanun koyma, hem hükmetme, hem de mükafat ve ceza vermede adildir.</p>
<p>Dolayısıyla Allah&#8217;ın adil olmasının anlamı, bütün insanlara ve bütün yaratıklara eşit davranması değildir. Çünkü bütün insanlara ve bütün yaratıklara aynı gözle bakıp aynı şekilde davranmak, her şeyi aynı mevki ve konuma getirmek, bir çok yerde onları layık oldukları yer ve mevkie koymamayı icap ettirir. Bu ise adalete aykırıdır.</p>
<p>Nasıl ki, bir öğretmenin adil olmasının anlamı, bütün öğrencilerine, ister çalışsın, ister çalışmasın aynı notu verip, aynı şekilde mükafatlandırması değilse, aksine öğretmenin adil olmasının anlamı, her öğrenciye hak ettiği notu verip, hak ettiği derecede mükafatlandırması ise, Allah Teala&#8217;nın adil olmasının anlamı da, bütün yaratıklarını her açıdan eşit tutup, hepsine aynı şekilde davranması değildir. Aksine, Allah Teala&#8217;nın adil olmasının anlamı her varlığa hak ettiği mükafatı verip, layık olduğu kemal ve mevkie ulaştırmasıdır.</p>
<p>Yine Allah Teala&#8217;nın adil ve hekim olmasının anlamı, bütün varlıkları aynı şekilde yaratması ve birine ne vermişse, hepsine de aynı şeyleri vermesi değildir. Meselâ, bir hayvana kanat veya boynuz vermişse, bütün hayvanlara ve insanlara da onun aynını vermesi asla adalet ve hikmetin gereği değildir. Aksine, Allah&#8217;ın adil ve hekim olması, varlıkları, en çok hayır verecek, birbirleriyle en fazla uyum içerisinde olacak ve kendilerinden amaçlanan nihai hedefe ulaşmalarında ve varlıklarını sürdürmelerinde ihtiyaç duydukları gerekli araç ve gereçlerle donatılmış şekilde yaratmasıdır.</p>
<p>Nitekim, Allah Teala&#8217;nın adil olması, her yükümlü yaratığına, onların istidat ve imkanları dahilinde görev vermesi ve onların imkanları dahilinde onlar hakkında hüküm verip herkese hak ettiği karşılığı vermesidir.</p>
<p>Buna göre adalet, Allah Teala&#8217;nın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve akıl sahiplerinin kötü gördüğü şeyleri işlemediğine inanmaktır.</p>
<p>Adalet, herkese ve her şeye gereken hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım yapılmamasıdır.</p>
<p>Başka bir deyimle adalet, Allah Teala&#8217;nın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesidir. Yoksa insanları veya bütün varlıkları bir şekilde ve eşit haklara sahip olarak yaratmaya ve ister çaba harcasın, ister harcamasın, ister ihsan ehli olsun, ister fesat ehli, herkese aynı hakkı tanımaya adalet denmez.</p>
<p>En açık şekliyle ilahi adalet, Allah Teala&#8217;nın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve işlerinin doğruluk ve hikmet üzere olduğuna inanmaktır.</p>
<p>Ehl-i Beyt İmamları bu hususu çeşitli zaviyelerden ele alıp, her yönüne aydınlık getirmişlerdir. Ehl-i Beyt İmamları&#8217;nın buyruklarına baktığımızda, adl-i ilahiyi şu sıfatlarla tanıyabiliriz:<br />
1- Allah Teala Zalim Değildir</p>
<p>Yüce Allah, kullarına zulmü irade etmez. Çünkü aklın da hükmettiği gibi zulüm, Allah&#8217;ın adalet ve hikmetine aykırı olan bir şeydir. Alemlerin Rabbi olan Allah Teala hakkında, adaletiyle çelişen zulüm yapmak düşünülemez olduğu gibi, hikmetiyle çelişen abes (hedefsiz, boş) ve kötü iş yapmak da asla düşünülemez. Acaba, bütün bu kâinatı tüm güzelliği ve nimetleriyle, kullarının faydalanması için yaratan ve yaratıklarında hiçbir kör nokta koymayan Allah Teala&#8217;nın zalim olmasını veya hikmete aykırı davranmasını akıl kabul edebilir mi?</p>
<p>Bundan da öte, Allah Teala&#8217;nın kendisi Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de defalarca adaletin iyi, zulmün ise kötü olduğunu haber vermiştir. Halkı adalete çağırmış ve zülüm etmekten de sakındırmıştır. Adaletin iyi bir sıfat zulmün ise kötü bir iş olduğunu bildiren bütün çirkin işlerden münezzeh olan Allah Teala&#8217;nın kendisinin adil olmaması, haşa zalim olması mümkün olabilir mi?</p>
<p>Ancak; zulmün kötülük ve çirkinliğinin farkında olmayan, başkasının kudreti ele geçirdiği taktirde, sahip olduğu makam ve mallarını elinden çıkarmasından korkan, başkalarının elinde bulunan makam ve mallara göz diken ve sadece kendi menfaatini düşünen kimse zulme kalkışır.</p>
<p>Bilgisizlik, acizlik, korku ve menfaatperestlik gibi eksik sıfatlar Allah Teala hakkında asla düşünülmez.</p>
<p>Allah sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibidir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. O, mutlak kemaldir. Bütün hayırlara, adalet de dahil olmak üzere, tüm güzel isimlere sahip olan O&#8217;dur. Alemdeki varlıkların tek kaynağı O&#8217;dur. Varlıklar O&#8217;nun varlığından var olmuşlardır. Varlık aleminde ne kemal varsa hepsinin menşei O&#8217;dur. Böyle iken, var olmaları kendi varlığına dayalı olan varlıklara, her şeye sahip olan O Zat-ı Pâk&#8217;ın zulmetmesi nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Hz. Zeyn-ül Abidin (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey Allah&#8217;ım! Senin hükmünde hiçbir zulmün olmadığını biliyorum&#8230;.Zulmetmeye zayıf ve güçsüz birisi kalkışır ve gerçekten Sen bundan çok-çok yücesin.&#8221;[57]</p>
<p>Buna göre, Allah Teala kullarına zulmetmez ve onlar hakkında kötülüğü de istemez. Çünkü O, bu işin kötü olduğunu en iyi bilendir. O, işi terk etmeye de kadirdir. O, hiçbir şeye de muhtaç değildir. Allah Teala kullarının küfre düşmesine razı olmaz ve yaptığı tüm işleri hikmet ve hedef üzere yapar. &#8220;Eğer inkar ederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir. Kullarının inkarından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur. Hiç bir günahkar diğerinin günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir; yaptıklarınızı o zaman size haber verir; çünkü O, kalplerde olanı bilir.&#8221; [58]<br />
2- Allah Teala Kullarına En Hayırlı Olanı Seçer</p>
<p>Allah Teala&#8217;nın kötü iş yapmadığına ve zulmetmediğine inandığımıza göre, Allah Teala&#8217;nın kullarına en uygun olan şeyi takdir ettiğine de inanmalıyız. Çünkü bunun aksi de adalete aykırı olup, zulmetmektir.</p>
<p>Bir kulun kendi hakkında bir şeyi yararlı görmesi mümkündür. Ama her şeyden haberdar olan Allah, kullarını sevdiğinden ve onlara karşı merhametli olduğundan, onlar hakkında maslahatlarının gerektirdiğini (faydalı olanı) yapar; gerçekte maslahat olmadığı halde, kulların kendi maslahat gördüklerini değil.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Allah sizlere kolaylık istemiştir ve sizlere zorluğu irade etmemiştir.&#8221; [59] &#8220;&#8230; Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.&#8221;[60]</p>
<p>Yüce Allah üstün hikmet sahibidir. O, faydalı olmayan hiçbir işi yapmaz. Bütün alemi özel bir nizam üzere yaratmıştır. Öyle ki, onun hiç bir noktası hesapsız ve düzensiz vücuda gelmemiştir. Alemde varolan hiçbir şey düzensiz ve gereksiz yaratılmamıştır. &#8220;Gökleri yedi kat üzerine yaratan O&#8217;dur. Rahman&#8217;ın bu yaratmasında bir dü­zensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.&#8221; [61]</p>
<p>Sonsuz kerem, ihsan ve lütuf sahibi olan Allah Teala nimetlerini esirgemeden daima kullarına bağışlamaktadır. Varlık alemi baştan başa O&#8217;nun yaratıklarına, özellikle de en şerefli yaratığı olan insanoğluna olan ihsanıdır.</p>
<p>Kendisi şöyle buyuruyor: &#8220;Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah&#8217;tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!&#8221; [62]</p>
<p>Varlık alemindeki bazı olayların felsefelerini bilmediğimizde, onların zulüm ve haksızlık olduğunu sanmayalım sakın. Bu düzen, varlığını öyle ilim ve güç sahibi bir vücut kaynağından almıştır ki, zulmetme etkenlerinin hiç biri onda bulunmamaktadır. Bizim için ne irade etmişse, ne istemişse lütuf ve muhabbetinden kaynaklanmıştır.</p>
<p>Yüzeysel bir bakış açısında bazı şeyler yararsız veya zararlı gözükse dahi bu, bizim aklımızın ve ilmimizin kısıtlı ve sınırlı oluşundan böyle gözükmededir. Biz insanlar çok az bir ilme sahibiz ve varlık hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır.</p>
<p>Nitekim Allah Teala buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: &#8220;&#8230;Ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.&#8221; [63]</p>
<p>Bunun için bir şeyin zararlı veya yararlı olup olmadığını bilmek için, onun sadece insanlardan bir grup veya birisiyle olan ilişkisine bakmamak, her yönden incelemek gerekmektedir. Aslında bir yönden faydalı, diğer bir yönden de zararlı olan bir şeyi, mutlak şer bilmenin kendisi çok büyük bir hatadır. Sıkı bir zincirleme bağlantısı olan alemdeki bu olaylar, bir yer için, bir zaman için ve bir grup için zararlı gözükse de, başka yönlerden faydası daha da fazla olabilir.</p>
<p>Dünyada zorlukların ve belaların olmadığını söylemek istemiyoruz. Dünya hayatında bir çok zorluklar, musibetler ve iniş çıkışlar vardır ve kesinlikle de var olmaya devam edecektir.</p>
<p>Öyleyse, her zorluğu aklımızın gelişmesi için bir vesile ve ruhumuzun kemale ermesinde bir manevra meydanı bilmeliyiz. Kendi elimizle kendimizi bu zorluklar ve musibetler girdabına atarak, &#8220;alın yazımız budur&#8221; deyip teslim olmalıyız demek istemiyoruz. Hayır, mü&#8217;min bir insanın, daima zorluklarla savaşması, direnmesi, çaba göstermesi, aklını çalıştırarak bulunduğu her durumdan ve karşılaştığı her olaydan ruhunu kamilleştirmek için faydalanması gerektiğini söylüyoruz.</p>
<p>Zira, her ne kadar belalar, zorluklar ve musibetler, Allah&#8217;ın kahır ve gazap suretiyle tecelli eden yüzüdürse de, onların insanın tekamülündeki rolü nazara alındığında, aslında karşılığında şükredilmesi gereken büyük nimetlerden oldukları ortaya çıkıyor.</p>
<p>Hz. İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Hiçbir bela yoktur ki, onu Allah&#8217;ın bir nimeti kuşatmış olmasın.&#8221; [64]</p>
<p>O halde dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, nimetin nimet olması ve zorluğun da belaya dönüşmesi bizim kendi tutum ve tavrımıza dayalı olan bir olaydır. Bizler tüm belaları nimete dönüştürerek kemale yönelebileceğimiz gibi, nimetleri de belaya çevirerek şeytanlara yem olabiliriz.<br />
3- Allah Teala Herkese, Ancak Gücü Yettiği Kadar Yükler</p>
<p>Biz Ehl-i Beyt dostları, Allah&#8217;ın adil olduğuna inandığımızdan, Allah Teala&#8217;nın insanları güçleri yetmediği şeylerden sorumlu tutmadığına inanıyoruz. Yani, Allah Teala herkesten kudret ve gücü oranında bir takım ödevler istemiş, kimseyi imkan ve yeteneğinden fazlasıyla görevlendirmemiştir.</p>
<p>Yine inanıyoruz ki, Rahman ve Rahim olan Allah, herkese kendi eliyle kazandığını verir; hiç kimseyi başkasının suçuyla cezalandırmaz. Herkesin yaptığını kendisinden sorar ve halkı hükmünü açıklamadığı şeylerle kıyamet günü sorguya çekmez. &#8220;Hiç bir günahkar diğerinin günahını yüklenmez.&#8221; [65] &#8220;Kim bir zerre ağırlığında iyilik yapmışsa, onu görür. Kim de bir zerre ağırlığında kötülük yapmışsa onu görür.&#8221; [66]</p>
<p>İşte bu amaçla iman edenleri cennetle müjdelemeleri, inkarcıları ise cehennemle korkutmaları için peygamberler göndermiş, insanlar aralarında ayrılığa düştükleri şeyde hak üzere hükmetsinler ve doğru yolu bulsunlar diye, o peygamberlerle birlikte kitap ve ölçek de indirmiş ki, bunların gelişinden sonra insanların, yarın kıyamette &#8220;Bizi imana çağıran olmadı&#8221; diye Allah&#8217;a karşı bir hüccet ve özürleri olmasın. &#8220;Eğer onları ondan önce bir azaba uğratarak yok etseydik: &#8220;Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı?&#8221; diyeceklerdi.&#8221; [67]</p>
<p>Hükmünde hikmet sahibi olan Aziz Allah, bir de son din olan İslam dinini kamil kılmak amacıyla Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra, Hz. Ali (a.s) ilki olmak üzere, masum imamlar tayin etmiş, böylece herkese doğru ve yanlış yolu göstermiştir.</p>
<p>Kimseyi hakikati kabullenmeye zorlamadığı gibi, hakikati bulmak isteyenlerin karşısına zorluk da çıkarmamıştır. Seçim hakkını, gerçek yolu gösterdikten sonra herkesin kendine bırakmıştır. Dileyen şükredenlerden olup Allah&#8217;ın yolunu seçer, ya da nankörlük edenlerden olup şeytanın yolunu seçer. &#8220;Biz ona (insana) yol gösterdik. İster şükreder, isterse de nankör olur.&#8221; [68]</p>
<p>Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;dan şöyle rivayet edilmiştir: &#8220;Allah&#8217;ın, kullarını günahlara zorladığına veya onları güçleri yetmediği şeylerle görevlendirdiğine inanan bir kimsenin kestiği etten yemeyin, şahitliğini kabul etmeyin, arkasında namaza durmayın ve ona zekâttan hiçbir şey vermeyin.&#8221;[69]</p>
<p>İbrahim bin Ebu Mahmut diyor: &#8220;Hz. İmam Rıza (a.s)&#8217;a: &#8220;Acaba Allah, kullarına güçleri yetmediği şeyleri teklif eder mi? (onlardan ister mi?)&#8221; diye sordum. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: &#8220;Bunu nasıl yapar? Halbuki kendisi Kur&#8217;an&#8217;da: &#8220;Ve Rabbin asla kullara zulmedici değildir&#8221; [70] buyurmuştur.&#8221; [71]</p>
<p>İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Yemin ederim o Allah&#8217;a ki, kullarına güçlerinin yettiği miktardan daha aşağı şeyleri teklif etmiştir. Güçleri daha fazla olduğu halde onlara, gece ve gündüzde ancak beş vakit namaz kılmayı, yılda sadece bir ay oruç tutmayı ve ömür boyu ancak bir defa hacca gitmeyi vacip kılmıştır.&#8221; [72]</p>
<p>Buna göre Allah Teala&#8217;nın adaletiyle ilgili olarak yukarıda değindiğimiz hususların ispatı için Ehl-i Beyt mektebinin ikame ettiği delilleri şöyle sıralayabiliriz:<br />
Allah Teala&#8217;nın Adaletini İspatlayan Deliller</p>
<p>1- Allah Teala mutlak kemaldir. O&#8217;nun kemalinin üstünde olan bir kemalin ve O&#8217;nun iradesinin üstünde bir iradenin olması mümkün değildir. O, mutlak kudret sahibidir. Dilediğini önünde hiçbir engel olmaksızın yapar.</p>
<p>Ancak Allah&#8217;ın iradesi O&#8217;nun kemal sıfatlarından kaynaklandığından, hiçbir zaman kemal sıfatlarından olan hikmet sıfatına aykırı olan aşağılık, eksiklik, faydasız ve boş sayılan şeyleri irade etmez. Aksine, devamlı olarak kendi kemaline layık iradelerde bulunur. Allah&#8217;ın kemal sıfatlarına layık olan, devamlı olarak yaratıklarına karşı ihsan etmek ve onlara hayır ulaştırmak olduğundan; O, hiçbir zaman yaratıklarına zarar vermeyi ve zulmetmeyi irade etmediği gibi, onları güçlerinin yetmediği şeylerle de mükellef kılmaz. Onların hak ettikleri mükafatları da onlardan esirgemez. Onların hiçbirini başkasının yaptığı suçtan dolayı da cezalandırmaz. Zira böyle şeyler hikmet ve ilim sahibine yakışmaz. O halde Allah&#8217;ın bütün yaptıkları yaratıklarının hayrına olup adalet ve hikmet çerçevesi dahilinde vuku bulmaktadır.</p>
<p>2- Zulmün nedenlerini araştırdığımızda, zulmün, cehalet veya güçsüzlük ya da ihtiyaçtan kaynaklandığını görmekteyiz. Bunların hiç biri de mutlak kemal ve kudret sahibi olan Allah Teala&#8217;da bulunmadığına göre, Allah Teala&#8217;nın zulmetmesi mümkün değildir.</p>
<p>3- Akıl, zulmün bütün çeşitleriyle kabih (çirkin) olduğuna hükmetmektedir. Mutlak kemal ve hikmet sahibi olan Allah Teala&#8217;nın çirkin bir işi yapması veya çirkin bir sıfata sahip olması aklın hükmü gereğince muhaldir.</p>
<p>Sonuç olarak; Allah Teala&#8217;nın bütün boyutlarıyla adil olmasını, O&#8217;nun kemali gerektiren, kemal sıfatlarına sahip olması, zulüm ve boş şeyleri gerektiren eksik sıfatlarından da münezzeh olması gerektirmektedir.</p>
<p>4- Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bir çok ayetinde ve Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları&#8217;ndan gelen hadislerde zulmetmek kınanmış ve Allah Teala&#8217;nın zulmetmesinin mümkün olmadığı bildirilmiştir. O halde Allah Teala&#8217;nın zulmetmesi muhaldir.</p>
<p>Allah Teala şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz Allah, zerre ağırlığında haksızlık etmez ve eğer yapılan iş hayır olursa, onu arttırır ve kendi katından büyük bir mükafat verir.&#8221; [73]</p>
<p>Yine şöyle buyuruyor: &#8220;Allah, insanlara asla zulmetmez. Yalnız insanlar kendilerine zulmederler.&#8221; [74] Vs.</p>
<p>Buna göre Cenab-ı Hak bütün boyutlarıyla her türlü zulümden münezzehtir.</p>
<p>Ancak burada karşımıza birkaç şüphe çıkıyor. Adaleti savunanların bu şüphelere cevap vermesi gerekir.<br />
Allah Teala&#8217;nın Adaletiyle İlgili Şüpheler</p>
<p>1- Yaratıklar arasında özellikle de insan aleminde görülen farklılıklar ve ayrımlar Allah&#8217;ın adaletiyle nasıl bağdaşır? Neden Allah bir insanı beyaz diğerini siyah, birini güzel diğerini çirkin, birini zengin diğerini fakir, birini zeki diğerini geri zekalı olarak yaratmıştır? Hatta neden Allah bir varlığı akıl ve ilim sahibi olan insan, diğerini hayvan, ötekini bitki ve öbürünü cansız bir varlık kılmıştır? Niçin bütün varlıkları aynı şekilde yaratmamış? Niçin bütün insanlara aynı güzellik ve aklı vermemiştir? Vs.</p>
<p>2- Neden varlıklar var olduktan sonra yok oluyorlar? Niçin ölüm vardır? Niçin insan hayata gelip hayatın tadını aldıktan ve ebedilik arzusuna kapıldıktan sonra henüz hayatının tadını çıkarmadan alıp götürülüyor? Bunu nasıl Allah&#8217;ın adaletiyle bağdaştırıyorsunuz?</p>
<p>Eğer bir varlık var edilmeseydi, bir şey denilmezdi. Ama var edildikten sonra varlığını devam ettirme hakkına sahip olur. Niçin var edildikten sonra varlığının tadını çıkarmadan yok ediliyor? Bütün bunlar Allah&#8217;ın adil olmadığını göstermiyor mu?</p>
<p>3- Farklılıklardan, ayrımlardan ve yok olmalardan geçilse bile, niçin varlık alemi ve özellikle de insan alemi bu kadar belalar ve musibetlerle doludur? İnsanları üzen ve hayatlarını zehre çeviren hastalıkların, zelzelelerin, fırtınaların ve çeşitli belaların varlığı niçindir? Böyle şeylerin varlığı yaratanın adil olmasıyla nasıl bağdaşır? Vs.</p>
<p>4- Niçin cahillik, acizlik ve yoksulluk vardır? Acaba bir varlığa, varlığını sürdürmekte ihtiyaç duyduğu ilim, kudret ve serveti vermemek ona zulmetmek değil mi? Eğer hiç var edilmeseydiler bir sorun yoktu. Ama bir varlık var edildikten sonra varlığını sürdürmekte muhtaç olduğu, bu gibi şeylere sahip olmaya hak kazanır. Bu durumda bunları ondan esirgemek ona yapılan bir zulüm değil midir?</p>
<p>Sonra; niçin varlıklar arasında mikroplar ve eziyet verici hayvanlar gibi zararlı varlıklar da yaratılmıştır? Bunların varlığı Allah&#8217;ın hikmet ve adaletiyle bağdaşır mı?</p>
<p>Sonra; bazı şeyler zararlı olmasalar dahi, bir faydaları da olmadığını görmekteyiz. Meselâ, bazı insanlarda altıncı parmağın olması ne işe yarar? Allah Teala niçin böyle faydasız şeyleri yaratmıştır? Böyle şeyleri yaratmak onun hikmetiyle bağdaşır mı?</p>
<p>Hatta böyle şeylerin varlığı, varlık alemini hikmet sahibi birinin yaratmadığını bile kanıtlamaktadır. Zira eğer cihanın yaratıcısı ilim, hikmet ve kudret sahibi olsaydı; elbette ki, böyle şeyleri yaratmazdı. O halde ilahiyatçıların, &#8220;Bu cihanı ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır&#8221; iddiası doğru bir iddia değildir.</p>
<p>5- Allah&#8217;ın kıyamet günü günahkarlara vereceğini bildirdiği cezaları, nasıl O&#8217;nun adaletiyle bağdaştırabiliriz? O&#8217;nun günahkarlara vereceğini bildirdiği cezalar, asla onların işledikleri suçlara uygun cezalar değildir. Allah kıyamet günü vereceği cezaların çok katı ve acı olacağını ve hatta bazılarına ebedi olarak ceza verileceğini bildirmiştir. Nasıl kısa bir ömür süresinde işlenen suçlara böyle ağır cezalar verilebilir? Böyle ağır cezaların verilmesi nasıl O&#8217;nun adalet ve şefkatiyle bağdaşabilir? Vs.</p>
<p>Cevap: Varlık aleminde müşahede edilen yukarıda işaret ettiğimiz şerlerin, belaların ve olumsuzlukların varlığı bazılarını, alemin icadında ilim, hikmet ve kudret sahibi olan bir mebdein varlığında şüpheye düşürüp inkara iterken, bazılarını da, şerlerle hayırların arasında bulunan zati ihtilaf ve farklılık yüzünden, onların hikmet ve ilim sahibi bir mebdeden neşet bulamayacağına ve dolayısıyla şerler için bir mebde ve hayırlar için de ayrı bir mebde olduğuna inanmaya götürmüş ve böylece saneviye (çok tanrılı) akidesini doğurmuştur.</p>
<p>İslam bilginleri, bu ve benzeri itirazları geniş olarak ele almış, hepsine cevap verilmişlerdir. Ancak, bu gibi itirazlara verilen cevaplar, özet ve tafsilatlı olmak üzere iki kısma ayrılır. Biz ilk olarak özet olarak verilen cevaba işaret edip, sonra geniş olarak her şüpheye cevap vereceğiz.</p>
<p>Özet cevap, genellikle din ışığında sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığına inanan iman ehlinin, bu gibi şüpheler karşısında izlediği yoldur. Onlar, bu gibi şüphelerin tamamına verdikleri bir cevapla kendi vicdanlarını rahatlatmışlardır.</p>
<p>Şöyle ki; kesin delillerle evrenin ilim, hikmet ve kudret sahibi bir mebdeden neşet bulduğu ispatlandıktan sonra, sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olan bir yaratıcının yaratıklarına zulüm ettiğini düşünmek anlamsız olur. Zira, böyle bir yaratıcının kimse ile bir düşmanlığı yoktur ki, birilerine zulmetmeye kalkışsın veya bütün kemallere sahip olan bir yaratıcıda ihtiyaç, kıskançlık ve bilgisizlik gibi eksik sıfatlar söz konusu olamaz ki, O&#8217;nun birilerine zulmettiği hayal edilsin.</p>
<p>Kısacası; zulüm denilen şeyin menşei, ya cahillik, ya güçsüzlük ya da ihtiyaçtır. Sonsuz kemal sahibi yaratıcıda böyle şeylerin olmasına bir yer yoktur. O halde O&#8217;nun kimseye zulmettiği düşünülemez. O, sonsuz ilim, güç, hikmet sahibidir. En mükemmel düzeni, O herkesten daha iyi bilir ve icat etmeye de kadirdir. O halde O&#8217;nun yarattığı en mükemmel düzendir. Dolayısıyla şerler olarak nitelenen şeyler, eğer ekmel düzene aykırı olsaydı, elbette ki Allah onları yaratmazdı. Demek ki, bizlerin şerler, olumsuzluklar ve zararlar olarak nitelediğimiz şeyler aslında böyle değildir. Gerçi, biz bu sınırlı ilmimizle onların hikmet ve felsefesini bilmesek dahi, onlar gerçekte bir hikmet üzere yaratılmıştır ve ekmel düzenin gereğidir.</p>
<p>Bu düşünceye göre; gerçi, bizler bir takım şeylerin hikmet ve felsefesini bilmesek dahi, bizlerin bilmemesi, onun hikmetten yoksun olduğu anlamına gelmez. Zira onu yaratan hikmet ve ilim sahibidir. Mutlaka o şey belli bir hikmet gereğidir ki, yaratılmıştır.</p>
<p>Eğer faraza bizler cihandaki varlıkların bazılarının hikmetini anlamasak da; bu, onun hikmet gereği olmadığına delil olamaz. Bu, ancak bizim o konuda yeterli bilgiye sahip olmadığımızı gösterir. Zira evrenin baştan başa sonsuz hikmetlerle dolu olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla bazı konulardaki hikmet ve sırrı anlamamamız, onun baştan başa hikmetsiz olduğuna bir delil olamaz.</p>
<p>Meselâ, elimizde bulunan derin ilmi muhtevayı içeren bir kitabı okurken, bizlerin onun bazı bölüm veya satırlarını çözemememiz, hiçbir zaman o kitabın üstün ilmi kariyere sahip olan bir müellif elinden çıkmadığına bir delil olamaz ve böyle bir durumda biz, o kitabın kendiliğinden yazılmış olduğuna hükmetmeyiz. Aksine, bizim ilmi yapımızın, henüz o kitabın tamamını anlamaya yeterli olmadığına kanaat getiririz.</p>
<p>Sonsuz hikmet ve sırlarla dolu olan bu cihan de böyledir. Biz, onun bazı sırlarını çözmekten aciz kaldık diye, onun baştan başa hikmet ve ilim üzere kurulu olmadığına hükmetmemiz, son derece cahillik ve kendini beğenmişliktir. Zira; bir şeyin zararlı veya yararlı olduğuna dair hükmetmek için, onun A&#8217;dan Z&#8217;ye kadar her yönünü bilmemiz ilk şarttır. O halde henüz kendi varlığının A&#8217;sında aciz kalan bir insanın kalkıp tüm evren hakkında ahkam kesmesi, mantık ve bilim dışı bir olaydır.</p>
<p>Hz. İmam Sadık (a.s), Mescid-ün Nebi&#8217;de Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;in kabri şerifi başında zamanın ateistleri olan Ebu-l Avca ve arkadaşlarının evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığına ve kendiliğinden oluştuğuna dair konuşmalarını duyup da üzülen ashabından Mufazzal&#8217;a, Allah Teala&#8217;nın varlığını ve sıfatlarını ispat eden ve yaratılış alemindeki hikmetleri içeren, yüksek marifetlerle dolu uzun bir açıklamasında işte bu delile dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Ey Mufazzal! Bu şüpheciler, yaratılıştaki sebep ve hikmetleri bilmemekteler. Akılları, Allah Teala&#8217;nın karada ve denizde, ovada ve dağda yaratmış olduğu çeşitli varlıkların hikmet ve nedenlerini düşünüp anlamaktan aciz kalmıştır. Böylece kendi ilimlerinin eksikliğinden inkarcılığa, basiretlerinin azlığından da yalanlama ve inatçılığa gitmişlerdir. Hatta eşyanın yaratılışını inkar edip, onların, hikmet ve ilim sahibi bir müdebbir ve yaratıcının tedbiri ve taktiri olmadan kendiliğinden oluştuğunu iddia etmeye başlamışlardır.</p>
<p>Onların bu sapıklıklarındaki durumu, aynen o kör insanların durumuna benzer ki, en üstün ve güzel bir düzenle kurulmuş olup, en güzel ve pahalı yaygılarla döşenmiş olan, içerisinde ihtiyaç duyulan her türlü yiyecek ve içeceklerin hazırlandığı ve her şeyin en üstün bir tedbir ve düzenle yerli yerinde konup düzenlendiği bir binaya girerler. Sonra gözleri kapalı olarak onun içerisinde sağa, sola, öne ve arkaya giderek, odalarını dolaşmaya başlarlar. Ama ne o binanın kendini, ne de içerisinde hazırlanan o nimetleri görürler.</p>
<p>Bu arada biri, gerekli bir ihtiyaç için hazırlanıp, gerekli yerine konan bir nesneyi bulur. Fakat onun ne için hazırlandığını, hikmetinin ne olduğunu ve niçin oraya konmuş olduğunu bilmez. Bu yüzden sinirlenip rahatsız olur ve o binanın eksikliğinden söz edip yapanını ayıplamaya başlar.</p>
<p>İşte yaratılışı ve ondaki hikmet ve tedbiri inkar edenlerin durumu budur. Onların zihni, eşyadaki, hikmet ve sebepleri anlamaktan aciz kaldığı için, bu alemde şaşkın şaşkın gezip, onda olan üstün hikmet, yüce sanat ve güzel düzeni kavrayamıyorlar. Bazen bir şeyi buluyorlar, ancak ondaki hikmeti, niçin öyle olduğunu ve neye yaradığını bilmediklerinden, hemen ayıplamaya koyulup onun hata ve hedefsiz olduğunu öne sürüyorlar&#8230;&#8221; [75]</p>
<p>Bu yol, kendi haddinde doğru bir yol ve doğru bir istidlal biçimi olup, bir çok vicdanı rahatlatacak niteliktedir. Ancak İslam bilginleri bununla iktifa etmemiş ve zikredilen şüphelerin kökten halline gitmişlerdir. Şimdi bu şüpheleri teker-teker ele alıp cevaplandıralım.</p>
<p>[1]- Kasas: 88</p>
<p>[2]- Feyz Kaşani İlm-ül Yakin s. 58</p>
<p>[3]- Aynı kaynak: s. 58 Ayet: Al-i İmran Sûresi: 18</p>
<p>[4]- İbn-i Sina El-İşarat c. 3 Nemet (4) s. 28</p>
<p>[5]- Şerh-i El-İşarat c. 3 s. 30</p>
<p>[6]- Şerh-i El-İşarat c. 3 s. 31</p>
<p>[7]- Şerh-i El- İşaret c. 3 s. 32</p>
<p>[8]- İbn-i Sina El-İşarat c. 3 Nemet-i (4) s. 40, 46</p>
<p>[9]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 54</p>
<p>[10]- Şerh-i El-İşarat c. 3 s. 55</p>
<p>[11]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 57</p>
<p>[12]- Şerh-i El-İşarat İşarat c. 3 s. 58</p>
<p>[13]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 59, 60</p>
<p>[14]- Şerh-i El-İşarat c. 3 s. 59, 60</p>
<p>[15]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 60</p>
<p>[16]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 60</p>
<p>[17]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 60</p>
<p>[18]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 61</p>
<p>[19]- Şerh-i El- İşarat c. 3 s. 61, 62</p>
<p>[20]- Şerh-i El İşarat c. 3 s. 63</p>
<p>[21]- Aynı kaynak s. 65</p>
<p>[22]- Fusus-ül Hikem Bağdat Baskısı s. 52</p>
<p>[23]- Nihayet-ül Hikmet s. 279</p>
<p>[24]- Fusus-ül Hikem Bağdat Baskısı s. 52</p>
<p>[25]- Aynı kaynak</p>
<p>[26]- M.H. Tabatabai Nihayet-ül-hikmet s. 51</p>
<p>[27]- Bkz, Nihayet-ül Hikmet s. 44</p>
<p>[28]- Bkz. Nihayet-ül Hikmet s. 273</p>
<p>[29]- Nihayet-ül Hikmet s. 275</p>
<p>[30]- Aynı kaynak</p>
<p>[31]- Nihayet-ül Hikmet s. 278</p>
<p>[32]- Et-Tevhid kitabı sayfa 25 Ayet : Enbiyâ Sûresi: 22</p>
<p>[33]- Nehc-ül Belağa mektup sayı 31</p>
<p>[34]- Esfar-ül Erbaa c. 6 s. 121</p>
<p>[35]- Bkz. Aynı kaynak</p>
<p>[36]- Rahman: 78</p>
<p>[37]- Nihayet-ül Hikmet s. 284, 285, 286</p>
<p>[38]- Tevhid-i Saduk s. 140</p>
<p>[39]- Tevhid-i Saduk s. 139</p>
<p>[40]- Tevhid-i Saduk s. 144, 145</p>
<p>[41]- Bakara: 231</p>
<p>[42]- Mülk: 14</p>
<p>[43]- En&#8217;am: 3</p>
<p>[44]- Al-i İmran: 29</p>
<p>[45]- En&#8217;am: 59</p>
<p>[46]- Al-i İmran: 189</p>
<p>[47]- Mülk: 1</p>
<p>[48]- Talak: 12</p>
<p>[49]- Mü&#8217;min: 65</p>
<p>[50]- Furkan: 58</p>
<p>[51]- Bkz. Mukaddime-i Et- Tevhid Maturidi&#8217;nin s. 10</p>
<p>[52]- Bkz. Mukaddime-i Et-Tevhid Maturidi&#8217;nin s. 18</p>
<p>[53]- Bkz. Mukaddime-i Et-Tevhid Maturidi&#8217;nin s. 18</p>
<p>[54]- Nehc-ül Belağa: Hutbe no: 82</p>
<p>[55]- Nehc-ül Belağa: 427. özdeyiş</p>
<p>[56]- Müfradat-i Rağib: s. 315</p>
<p>[57]- Misbah-ül Mütehaccit s. 188</p>
<p>[58]- Zümer: 7</p>
<p>[59]- Bakara: 185</p>
<p>[60]- Bakara: 216</p>
<p>[61]- Mülk: 3, 4</p>
<p>[62]- Mü&#8217;min: 64</p>
<p>[63]- İsrâ: 85</p>
<p>[64]- Bihar-ül Envar c. 87 s. 374</p>
<p>[65]- Zümer: 7</p>
<p>[66]- Zelzele: 7, 8</p>
<p>[67]- Tâhâ: 134</p>
<p>[68]- İnsan: 3</p>
<p>[69]- Vesail-uş Şia c.5 s.391)</p>
<p>[70]- Hac: 10</p>
<p>[71]- Bihar-ül Envar c. 5 s. 11</p>
<p>[72]- Vesail-uş Şia c.1 s.15</p>
<p>[73]- Nisâ: 40</p>
<p>[74]- Yûnus: 44</p>
<p>[75]- Bihar-ül Envar c. 3 s. 59, 60</p>
<p><a href="http://www.turkax.com/tevhid">TEVHİD</a>, <a href="http://www.turkax.com">Turkax</a> tarafından yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkax.com/tevhid/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslamda Evlilik Ve Cinsel Sorunlar</title>
		<link>http://www.turkax.com/islamda-evlilik-ve-cinsel-sorunlar</link>
		<comments>http://www.turkax.com/islamda-evlilik-ve-cinsel-sorunlar#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 09:19:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yuni</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[CİNSEL SORUNLAR]]></category>
		<category><![CDATA[İSLAM'DA EVLİLİK]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂM'DA EVLİLİK VE CİNSEL SORUNLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkax.com/islamda-evlilik-ve-cinsel-sorunlar</guid>
		<description><![CDATA[İslamda Evliliğin Önemi &#8211; İslamda Cinsel Sorunlar İslamda evlilik çok önemli bir meseledir. İslamda evlilik ve bununla birlikte gelen cinsel sorunlarda önemli bir yer tutar. Bu nedenle islamda evliliği ve islamın evliğe verdiği önemi çok iyi bilmemiz gerekir. İslamda evlilikle birlikte cinsel sorunlarında neden olabileceği sorunları ve helal haram sınırlarını bilmemiz gerekirki bu büyük sevabı [...]<p><a href="http://www.turkax.com/islamda-evlilik-ve-cinsel-sorunlar">İslamda Evlilik Ve Cinsel Sorunlar</a>, <a href="http://www.turkax.com">Turkax</a> tarafından yayınlanmıştır.</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><h2>İslamda Evliliğin Önemi &#8211; İslamda Cinsel Sorunlar</h2>
<p>İslamda evlilik çok önemli bir meseledir. İslamda evlilik ve bununla birlikte gelen cinsel sorunlarda önemli bir yer tutar. Bu nedenle islamda evliliği ve islamın evliğe verdiği önemi çok iyi bilmemiz gerekir. İslamda evlilikle birlikte cinsel sorunlarında neden olabileceği sorunları ve helal haram sınırlarını bilmemiz gerekirki bu büyük sevabı harama dönüştürmeyelim. Bu yüzden yazarı Mehdi AKSU Olan  İslamda Evlilik Ve Cinsel Sorunlar Kitabının faydalı olacağı düşüncesiyle yazımıza aktarıyoruz.</p>
<p>TAKDİM</p>
<p>Insanoğlu, yaratılış gününden itibaren maddî bir değişim ve manevî tekâmül ile iç içedir. Insan, fiziksel değişimin yanı sıra ruhî tekâmülü de göz ardı edemez. Bu değişimin yasalara gore zaman ve mekânlara göre merhale ve aşamaları olduğu gibi, ruhî açılardan da tekâmülün merhaleleri inkâr edilemez. Insan, dünyevî tekâmülünün her aşamasında kemale ulaşmanın ge-reksinimlerini hissedip onları yerine getirme ihtiyacı duyar. Bu merhale ve aşamaları insan, bazen bilinçli olarak yerine getirmeye azmederken, bazen de fıtrat gereği tabiî olarak yapar.</p>
<p>Evlilik, her insanın belli aşamalar katettikten sonra kemale ulaşması yolunda geçmesi gerektiği bir merha-ledir. Evlilik, erkek ve kadının birbirlerini tamamladığı bir ameldir. Erkek yalnız başına kemale ulaşmak için tekâmül merhalelerini aşamayacağı gibi, kadın da tek başına erkeksiz , bu tekâmül yolculuğunu kemal ile sonuçlandıramaz. Evlilik, eşlerden her birini, insanî de-ğerleri kazanma ve insan-i kâmil olma yolunda birbirlerini tamamlamada son derece büyük bir role sahiptir.</p>
<p>Evliliği fıtrî bir duygu olan cinsellikle özetleyen beşerî ideolojiler, bu sorunu halletmek için sınırsız bir serbest-lik ön görmektedir. Bazıları, evliliği mukaddes bir ku-</p>
<p>rum olarak algılarken, bazıları ilâhî bir yönü olmadığını, doğal bir maddî ihtiyaç olarak görürler.</p>
<p>Bunun içindir ki, bireyleri ve toplumu maddî hayatta sınırlayan mektepler, ne bireysel alanda, ne de toplum düzeyinde cinsellik sorununa bir çare bulamamışlar ve bulamayacaklar da.</p>
<p>Evliliği mukaddes bir kurum olarak algılayıp, toplu-mun temelini oluşturan aile yuvasına büyük bir önem veren Islâm dini, bu kurumların mukaddes olduğunu belirttiği gibi, evliliği cinsellikle özetlememektedir.</p>
<p>Dolayısıyla, her ideolojinin temelini oluşturan, dün-yaya bakış açısı, bu noktada kendisini göstermektedir.</p>
<p>Ideolojilerinde evliliği cinsellikten ibaret bilen sis-temler, bu sorunu halletmek için zina, eşcinsellik, sevi-cilik, dost hayatı ve insan tabiatı ile çelişki oluşturan çarpık ilişkileri serbest bırakmışlardır.</p>
<p>Bu kitabımızda, Islâm&#8217;ın evliliğe verdiği önemi, insa-nın cinsellik sorununu nasil halletmeyi öngördüğünü ve çarpık ilişkileri insanın bireysel ve toplumsal yaşamın-da, dünyevî ve uhrevî hayatında nasil bir yozlaşmaya ve insanı felâkete sürüklediğini açıklamaya çalışıp, bu a-lanlarda Islâm&#8217;ın beşerî ideolojilerle mukayese dahi e-dilemeyecek metin görüşlerini zikretmeye çalıştık.</p>
<p>Son olarak da, bu kitabın ikinci baskıya hazırlanma-sında maddî katkilan bulunan ve Almanya&#8217;da yaşayan kardeşlerimize şükranlarımızı sunmayı bir borç biliriz. Yüce Allah yardımcıları olsun!</p>
<p>ÖNSOZ</p>
<p>Hamd Allah&#8217;a ki, övenler O&#8217;nu lâyıkıyla övemezler; ni-metlerini sayıp dökenler onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar hakkını edâ edemezler. Hamd e-derim Allah&#8217;a nimetlerini tamamladığı için, yüceliğine uymak için, O&#8217;na isyan etmekten kurtulmak için, yok-luktan, yoksulluktan kurtulmak için. Hamd o Allah&#8217;a ki, gözler onu apaçık görüşle göremez; fakat gönüller i-man gerçekleriyle görür. Nimetlerine şükrederek O&#8217;nu överim, bana yüklediği vazifeleri yapabilmek için, O&#8217;n-dan yardim dilerim.</p>
<p>Salât-u selâm, âlemlere rahmet ve ümmeti aydın-latan bir ışık olarak gönderdiği, varlığını kerem hamu-rundan yo-ğurduğu, ezelî ululuk soyundan getirdiği, yü-celik ağacının kökünden yaratıp, üstünlük dalında bü-yüterek dallarla, budaklarla, meyvelerle yetiştirip geliş-tirdiği iki cihan güneşi olan Resulüne ve günahlardan mutahhar olan şerefli Ehlibeyti&#8217;ne, ulemaya, şühedaya ve Allah yolunda hiçbir tağutî ve şeytanî güce taviz vermeden yürüyen, yollar katederek ilerleyen mümin-lere&#8230;</p>
<p>Tabiat âleminin yaratılış esası çift üzerinedir. Yüce Allah madde âleminin varlıkları olan canlıyı, cansızı, bitkiyi, hayvanı, kısacası her şeyi, çiftlik esasına göre, çifter çifter yaratmıştır ve her bir mahlukun çift olarak yaratılışının kendilerine özgü sebep ve hikmetleri var-dır. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Her şeyden iki çift yarattık, tâ ki düşünüp öğüt alasınız.&#8221;1</p>
<p>&#8220;Bakmazlar mı yeryüzüne, orada her güzel çiftten çeşitli nebatlar bitiriverdik.&#8221;2</p>
<p>&#8220;(Allah) Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Sizin için nefislerinizden çiftler yarattı ve de hayvanlardan çiftler yarattı&#8230;&#8221;3</p>
<p>Bazı ayetlerdeyse insanın çift olarak yaratılış felse-fesi, ruhi sükunete ulaşmak olarak belirtilmiştir. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Ve O&#8217;nun nişanelerindendir, sükuna erişesiniz diye kendi nefislerinizden eşler yaratması&#8230;&#8221;4</p>
<p>Ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla kadın ve erkek ay-rıl-maz bir bütündür. Yalnız, bu bütünlük Islâmî kanun-lar ve evlilik çerçevesinde gerçekleşmelidir. Fıtratın da tasdik et-tiği budur zaten&#8230;</p>
<p>l-Zâriyât/49. 2- Şuârâ / 7. 3-Şûrâ/ll. 4-Rûm/21.</p>
<p>Evlilik, bütün insanlar için önemle üzerinde durul-ması gereken tabiî, sürekli ve doğal bir kanundur. insanlar ergenlik çağına girdikten hemen sonra, çiftleş-meye karşı ihtiyaç hissederler. Bu istek onlarda fıtridir ve böylesi bir şeyi istemeleri doğaldır. Ancak bu doğal-lık kendisiyle beraber bazi hedefleri de beraberinde ge-tirmelidir.</p>
<p>Allah&#8217;m insanlara bir lütuf olarak bağışladığı evlilik vesilesiyle kalpler birbirleriyle kenetlenir, perişanlıklar yok olur, yeni bir ufka, yeni bir hedefe doğru yol ahr. Kadin ve erkek evlilik çatısı altinda birbirlerinin birçok eksiklik ve ihtiyaçlarını giderebilir ve yine birbirlerini ruhsal açıdan tarn bir sükunete kavuşturabilirler. Tabi bunun için iman ve ahlâk şarttır.</p>
<p>Evlenmeden önce sağlam bir imana ve Islâmî bir şuura sahip olan gençlerin, evlilik vesilesi ile marifet ve maneviyatta ilerlemeleri daha da kolaylaşır. Bu bir an-lamda insanhk ideal ve hedefinin özüdür. Oysa bugün, fitrata aykiri fiillerin artmasi ve insani insanliktan sap-tırıcı meşguliyetlerin çoğalması nedeniyle gençlerin çoğu böylesine manevî hedeflerden man rum kalmış-lardır. Bugün, fesat alabildiğince artmış, fuhuş yuvaları yaygınlaşmış, gayri meşru ilişkiler sınır tanımaksızın hiçbir şey değilmiş gibi yaygınlık kazanmıştır.</p>
<p>jşte, gençleri dört bir yandan sarmış bulunan fesat ateşi içerisinden kurtaracak tek çözüm yolu evliliktir diyoruz. Eğer evliliği bir yola ve bu çatı altinda yapılma-</p>
<p>si gerekenleri trafik kurallarma benzetirsek söylemek gerekir ki; insan eğer asıl hedefine ulaşmak istiyorsa, seçtiği yolun kurallarma riayet etmelidir. Aksi takdirde ne hedefe ulaşmanın, ne de bunu gaye edinmenin fay-dası olacaktır.</p>
<p>Elinizdeki bu kitap gerçek manada evliliğin ne de-mek olduğunu, bundan edinilmesi gereken gayeyi, evli-liğin sir-lanni, evlilik öncesi ve sonrası, kısacası evlilikle ilgili birçok konuyu içermektedir.</p>
<p>Bizi böyle bir telifte bulunmaya teşvik eden ilk se-bep mümin ve takvali gençlerin &#8220;İslâm&#8217;da Evlilik&#8221; ko-nusunu içeren genişçe bir kaynağa ihtiyaç duymaları ve bunun yam sıra içinde bulundugumuz ortamin fesat bataklığına dönüştürülmüş olmasıdır. Bu batakhktan kurtulmak isteyen imanli ve takvali baci ve kardeşle-rimize bir zerre miktannca yardımcı olması ümidiyle&#8230;</p>
<p>EVLİLİGİN ONEMİ VE EVLENMESİ FARZ VE SUNNET OLAN KİMSELER</p>
<p>Allah-u Tealâ, beşerin bedensel ve ruhsal ihtiyaç-larını farzlar ve sünnetler doğrultusunda tam an-la-mıyla gidermiştir. Toplumun her ferdi, her yerde ve alanda karşısına çıkan her türlü sorunu hal-letmede dünya düzeniyle iç içe ve uyum içerisinde olan ilâhî ve dini kanunlara göre hareket etmeye kendini hazırlamalıdır.</p>
<p>Dinî programlar dışında kendi yaşam metodunu kendi düzenlemeye çalışan bir şahıs, kişisel zorluklarla karşılaşacak ve toplumsal problemlerin artmasına or-tam hazırlayacaktır. Işte uyulması gereken bu prog-ramlardan biri evliliktir. Evlilik bütün peygamberler, ö-zellikle de Islam Pey-gamberi Hz. Muhammed (s.a.a)&#8217;in katında üstün bir değere sahiptir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de yüce Allah evlilik hakkında şöyle buyuruyor: &#8220;İçinizdeki bekârları, kölelerinizden ve ca-riyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler</p>
<p>Allah lütfu Me zenginleştirir onları. Allah lütfu bol o-landir, bilendir.&#8221;1</p>
<p>Evlilik, dinimizce yapılması sünnet olan amellerden biridir. Yine ergenlik çağına girmiş gençlerin bu sünne-te teşvik edilmesi de aynı şekilde müstehaptır. Dolayı-sıyla ergenlik çağına varmış bir gence evlilik farz kilm-mamıştır. Ancak aynı şahıs evlenmez de evlenmeyişin-den dolayi zina, istimna, namahreme bakma, livata vb. gibi birtakim giinah ve haramlan yapiyorsa evlilik ona farz olur. Yine, günaha düşme korkusu içinde olan bir gence de evlilik farzdir.</p>
<p>Şöyle ki, her genç erkek veya kiz, belli bir yaş aşa-masına geldiklerinde cinsel isteklerine karşı haramlar-dan kaçınma gücüne sahip olurlarsa kendilerine hakim olabildikleri müddetçe evlenmeleri müstehaptır. Aksi takdirde cinsel içgüdülerini kontrol edemeyerek ha-ramlara mürtekip olurlarsa terk edilmediği ana kadar evlilik farz olur onlara.</p>
<p>Evlilik, insanların mânevi kemallere, olgunluğa e-rişmesi için Allah (c.c) tarafından beşere lütfedilen bü-yük nimetlerdendir. Ne yazık ki bugün, bazıları böylesi-ne bir nimetten yararlanamıyor, bazılarıysa bundan ya-rarlanmak istemiyor.</p>
<p>Günümüz dünyasında İslâm anlayışından uzak ül-kelere, özellikle de çağdaş(!) denilen Batı ülkelerine</p>
<p>l-Nûr/32. 20</p>
<p>bakacak olursak, ülke nüfusunu oluşturan bireylerin çoğunun yaşlarının ileri olmasma ragmen bekâr olduk-ları, geç evlendikleri veya hiç evlenmedikleri göze car-par. Dolayısıyla genelde bu ülkelerde fesat ilerlemiş, karşısında durulmaz bir afet hâline gelmiştir. Öyle ki, insanlar ilâhîemri bir kenara bırakıp kendi ihtiyaçlarını giderebilmek için gayri meşru ilişkilere başvurmuşlar ve böylece toplumun fesada doğru sürüklenmesinde önemli rol oynamışlardır.</p>
<p>Bunun sonucunda çağdaş(!) diye tanınan Batı ülke-lerinde haddi aşan boşanmalar, evlilik dışı ilişkiler, zi-na, ayyaşlık, ırza geçme ve erkeğin erkekle, kadının kadınla yaptığı iğrenç livata ilişkileri ortaya çıkmış ve günümüze dek süregelmiştir. Bununla da kalınmamış, her geçen gün art an ve artırılan fuhuş yuvaları, randevu evleri, eğlence salonları vs. gibi yerlerle insan, hay-van ca sömürülür olmuştur. Böyle bir toplumda yaşayan insanların bir bölümü bu gibi pisliklerle övünürken bazı-ları ise bunlara göz yummak zorunda kalmıştır. Hatta bugün çoğu Batı ülkelerinde eşcinsellik kanun koru-ması altına alınarak, eşcinsellerin birbirleriyle evlenme-leri serbest bırakılmıştır.</p>
<p>Çağdaş(!) ve özgür(!) ülkeler olarak tanınan Batıda iğrenç şeylere izin verilmiş, normal gözüyle bakılmıştır. Hay-vanların bile yapmadıkları bu gibi iğrenç şeyleri in-sanoğlunun kendine reva görmesi şaşılacak şey doğru-su&#8230;</p>
<p>jşte bu nedenledir ki, ergenlik çağına girmiş genç-lerin zaman kaybetmeden evlendirilmeleri, toplum içe-risindeki fesadın ortadan kalkmasına vesile olacak ö-nemli çözüm yollarındandır.</p>
<p>Gerek kız olsun, gerekse erkek olsun ergenlik ça-ğına girmiş bir gençte karşı cinse yönelik bir duyarlılık görülür, ona olan ilgisi bu çağlarda art may a başlar. E-dindiği bu duyguyu yalnızca ona sahip olmakla önleye-bileceğine inanır. Sahip olduğu takdirde de bu yanlış yaklaşım kötü ve iğrenç sonuçlar doğurur. Işte bu dö-nemde anne ve babalara düşen görev çocukları ergenlik çağına girdikten hemen sonra konuşturmak, ev-lenmeye ihtiyaç duyup duymadıklarını tatlı bir dille sormak olacaktır.</p>
<p>Evlilik, onlara aşılması güç bir engel gibi gösteril-memeli aksine teşvik edilmelidir. Zira evlilik, Allah (c.c) tarafından insanlara tanınmış güzel, iyi ve kiymetli kut-sal nimetlerden biridir. Onunla dertler, perişanlıklar ve huzursuzluklar ortadan kalkar, yerini mutluluk, huzur, sevgi ve muhabbet ahr.</p>
<p>Yiice Allah konu hakkında ne güzel buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda rahmet ve muhabbet var etmesi O1-nun belgelerindendir. Bunda düşünen topluluk için deliller vardir.&#8221;1</p>
<p>l-Nûr/32</p>
<p>Dikkat edilecek olunursa ayet-i kerimede rahmet ve muhabbet kelimeleri geçmektedir. 0 hâlde kadının erkekle, erkeğin de kadmla mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmesi ancak meşru evlilikle mümkündür. Dikkat e-dilmesi gereken ayn bir husus yiice Allah&#8217;m ayet-i ke-rimenin sonunda &#8220;bunda düşünen topluluk için deliller vardır&#8221; şeklinde buyurmuş olmasıdır. Acaba yiice Allah bu sözle neyi kastetmiştir? Bu sorunun cevabına geç-meden once Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;den evlilik, evliler ve bekâr kimseler hakkında birkaç hadis nakletmek isti-yoruz:</p>
<p>-  &#8220;Kıyamet ğünü ateş ehli olarak haşredilecek kimselerin çoğu, içinizden bekâr olarak ölenlerdir.&#8221;1</p>
<p>- &#8220;En kötüleriniz, (bu dünyadan) bekâr olarak ayrı-lanlarınızdır.&#8221;2</p>
<p>- &#8220;Sizin en kötüleriniz, içinizden bekâr olanlarınız-dır ve bunlar şeytanın kardeşleridirler.&#8221;3</p>
<p>- &#8220;Ümmetimin en iyileri evliler, en kötüleri ise be-kârlardır.&#8221;4</p>
<p>Şimdi de Resul-i Ekrem (s.a.a) ile değerli ashabın-dan Akkaf adlı sahabenin konu hakkında ders verici sohbetlerine geçelim:</p>
<p>1- Vesail&#8217;üş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:2, h:7. 2 &#8211; Vesail&#8217;üş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:2, h:3.</p>
<p>3- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, Ebvab&#8217;un-Nikâh, b:l, h:31, s:221.</p>
<p>4- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, c.221.</p>
<p>Nakledildiğine göre bir gün Akkaf, Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) huzuruna gelip selâm verdi ve mübarek şahıstan hâl-hatır sordu. Resul-i Ekrem, Akkaf&#8217;ın konuşmaların-dan bekâr olduğunu anlamış, konuyu açmadan yavaş yavaş anlatmaya başlamıştı.</p>
<p>Bir ara; &#8220;Ey Akkaf, diye sordu. &#8220;Hanımın var mı?&#8221; Akkaf; &#8220;Hayır.&#8221; diye cevap verince, Resul-i Ekrem; &#8220;Ca-riyen var mi?&#8221; diye sordu. Akkaf yine aynı cevabı tek-rarladı: &#8220;Hayır, ey Allah&#8217;ın elçisi&#8230;&#8221;</p>
<p>Resulullah ikinci kez &#8220;hayır&#8221; cevabını alınca, dedi ki:</p>
<p>— Peki, sağlığın iyi ve maddî imkânın var mı?</p>
<p>—  Elhamdulillah tüm imkânlarım vardır ve Allah&#8217;a şü-kürler olsun ki sağlığım da yerindedir.</p>
<p>Resul-i Ekrem Akkaf&#8217;dan bu cevapları alınca, yüzü-nün rengi değişti ve şöyle buyurdu:</p>
<p>— Ey Akkaf! Git ev/en. Aksi takdirde hiç şüphesiz sen ğünahkarlardan olursun. Bir rivayete göre; şeyta-nın kardeşlerinden olursun. Bir başka rivayete gore de; Yahudi rahiplerinden sayılırsın.1 (Eğer Müslüman /sen sen de her Müslüman ğibi benim sünnetime uy-malısın.)</p>
<p>Akkaf onca sözden sonra utandi ve yalvarırcasına:</p>
<p>— Hatalıyım, ey Allah&#8217;m Result), dedi. Yerimden kalk-madan once birini tayin etseniz de onunia eviensem&#8230;</p>
<p>l-Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, s.221. 24</p>
<p>Bu konuşmalardan sonra istediği ortami elde eden Resul-i Ekrem, mümin kadınlardan birinin adını vere-rek onunla evlenmesini istedi&#8230;</p>
<p>Yine Ehlibeyt Imamlanndan nakledildiğine göre, Resul-i Ekrem (s.a.a) bir gün minbere çıkıp Allah&#8217;a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle hitap etmişti:</p>
<p>&#8220;Ey inananlar! Cebrail (a.s) sırlara Him olan Allah tarafmdan nazil olunca yanima gelip, &#8216;Ey Allah&#8217;m Resu-lü, dedi. Kızlar ağacın dallarmdaki meyvelere benzerler, eriştikleri vakit kopanlmalan gerekir. Aksi takdirde ğüneşin harareti ve ruzgann şiddetli esintisi onlann ta-zeliğini bozar. Kızlar da böyledir, ergenlik çağına var-diklannda, kalplerinde meydana gelen huzursuzluğun evlendirilmelerinden başka ilacı olmaz. Ev-lendirilmedikleri takdirde fesat ve günaha duçar olur-lar&#8230;&#8221;1</p>
<p>1-Funı-uKâfî, c.5, s.337.</p>
<p>NİÇİN EVLİLİK?</p>
<p>Acaba Islam dini evlilik üzerinde neden bu kadar önemle durmakta, evliliği ve evlileri faziletli bil-mekte, bekârlığı ve bekârları kınamaktadır? Yüce Islam dinine hangi açıdan bakılırsa bakılsın, tarn ve her yönüyle noksansız bir dindir. Dolayısıyla, ev-liliğin sebep ve nedenlerini birkaç konuyla sınırlamak, belli bir boyut kazandırmak, elbette ki yanlış bir görüş ve yanlış bir davranış olacaktır. Çünkü evlilik, yalnızca tek bina üzerine kurulmamıştır. Ancak konunun biraz da olsa açıklığa kavuşması için, konuyla ilgili ayet ve hadislerden yararlanarak birtakım sebepler öne sürü-lebilir.</p>
<p>Her şeyden önce evlilik, insanın fıtrî isteklerinden doğan tabii bir ihtiyaçtır. Islâm dini muhakkak ki diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da fıtratın gereksinim-lerini göz önünde bulundurmuştur. Ancak bu isteğe, doğru bir şekilde cevap verilmesi ve amaçlanan hedefe varılması için bazı şeyler hedef alınmalıdır.</p>
<p>A)TOPLUM DÜZENİ:</p>
<p>Gerçekten evlilik, insanı her türlü zorluklara karşı etkin hâle getiren temel bir kuraldır diyebiliriz. Sığına-cak yeri olmayan müdafaasız kimselere sığınacak bir müessese, yani iyi bir yuva ve aile ortamı hazırlar.</p>
<p>Gerek kız, gerekse erkek olsun iki karşı cins, bekâr-lık dönemlerinde hayatın yardımlaşma, dayanışma ve sorumluluk hissetme gibi zor yaşam şartlarını yerine getirmekten acizdirler. Kendileri ve insanlığın geleceği için fazla sorumluluk duymadıkları gibi evlendikten sonra aile ve toplum içerisindeki ortak yaşam koşulla-rına itaat etmeleri de bir hayli zordur. Ancak evliliğin vermiş olduğu tecrübeler sayesinde kişi büyük bir sorumluluk hissedecek, toplumun geleceği için birçok fi-kirler öne sürecektir. Bu nedenledir ki, genelde evli in-sanlar bekârlara nazaran daha olgun, daha aydın gö-rüşlü ve toplum için daha fazla sorumluluk hisseden kimseler olarak karşımıza çıkarlar. Işte toplumu refah ve düzene sokan da bu yoğun tecrübelerdir.</p>
<p>B) NESLİN DEVAMI:</p>
<p>Kadın ve erkeğin ilişkileri sonucu dünyaya gelen çocuklar ve daha gelecek nice nesiller evliliğin en güzel semerelerindendir. Çocuk sayesinde her anne ve ba-banın bir-birlerine karşı duydukları sevgi ve saygı daha da artar, aile temeli sağlamlaşır.</p>
<p>Diğer bir açıdan, yüce Allah, insan neslini bu evlilik vesilesiyle pak ve temiz kılmıştır. Yüce Allah böyle fıtri bir duyguyu bizlere bahşederek &#8220;insanlık makamına&#8221; yakışır bir şekilde çoğalmamızı ve bunun devamlılığını sağlamıştır. Zira evlilik dışı ilişkilerin tüm toplumlarda, özellikle de uygar(!) batı ve diğer gayrı Islâmî ülkelerde çirkin sonuçlara sebep olduğu gizlenmesi mümkün olmayan açık bir delildir. Gayri Islâmî ülkelerde evlilik ve evlilik dışı ilişkiler genelde sırf iki karşı cinsin nefsi isteklerini tatmin etmek istemelerinden dolayı gerçek-leşmektedir. Dolayısıy-la bu tür kimseler, kutsal ve manevî değerlerden tamamen yoksun, evlilikten umu-lan fayda ve semerelerden mahrum kimselerdir.</p>
<p>Bu gibi çirkin ilişkilere giren kadınlar, &#8220;kürtaj&#8221; yapa-rak doğacak nesli birkaç dakikalık zevk için kendi elle-riyle katletmektedirler. Kürtaja baş vuramayan kadın-lar ise doğan çocuğu gayri meşru olarak dünyaya ge-tirdiklerinden baba sevgisinden yoksun yavru, zamanla cismi ve ruhi hastalıklara duçar olacak, toplum içeri-sinde ezilecek veya eziklik hissedecektir. Dolayısıyla gayri meşru yollarla çoğalan yeni nesiller de ileride gayri meşru ilişkilere girecek, böylece nesiller meçhul kılınacaktır.</p>
<p>Neslin kirli ve meçhul oluşu o toplumun kültürel düzeyi düşük, sapık ve namussuz oluşunun açık bir göstergesidir. Zaten Islâmî bir toplumda dahi olsa gayri meşru yollarla dünyaya gelen bir çocuk, alnındaki kara</p>
<p>damgasiyla kendini sürekli eziklik ve aşağılık duygusu içerisinde, kapkara bir zindandaymış gibi hisseder. Işte yüce Allah, bu gibi iğrenç olayların meydana gelmeme-si için; &#8220;Bunda düşünen topluluk için deliller vardır.&#8221; bu-yurmakla bun-ları kastetmiş olsa gerek&#8230;</p>
<p>C) CİNSÎ İSTEKLERİ TATMİN ETME:</p>
<p>Insanda cinsî istek ve duygular belli bir zaman son-ra son haddine ulaşır. Gün geçtikçe artış kaydeden ve insam hizla bu duyguya iten &#8220;cinsel istek&#8221; oldukça kuv-vetlidir. Işte insan böyle bir ortamda diğer cinse karşı aşırı derecede ihtiyaç duyar. Durum böyleyken aynı ortamda bulunan bir Müslüman&#8217;ın edindiği hedef, nefsi istek ve arzulanm meşru yollarla tatmin etmek, haram ve sapıklığa müptela olmamaktır. Bu duygu, her iki ta-rafta da aynıdır. Genelde böyle durumlarda evlilikten kaçınan kimselerin evlenmeyişlerinden dolayı ruhi ve cismi hastalıklara duçar oldukları da bir gerçektir.</p>
<p>PEYGAMBERİN SÜNNETİNE UYMAK</p>
<p>Her Müslüman erkek ve kadın inançta ve ibadette olduğu gibi, muaşeret âdâbında da yani, evlenmede ve aile içerisindeki yaşayışlarında da Peygamber efendi-mizin sunnetlerini ve O&#8217;nun her türlü günahlardan pâk olan Ehlibeytinin güzel ahlâk ve âdetlerini örnek edine-rek onlara uymaya çalışır. Malumdur ki Cenabı Hak, sevgili peygamberimizi ve Ehlibeyti&#8217;ni bizlere güzel ah-</p>
<p>lâkı öğretmek için göndermiş, onları sevmiş, en yüksek bir fıtratta yaratmış, bütün beşeriyeti hakikat nuruyla nurlandırmak için onları görevlendirmiştir.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a), bu konuda şöyle buyurmuş-tur:</p>
<p>&#8220;Ben ancak, ğüzel ahlâkı tamamlamak için ğön-derildim.n±</p>
<p>Hiç şüphe yok ki insanın dünya ve ahiret saadeti, refah ve huzuru, yalnızca yüce Allah&#8217;ın Resulünü ve o-nun Ehlibeyti&#8217;ni sevmek ve dolayisiyla güzel ahlâklarını örnek almak, yasakladıkları şeylerden sakınmak ve tüm bunları âdet hâline getirmekle mümkün olabilir. Zira yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;&#8230;Ve Peygamber size ne verdiyse onu aim ve size neyi yasakladiysa ondan sakinin ve Allah&#8217;tan korkun. Şüphe yok ki Allah&#8217;ın azabı şiddetlidir.&#8221;2</p>
<p>&#8220;De ki: Eğer Allah&#8217;i seviyorsamz bana uyun, ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.&#8221;3</p>
<p>&#8220;Andolsun ki Allah&#8217;m Resulünde sizin için uyula-cak en güzel bir ornek var. 0, size en güzel bir numu-ne ve Allah&#8217;tan mükâfat umana ve ahiret gününde mükâfat umana ve Allah&#8217;i çok çok anana da en giizel bir örnektir.&#8221;4</p>
<p>1- Sefinet&#8217;ul-Bihar, Hulk maddesi.</p>
<p>2-Haşr/7.</p>
<p>3-Âl-iİmran/31.</p>
<p>4-Ahzâb/21.</p>
<p>Selman-ı Farisî, Ebuzer-i Gaffarî, Mikdad, Bilal Ha-beşî, Ammar b. Yasir gibi sahabelerin Resul-i Ekrem&#8217;e vahyolan emirlere itaat ettikleri, onu ve Ehlibeyti&#8217;ni sev-dikleri ve onlann siinnetlerine amel ederek Islam yolunda canlanm feda ettikleri gibi, Müslümanlar da Ehlibeyt&#8217;e, kitap ve siinnete sanlmah ve bu yolda ihlâsla amel edip, davranmalan gerekir.</p>
<p>Ama ne yazık ki bugün, birçok Müslüman Islam dininin güzel emirlerini bırakıp, yabancı milletlerin kötü ve iğrenç kültürlerini almış ve &#8220;bu bir zarurettir, zama-nm gereksinimlerindendir&#8221; diyerek hareket eder hâle gelmiştir. Insana insan olduğunu hatırlatan güzel ilâhî kanun ve nebevî sünnetleri beğenmez, onu yapanları da ayıplar olmuşlardır. Işte böyle kimseler imanları za-afa uğramış; basiretleri kapanmış; hakkı ve hakikati görmeyen, öleceğini ve ölümden sonra başına nelerin geleceğini düşünmeyen vurdumduymaz, zavallı kimse-lerdir.</p>
<p>Evliliğin bütün peygamberlerin, özellikle de Islam Pey-gamberinin sünnetlerinden ve önemle üzerinde durduğu konulardan biri olduğunda hiçbir Müslüman şüphe etmez. Konuyla ilgili hadislerin bazılarını &#8220;Evlili-ğin Faziletleri&#8221; başlığı altında zikredeceğiz.</p>
<p>ASIL NEDEN</p>
<p>&#8220;Niçin Evlilik&#8221; başlığı adı altında sunulan &#8220;Toplum Düzeni, Neslin Devamı ve Cinsî Istekleri Tatmin Etme&#8221;</p>
<p>gibi sebepler, her ne kadar halk tarafından evliliğin asıl hedefleri olarak görülse de, tek kelimeyle şunu söyle-mek gerekir ki bunlar zahiri sebeplerdir ve bunlan ana sebep olarak algılamak büyük bir yanlıştır. Evliliği çok dar kapsamlı düşünmek veya sadece dünyevi hedefle-re ulaşmak için onu bir araç olarak görmek, yüce in-sanhk makamma yakışmaz. Jnsan, şüphesiz fani olarak bilinen bu diinyada sinirh ve geçici bir zaman içeri-sinde sadece yemek, içmek, eğlenmek, uyumak, Allah-&#8217;ın vermiş olduğu turn nimetlerden lezzet almak ve ruh gırtlağa vardığı an da ümitsiz ve cahil bir şekilde ölmek için yaratılmamıştır. Insan ve insanlık makamı bundan çok daha üstündür.</p>
<p>Insan ilim, ahlâk ve amelleriyle kendi nefsini haki-kat yolunda terbiye etmek, fani dünyada İblis&#8217;e ve o-nun uşakları olan tağutî güçlere taviz vermeden, tüm günahlardan arınmış olarak asıl hedef olan insanlık makamına ulaşmak, dolayısıyla imana ve salih amelle-re sahip olmak ve böylece dünya ve ahiret saadetine kavuşmak için yaratılmıştır. Insan, ancak kendini bu yola adadığı müddetçe melekten üstün sayılır.</p>
<p>Bilindiği üzere yüce Allah, insanoğluna yeme, içme, her nevi şehvet duyguları, imtihanlara tabi tutulma vb. gibi bazı özellikleri bahşetmiş, bunların yanı sıra izleye-cekleri yol neticesinde ceza ve mükâfata tâbi tutulacak-larını vaat etmiştir. Ne var ki, meleklere böyle özellikleri vermemiştir.</p>
<p>Bu yüzden insan, iki boyuta sahiptir; manevî boyut ve hayvanî boyut. Ancak, melekler tek boyuta sahiptir-ler. 0 da manevî boyuttur. Insan, hem manevî, hem de hayvanî boyuta sahip olduğundan onda tekâmül olayı bir gerçektir. Meleklerde ise yalnızca manevî boyut var olduğundan böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Bu da apaçık göstermektedir ki, imtihana tâbi tutu-Ian ve bunu da başarıyla veren bir mümin, sürekli iba-det edip de her türlü maddî şeylerden uzak olan melek-lerden kat kat üstündür. Tabi üstünlük, tarn bir mümin için geçerlidir. Zira, hak yolu bildiği ve ona inandığı hâlde kendi kendini bataklığa süren, sürekli şeytana uyup fitne ve fesada duçar olan bir kimse, asla bu özel-liğe sahip değildir. Böyle bir kimseye &#8220;melekten üstün-dür&#8221; demek doğru olmadığı gibi &#8220;hayvandır&#8221; demek bile iltifat sayılır. Yüce Allah yukarida adı geçen şahsiyet-ler için Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;Andolsun ki biz insanlar ve cinlerden çoğunu ce-hennem için yarattık; onların kalpleri vardır ama an-lamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları var-dır ama duymazlar. (İşte) onlar dört ayaklı hayvanla-ra benzerler hatta daha da aşağılıktır onlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridirler.&#8221;1</p>
<p>l-A&#8217;râf/179.</p>
<p>&#8220;Yoksa, çokları dinlerler de akıllarını başlarına a-lırlar mı sanırsın? Ancak hayvanlara benzer onlar. Hatta yol-yordam bakımından daha da sapıktırlar.&#8221;1</p>
<p>Allah&#8217;m varlığına, birliğine iman edip, emirlerini ye-rine getiren dindar kadm ve erkek, aynı çatı altında birbirlerine destek olarak hayatin zor yaşam şartlarının üstesinden gelirler. Nefislerinin arzuladığı her türlü kü-çük ve büyük günahlardan sakınmada, ahlâk ve mane-viyatlarını güçlendirerek mukaddes Islâm yolunda dün-ya ve ahiret saadetine erişmede sürekli çaba içerisinde olurlar. Amaç, yüce insanlık makamına ulaşmak, böy-lece yaradanın rızasını kazanmaktır.</p>
<p>Görülüyor ki, bu makama ulaşmada aile bireylerine düşen görev, oldukça fazladır. Dinimizce bireylerin iki tarafın da dini vazifelerini yerine getiren hakiki birer Müslüman olmaları, zaruri sayılmaktadır. Zira, hayvan-dan bile aşağılık biriyle yapilacak evliliğin insanı nere-lere çekeceği malumdur.</p>
<p>Demek ki evlilik, insanî hedefe doğru atılan bir a-dım olduğundan gerekli görülmektedir. Bu yüzden Islam dini evli kimseleri, bekârlara nazaran daha faziletli kılmıştır. Örneğin, Resul-i Ekrem (s.a.a) bu konuda şöy-le buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Evlenen kimse, dininin yarısını korumuştur.&#8221;2</p>
<p>l-Furkan/44.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:l, h:ll.</p>
<p>Yine İmam Sadık (a.s) da; &#8220;Evli bir insanın kılmış ol-duğu iki rekât namaz, bekâr bir insanın kılmış ol-duğu yetmiş rekat namazdan daha faziletlidir.&#8221;1 şek-linde buyurmuştur.</p>
<p>Şimdiye kadar yapilan açıklamalardan zihinlere takı-labilecek birkaç sorunun da cevabı aydınlık kazanmış oldu:</p>
<p>1-  Miimin ve dindar bir kimse, gerçek insaniyet makamma ulaşabilmek ve engellerle örtülü büyük ci-hat sahalarında başarılı olmak için, gayri Muslim bir kadmla evienirse rahat ve huzurlu bir yaşam sürdürebi-lir mi?</p>
<p>2-  Acaba kendini Allah&#8217;a adamış bir miimin, ev-lenmeksizin tek başına mutlu bir yaşantı sağlayabilir mi?</p>
<p>3-  Bekâr ve genç bir Müslüman, fesat ve fuhuş o-laylanmn salgin bir hastalık hâline geldiği günümüz dünyasında, din ve imandan hiçbir şeytani güce taviz vermeyip, günaha düşmeden, şerefli ve temiz bir ya-şam sürdürebilir mi?</p>
<p>Elbette ki hayır. Zira, dindar bir kadın eşini daima iyiliğe ve doğruluğa davet eder, yanlış hareketlerinde uyarıda bulunur. Diğer bir taraftan Islâm anlayışından uzak, laubali ve kötü huylu bir kadınsa kocasını çeşitli günahlara sürükler. Böylece nâmus denen fıtri duygu-</p>
<p>1- Mizan&#8217;ul-Hikmet, c.4, s.273.</p>
<p>nun zayiflamasma veya yok olmasma sebep olur. Böyle olunca da &#8220;mümin&#8221; diye tanınan kocayı &#8220;namussuz&#8221; ve &#8220;şerefsiz&#8221; bir hâle getirir. Kısacası, insam insanhk ma-kamından uzaklaştırır ve onu hayvanî eder. Işte bu ne-denledir ki, yiice Islam dini, her iki tarafında Müslüman olmalanni şart koşmuştur.</p>
<p>Bir gün, ashaptan biri Resul-i Ekrem&#8217;in huzuruna gelerek giiler giizle: &#8220;Ey Allah&#8217;m Resulü, demişti. Benim eşim, her gün eve vardığımda kapıya kadar gelir, beni karşılar, evden dışarı çıktığım zamanlar ise uğurlar, hayır dualarda bulunur. Üzgün olduğumu görünce te-selli etmeye çalışır, &#8220;Eğer rızk için endişeleniyorsan sa-kın üzülme, çünkü Allah rızkın kefilidir&#8221; der, mutlu ol-mamı sağlar.&#8221; Resul-i Ekrem de bundan bir hayli memnun olup; &#8220;&#8230;Âlemlerin yaratıcısı yiice Allah, şe-hitlerin aldiklan sevaptan yansmı da sevğili eşine ve-recektir.&#8221;1 şeklinde buyururlar.</p>
<p>Miiminlerin Emiri Imam AM (a.s)&#8217;dan, Fatima haz-retleriyle yaptiklari evliligin ikinci veya dördüncü günü Resul-i Ekrem (s.a.a) tarafından; &#8220;Eşini nasıl buldun?&#8221; diye sorulunca o, şöyle dedi: &#8220;Allah&#8217;a itaat etmede iyi bir yardımcıdır.&#8221;2</p>
<p>Görülüyor ki eş, sadece yemek pişirip çocuk bakıcı-lığı yapacak bir kadın değil, Allah&#8217;a itaat etmede yar-</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:6, h:14.</p>
<p>2- Bihar&#8217;ul-Envar, c.43, s.118</p>
<p>dımcı olacak veya olmasi gereken bir hayat arkadaşı-dır.</p>
<p>Aile yuvasimn iki kutbu olan kadin ve erkek, birbir-lerinin tamamlayicisi olacaklanndan ikisinin de iyi ve mükemmel bir şekilde yetişmesi gerekir. Çünkü erkek kadin ile, kadin da erkek ile şeref bulur. Erkeğin örtüsü kadin, kadimn örtüsü de erkektir. Yiice Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Kadınlar sizin için, siz erkekler de onlar için birer örtüsünüz.&#8221;1</p>
<p>jşte akıllı ve faziletli gerçek müminler, dünyada en bü-yük zevki, en yüksek saadeti, dini-içtimaî vazifelerin-de ken-dilerini Resulullah&#8217;a (s.a.a) ve Ehlibeyt Imamla-rma uydur-makla kazanabileceklerini idrak ederek, on-larm izini takip etmelidirler. Böylece, daha dünyaday-ken Cenab-i Hakk&#8217;m nzasim kazanarak saadet bulmah, fazilet ve maneviyatin en üst düzeylerine yükselmelidir-ler.</p>
<p>l-Bakara/187.</p>
<p>37</p>
<p>38</p>
<p>EVLİLİGİN VE EVLİLERİN FAZİLETİ</p>
<p>Geçen konularda biraz da olsa evliliğin faziletleri konusunda açıklamalarda bulunup, maneviyata yönelmede büyük bir rolü olduğunu vurgulamış-tık. &#8220;Kan ve koca nefislerinin arzuladığı, küçük-büyük her türlü günahlardan sakınmada, ahlâk ve maneviyat-larını güçlendirerek kutsal Islâm yolunda, dünya ve ahiret saadetine erişmede sürekli çaba içerisinde olur-lar&#8221; demiş, ayrıntılı açıklamalar yapmıştık.</p>
<p>Şimdi de &#8220;Evliliğin ve Evlilerin Faziletleri&#8221; başlığı al-tında birkaç mühim noktaya daha değinip güzel örnek-lerle konumuzu devam ettireceğiz.</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Allah katında hiçbir bina, evlilik için kurulan ev kadar sevimli değildir.&#8221;1</p>
<p>İmam Sadık (a.s) Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder: &#8220;Evleniniz ve bekârları evlendiriniz; iyi bir Müslümanın ğüzel sıfatlarından hiri rfp hpkar U171 pv (knr.a) sahibi etmektir. Allah</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:l, h:4.</p>
<p>39</p>
<p>kızı ev (koca) sahibi etmektir. Allah katında, İslâm döneminde evlilikle bayındır edilen ev kadar hiçbir şey sevimli değildir ve İslâm döneminde boşanmayla tahrip edilen ev kadar hiçbirşeye buğz edilmez.&#8221;1</p>
<p>Yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerden de anlaşıldı-ğı üzere yüce Allah, evli kimselere ayrıcalık tanımış, on-ları bekârlara nazaran daha üstün kılmıştır. Resul-i Ek-rem (s.a.a) de hayırlı işler arasında en efdali olarak ev-liliği vurgulamış; ayrıca, bu gibi işlerde iki gencin evle-nip yuva kurabilmesi için yardımda bulunup, çaba sarf eden kimseleri de hayırlı müminler olarak nitelemiştir.</p>
<p>İmam Cafer Sadık (a.s) bir gün ashabıyla sohbet ederken kadının biri yanına varıp; &#8220;Ben, diye seslendi. Dünyasını terk eden bir kadınım.&#8221; Imam Sadık (a.s); &#8220;Dünyayı terkten kastın nedir?&#8221; diye sordu. &#8220;Evlenme-yişimdir.&#8221; diye cevap verdi. (Imam Sadık (a.s) bu cevabı alınca pek üzüldü. Sonra da;) &#8220;Neden evlenmezsin?&#8221; diye sordu. Kadın; &#8220;Allah&#8217;tan sevap ve mükâfat uma-rım. Arzum O&#8217;na daha fazla itaat edip daha fazla rıza-sını kazanmaktır.&#8221; diye cevap verdi. (Hâl böyleyken, İmam Sadık (a.s)&#8217;ın rengi değiş-ti. Kadına ne denli za-vallı olduğunu anlatmak için;) &#8220;Git.&#8221; diye buyurdu. &#8220;Yal-nız yaşamanın mükâfatı olsaydı eğer, âlemlerin ğelmiş-ğeçmiş kadınlarının seyyidesi Fatıma anaınız evlenir</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:l, h:10. 40</p>
<p>miydi sandin?&#8221; (Gerçekten git de anamiz Fatima (a.s) neden evlenmiştir diye iyice fikreyle!..)1</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) de evli erkeğin fazileti hak-kında şöyle buyurmustur:</p>
<p>&#8220;Hiçbir işin Allah katmda, evlilik kadar değeri yok-tur&#8230; Evli bir erkek, eşiyle cinsel münasebette bu-lunduktan sonra, ğusül abdesti aldığı vakit, mel&#8217;un Şeytan feryad-u figan eder de; &#8216;Ah, bu kişi kendi Rabbine itaat etti ve ğünahları bağışlandı.&#8217; der.&#8221;2</p>
<p>Yine, evli bir kadimn faziletiyle ilgili de şöyle buyurmustur: &#8220;&#8230;Hamile bir kadına oruçlunun ve namaz kılanın aldığı sevap kadar sevap yazihr&#8230;&#8221;3</p>
<p>Diğer bir hadis-i şerifte de Resul-i Ekrem (s.a.a) her iki tarafin faziletiyle ilgili olarakşöyle buyurmustur:</p>
<p>&#8220;Gök kapıları (rahmet), insan yüzüne dört vakitte açılır: Yağmur yağdığında, evlât babasının yüzüne ğü-lümsediğinde, Kâbe&#8217;nin kapısı açıldığında, kız ve er-keğin nikâhları kıyıldığında.&#8221;4</p>
<p>&#8220;Mümin bir kimse, ğençliğinin ilk çağlarında ev-lenince, mel&#8217;un Şeytan feryat edip şöyle der: &#8216;Ne ya-zık ki o, dininin üçte ikisini benim şerrimden korudu.&#8217;</p>
<p>1 &#8211; Funı-u Kâfî, c.5, s.509.</p>
<p>2- Mustedrek&#8217;ul-Vesail, Kitab&#8217;un-Nikâh, c.14, h: 16354.</p>
<p>3- Mustedrek&#8217;ul-Vesail, Kitab&#8217;un-Nikâh, c.14, h: 16340.</p>
<p>4- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, s.221, h:26.</p>
<p>41</p>
<p>Gen kalan üçte bin hakkmda ise, Allah&#8217;tan korkup-sakmma-hdir.&#8221;1</p>
<p>imam Cafer Sadik (a.s) da bu konuda şöyle buyur-muştur: &#8220;Mümin erkek He miimin kadin evlendikle-rinde ğök âleminde bir melek, onların nikâhlannı di-ğerlerine müjdeler ve &#8216;Ey melekler topluluğu, yüce Allah, falan kadmi, falan erkekle evlendirdi.&#8217; diye hitap eder.&#8221;2</p>
<p>Resul-i Ekrem&#8217;den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>&#8220;Evlenmek, sünnet olmak, diş fırçalamak ve ğüzel kokular kullanmak, benim ve benden önceki pey-ğamber-lerin sünnetlerindendir.&#8221;3</p>
<p>Aktanlan bunca hadislerden de anlaşılacağı üzere, ilâhîgayeye erişmede, Allah ve Resulünün sevdiği kim-seler arasına girmede en mühim ve en güzel yol, nebe-vi sünnet, yani Allah&#8217;ın rızası doğrultusunda ve yalnız bu bina üzerine kurulan kutsal evlilikten geçer. Insanı kemale eriştirecek ve buna vesile olabilecek en iyi yol-lardan biri evliliktir.</p>
<p>Evlilik, ilâhîbir nimettir.</p>
<p>Evlilik, peygamberlerin sünnetlerindendir.</p>
<p>Evlilik, insan için huzur ve saadettir.</p>
<p>1- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, s.221, h:34. Bazı rivayetierde zikredilen oran, &#8220;dininin yansını&#8221; şeklindedir. (Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: l,b:l,h:ll)</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:2, b:l, h:5.</p>
<p>3- Mustedrek&#8217;ul-Vesail, Kitab&#8217;un-Nikâh, c.14, h:16353.</p>
<p>42</p>
<p>Evlilik, anlamak ve inanmak demektir. Evlilik, insana bir gönül bağıdır. Evlilik, maddî ve manevî bir yakınlıktır. Evlilik, bir şehvet ticareti değil, bir can ortaklığıdır. Evlilik, sevgiyle örülen bir kalp düğümüdür. Evlilik, sevgi yuvasimn saadet tılsımıdır. Evlilik bir nimet, bekârlık ise bir mihnettir. Evlilik, birbirlerinin cazibelerine kapilan, seven ve anlaşan ruhların birliğidir&#8230;</p>
<p>EVLİLİĞİN DÜNYA VE AHİRET ESERLERİ</p>
<p>Imam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Ensar&#8217;dan genç bir erkek, Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in mübarek huzuruna varip kendi yoksulluğu için şikâyet-te bulundu. Resul-i Ekrem derdinin derman bulmasi i-çin Ensar&#8217;dan olan gence; &#8216;Git, evlen!&#8217; buyurdu.&#8221;</p>
<p>&#8220;0 vakit Ensar&#8217;dan bir baskasi gence yanasip ya-vaşça; &#8216;Benim de genç ve güzel bir kızım vardır, diye fı-sıldadı. Eğer arzu edersen onu seninle evlendirmek is-terim&#8230;&#8217; Bir an evvel Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in buyruğunu yerine ge-tirmek isteyen genç, şahsına gelen bu teklifi memnuniyetle kabul edip yüce Rahman&#8217;m bol rizkina mazhar olanlara katıldı. Haberi Resul-i Ekrem&#8217;e iletilin-</p>
<p>43</p>
<p>ce de, her kelâmı inciler saçan Allah Resulü diğer genç-lere de; &#8216;Kendinizi evliliğe hazırlayınız.&#8217; diye buyurdu.&#8221;1</p>
<p>Bir başka hadiste Resulullah (s.a.a) efendimiz şöy-le buyuruyor: &#8220;Evlenip aile oluşturunuz ki, rizkmizin çoğalmasına vesiledir.&#8221;2</p>
<p>Evlilik, vücudun sağlığını koruma açısından, çok önemli bir etkendir. Tıpta birçok hastaliklann, ister be-densel ve ister ruhsal olsun, evlenmemekten kaynak-landığı tespit edilmiştir.</p>
<p>Evliliğin ahiret eserlerine gelince; manevî âlemde insanları tamamen olgunlaştıran evlilik, dairesi içerisi-ne aldığı kişileri her türlü fesat ve fuhuştan koruduğu gibi yiice insaniyet makamma eriştirmede de en mii-him rolü ifa etmektedir. Başka bir deyişle evlilik, Allah katmda &#8220;efdal-ul ibadet&#8221; yani ibadetlerin en giizelidir. Bakimz bu konuda Resul-i Ekrem (s.a.a) ne buyurmuş-tur:</p>
<p>&#8220;Kim Allah&#8217;la bütün ğünahlardan arınmış, terte-miz bir hâlde mülakat etmek istiyorsa evlenmiş ve bir eşe sahip hâlde Allah&#8217;m huzuruna çıkmalıdır.&#8221; 3</p>
<p>Önceki konularda da açıklandığı üzere evli birisinin yaptığı ibadet, bekârın yapmış olduğu ibadete oranla kat kat üstündür.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, bill, h:3.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:10, h:3.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:l, h:15.</p>
<p>44</p>
<p>Görüldüğü gibi evlilikte ilâhî felsefe ve ilâhî değer-ler tahmin edilemeyecek kadar çoktur. Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) sözlerinden de anlaşılacağı üzere, hidayete açı-lan kapılardan biri evlilikten geçmektedir.</p>
<p>Hayırlı bir akıbet, temiz bir kalp ve tam bir iman sahibi olabilmek için evlilik şarttır. Evlilikten kaçınanlar iyi insanlar olsalar bile, ahirette evlilerin derecelerine varamazlar.</p>
<p>Konuyla ilgili kısa bir öyküyü anlatmakta yarar var-dır:</p>
<p>Beşir b. Haris, yaşının bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen evlenmemişti. Söylentilerin yuğun olduğu bir dönemde halktan biri yanına gelip; &#8220;Ey Beşir, halk hak-kında konuşur, seni çekiştirip durur olmuştur. Bekârlı-ğından dolayı Resul-i Ekrem&#8217;in mübarek sünnetini terk ettiğini söyleyip dururlar. Şimdi vaktidir ki bizleri affe-dip hakkında söylenenlerin doğruluğuna kanaat gösteresin.&#8221;</p>
<p>Beşir onca sözü dinledikten sonra şöyle dedi: &#8220;Gi-diniz Arkamdan konuşanlara, müstehap amelleri terk ettiğimi ama farz amellerle meşgul olduğumu bildiri-niz&#8230;&#8221;</p>
<p>Zamanla Beşir hastalandı ve kısa bir müddet sonra da ebedi âleme irtihal etti. Onu çekiştirip arkasından konuşanlar o gün Beşir&#8217;i rüyalarında gördüler: &#8220;Ey Beşir!&#8221; diye sordular. &#8220;Yüce Allah sana neler bahşetti?&#8221; Beşir şöyle cevap verdi:</p>
<p>45</p>
<p>&#8220;Şimdi yüce Allah&#8217;ın benim için verdiği yüksek de-recelerdeyim. Ancak, dünyadayken evli olanların mev-kilerine erişmiş değilim&#8230;!&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, evlilikle ilgili olarakşöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yine O&#8217;nun (Rabbinizin) delillerindendir ki onda sü-kûn bulmanız için (kendilerine meyil ve ülfet edesiniz di-ye) size kendi nefsinizden (cinsinizden) eşler yarattı ve aranızda bir sevgi ve bir merhamet kıldı. Hiç şüphe yok ki bunda düşünen bir topluluk için deliller (ibretler) var-dır.&#8221;1</p>
<p>Ayet-i kerimeden anlaşıldığı kadarıyla, Nebevi sun-net olan evlilikten kaçınanlar, çok şey kaybetmektedir-ler. Ayette geçen sükûnet, hem bedensel, hem ruhsal, hem kişisel ve hem de toplumsal açılardan gerçekleşir. Bu arada, evliliği terkten dolayı karşı karşıya gelinen bedensel hastalıkları da göz ardı etmemek gerekir.</p>
<p>Bununla birlikte bekârların bedensel ve ruhsal hu-zursuzluklarla karşı karşıya oldukları herkes tarafından az-çok bilinmektedir.</p>
<p>Toplumsal meselelerde bekâr kesimlerin sorumlu-luk duygusu, diğer kesimlere nazaran daha azdır. Bu yüzden bekârlar arasında intihar olayları daha fazladır. Çoğu cinayetler de yine bekârlar tarafından işlenmek-tedir.</p>
<p>l-Rûm/21. 46</p>
<p>Gerçekte evlilik hayatına atılan bir şahıs, ailevi me-seleleriyle iç içe kaldığı vakit toplum içerisinde yeni bir şahsiyet kazanır. Topluma nazaran sorumluluk duygu-su da artar.</p>
<p>Sevgi ve rahmete gelince: Toplum, fert ve onun ço-ğu-luyla meydana gelir. Aynı şekilde büyük bir bina da tuğla ve onun çoğuluyla örülür. Dolayısıyla toplumu meydana getiren fertler ve binayı oluşturan tuğlalar a-rasında irtibat bulunmadıkça, yıkılmaya ve çökmeye maruz kalırlar. Işte yüce Allah (c.c) da, insanı bu yüz-den toplumsal yaşayış üzerine ve birbirlerine karşı bağ görevini yapacak eşler yaratmıştır.</p>
<p>Anlatılanlar, uzunca araştırmadan sonra satırlara dökülen bunca belgeler, hepsi birer yoldur değerli okuyucular. Yalnız, görünen yolu görmezlikten gelme-nin mümkün olmayacağını bilmek gerekir. hâl böyley-ken tek yol olan İslâmî sınırlar çevresinde yüce Allah&#8217;ın faziletlendirdiği, Resul-i Ekrem (s.a.a) efendimizin de yüce değerler verdiği bu sünneti gormezlikten gelmek &#8220;neden?&#8221; diye sorabiliyoruz ancak. Cevabıysa size bağ-lı, siz anne ve babalar ve siz genç erkekler ve kızlara&#8230;</p>
<p>47</p>
<p>EVLİLİKTE ARACILIGIN FAZİLETİ</p>
<p>Yüce Islam dini, sorumluluğun yanında fedakârlık isteyen bir dindir. Yaşamlarını İslâm&#8217;a uydurma-ya çalışan her Müslüman, bir aile gibi aynı çatı altında birleşip içinde bulundukları dinî, ilmî, içtimaî ve siyasî sorunları büyük bir sorumluluk duygusuyla orta-dan kaldırmak için çaba sarf eder, bu konuda birbirle-rine ilaç olmaya çalışırlar. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Fertler tek vücutta bulunan âzâlar ğibi birbirleri-ne bağlıdırlar. Onların birbirlerine olan bağlantısı, ğü-neş ışınlarının bağlantısı ğibi kuvvetli bir merkezde toplanmıştır.&#8221;1</p>
<p>Toplum içerisinde fesadın yaygınlaşmasına, gün geçtikçe çoğalıp artmasına ve fuhuş yuvalarının sayı-lamayacak kadar artış kaydetmesine sebep olan be-kârlık ve evlenmeyiş de elbette &#8220;bağlantısı kuvvetli bir merkezde toplanan&#8221; Müslümanların göz ucuyla gör-memeleri gereken meseledir. Bilâkis, to plum içerisin-</p>
<p>1-Usul-uKâfı, c.2, s.166. 48</p>
<p>de görülen bu tür sorunların üstesinden gelmek, halline çalışmak ve gerekli şey-leri yapmak da, yerine getiril-mesi gerekli vazifeler olarak kabul edilmektedir. Zira, Peygamber efendimiz ve Ehlibeyt Imamlari hadislerin-de, başkasının derdini düşünmeyen ve Müslüman kar-deşine karşı sorumluluk duymayanların hakiki Müslü-man olmadiklarma dikkat çekmişlerdir.</p>
<p>Resul-i Ekrem&#8217;in şu hadisi meşhurdur:</p>
<p>&#8220;Her kim sabahlar da Müslümanların meseleleri He ilğilenmezse Müslüman değildir.&#8221;1</p>
<p>Elbette ki çoğu Islam alimleri evlilik konusunda pek çok vaazlar vermişler, toplumu fesada sürükleyen ve bu yönde çalışan (Televizyon, radyo, gazete, dergi vb) kitle iletişim araçlarına karşı, bekârları ilâhî evliliğe çağırmışlardır. Ancak bu yeterli değildir. Evlilik arzu-sunda olan gençlerin karşısına çıkan sorunlarla daha fazla ilgilenmek ve çaba sarf etmek gerekir. Bu vazife sadece alimlere düşen bir vazife değildir. Ilk önce şah-sın kendisine, sonra ailesine, daha sonra da Resul-i Ek-rem (s.a.a)&#8217;in; &#8220;Her kim sabahlar da Müslümanlann dertleriyle ilğilenmezse Müs-lüman değildir.&#8221; sözünde-ki mânâdan bir şeyler çıkarabilen Müslümanlara aittir.</p>
<p>Bu konuda yine Resul-i Ekrem Efendimizin güzel bir hadisini daha sunuyoruz:</p>
<p>1-Usul-uKâfi, c.l, s.163.</p>
<p>49</p>
<p>&#8220;Kim iki şahsm helâl yolla evlenmesinde, Allah on-ları birbirlerine kavuşturana dek çaba sarf ederse, yiice Allah onu cennet hurileriyle evlendirir. Ve ona atmış olduğu her adıma ve söylemiş olduğu her keli-meye karşılık bir yıllık ibadet sevabi verilir.&#8221;1</p>
<p>Ve yine Miiminlerin Emiri Hz. AM (a.s) da şöyle bu-yurmuştur: &#8220;En iyi aracihk, evlilik hususunda iki kişi arasmda, Allah onları birbirine kavuşturana dek ara-cılık yapmandir. &#8220;2</p>
<p>Görülüyor ki yiice Allah evliliğe değer verdiği kadar iki tarafm evlenmesinde madden ve manen araci olan kimselere de değer vermiştir. Bu da demek oluyor ki hayırlı iş sadece ibadet etmek, namaz kılıp oruç tut-makla sinirh değil, başkalarını Islâmî temel üzerinde sabit kılmak da önemli ibadetlerdendir.</p>
<p>&#8220;Islam, fedakârlık isteyen bir dindir.&#8221; deyip camiler, okullar yaptıran kimseler vardır&#8230; Bunların yanında di-ğer Islâmî meseleleri görmezlikten gelmek de doğru bir iş değildir. Zira câmiye gidecek şahıs yokken, sadece boş cami kurmak ve bu yolda çalışmak, Elbette ki yetersizdir. Islâmî hedefler doğrultusunda evlenmek is-teyenlere yardımda bu-lunmak, onları câmi ehli eyle-mek ve bu yolda aynlmaz bir bütün hâline getirmek, ondan çok daha üstündür. Boş cami yapılacağına, boş cami doldurulsun, sözü meşhurdur.</p>
<p>1- Bihar&#8217;ul-Envar, c.lOO, Ebvab&#8217;un-Nikâh, b:l, h:33, s.221. 2-Furu-u Kâfi, c.5, s.331.</p>
<p>50</p>
<p>Evlenmek isteyenlere yardım eli uzatmak, onları bir camia altında birleştirmeye sebep olacağı gibi, toplu-ma karşı sevgi ve saygisimn da artmasma veya olma-yan sevgisinin yeniden filizlenmesine yol açacaktır. Ba-zi hadislerde, evlenmek isteyen iki gence yardimda bu-lunan kimselerin kiyamet günü peygamber ile birlikte olacağına dikkat çekilmiştir. Imam Cafer Sadik (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kiyamet ğünü insanlardan dört ğrup yüce Allah-&#8217;ın rahmetine erişip, onun özel nazarı altında buluna-caktır: 1- Muameleyi karşı tarafın pişmanlığından do-layı bozanlar. 2- Aciz ve çaresizlere yardım elini uza-tanlar. 3- Köle azat edenler. 4- Bekân evlendirenler.&#8221;1</p>
<p>Gözünü dünyevî nimetler bürümüş birtakım dünyape-rest insanlar, bazen meşhur olmak için ina-nılmaz harcamalar yapıp sözde vakıf olsun diye toplum adına yol, köprü, okul, hastane vb. gibi toplumu ilgilen-diren zaruri ihtiyaçları karşılarlar, sonra da kurmuş ol-dukları müesseselere kendi adlarını verirler. Ne yazık ki, böyle insanlar bazen Müslümanlar arasından da çıkmaktadırlar. Allah&#8217;ın neden hoşlandığını önemse-meyip, vurdum duymazlıktan gelen ve asıl hayatta toplum hayatını umursama zahmetine bile düşmeyen böy-le kimselere şu sözleri söylemek gerekir:</p>
<p>Daha yarın ne olacağın belliyken, sana dünya ma-lına düşkün olmak yakışır mı? Daha yarın toprak ola-</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:12, h:4.</p>
<p>51</p>
<p>cağını bildiğin hâlde, sana batıl inançlar yakışır mı? Ey bir parça balçıktan yaratılıp hâlen bir et parçası ve ya-rın ise toprak olacağını bilen insan, sana günah yakışır mi? Sana sorumsuzluk yakışır mı?</p>
<p>Ve yine Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in şu ayetine dikkat çekmek gerekir: &#8220;İnsan neden yaratıldığına bir baksın, atılan bir sudan yaratıldı. Bel ile kaburga kemikleri arasın-dan çıkan bir sudan.&#8221;1</p>
<p>Netice itibariyle şu sonuca varılacaktır ki gerek şöhret, gerekse hayır amel inancıyla yapılmış olsun, boş câmi imarı, kendisi gibi boş imardan başka bir şey olmayacaktır. Daha da önemlisi, camiaya; dolayısıyla camilere insan kazandırmak, bu gibi şeylere vesile o-labilecek hayırlı iş ve kuruluşlara yardimda bulunmak, daha iyi ve daha güzel olacaktır.</p>
<p>Peygamberlerin ve Ehlibeyt İmamlarının bu konu-larda örnek alınacak tavırları, ilgili siyer kitaplarında mevcuttur. Konu uzamasın diye bu kadarıyla yetinmek zorundayız. Kısaca denebilir ki, diğerlerine yardimda bulunmayan kimse yüce zatlarm şefaatine eremez.</p>
<p>1-Tank/5-7.</p>
<p>54</p>
<p>EVLİLİGE MANİ OLAN ETKENLER</p>
<p>Evlilik, insan yaşantısında başlı başına bir kanun-dur. İnsan oğlu, en azından cisminin şeytanî arzu-lar karşısında yatışması, neslin devamı ve yaşam zorluklarının halli için evlilik çemberinden geçmek zo-rundadır.</p>
<p>Yalnız, günümüz dünyasında yapılması gerekli hâle gelen evliliğin önüne birçok setler çekildiğinden, bu zo-runluluk bazen terke, bazen de ertelenmeye maruz bı-rakılmıştır. Oysa ki Islam dini, evliliğin bir an evvel ger-çekleşmesini istemektedir. Bu nedenledir ki, evlenen kimselerin yanı sıra, bu işte aracı olan kimseler de üs-tün kılınmış, takdir edilmiştir.</p>
<p>Evliliği terk etmek, evlenememek veyahut da hiç evlenmemek, genelde bazı sorunların çıkmasıyla mey-dana gelmektedir. Dolayısıyla ilk önce evliliğe mani o-lan etken-leri bilmek ve kurtuluş yolu aramak için de onların halledilmesine çalışmak gerekmektedir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz</p>
<p>55</p>
<p>1- FAKİRLİK:</p>
<p>Gençlerin ortak yaşamdan kaçmalarına sebep olan nedenlerden birisi fakirlik meselesidir ki, kutsal kita-bımız Kur&#8217;ân-ı Kerim, bu tür bir bahaneyi Nûr sûresinin 32. ayetinde reddetmiş ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;İçinizden bekârları ve köle ve câriyelerinizden iyi-leri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onla-rı zengin eder. Allah&#8217;ın mülkü geniştir. 0, her şeyi bilendir.&#8221;</p>
<p>Resul-i Ekram (s.a.a) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kim fa-kirlikten korkup da evlenmekten çekinirse, şanı yüce Allah&#8217;a kötü zanda bulunmuştur. Çünkü yüce Allah şöy-le buyuruyor: Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder&#8230;&#8221;1</p>
<p>Erkeğin fakirlik derdi, kız ve kız tarafının erkekten maddî şartlar gözetmesi, meselenin asıl nedenlerin-dendir ki, her iki taraf da maddî sebepler yüzünden bu güzelim sünneti terk etmek zorunda kalmaktadırlar. Gerçi, günümüzde kızlar ve aileleri tarafından çeşitli mazeretler hazırlanmıştır: &#8220;Bizler de insanız; geleceği-mizi düşünmek zorundayız; Islâm böyle bir şeyi red-detmemiştir.&#8221; gibilerinden&#8230; Oysa ki, bu tür sözler bi-linçsizce söylenmiştir. Zira, hiç kimse fakirdir diye aşa-ğılık gözüyle görülmemiştir. Ancak tek şey varsa o da şudur ki zengin, elindekilerden hesaba çekilecek, mal</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:10, h:2. 56</p>
<p>varlığı olmayan fakir, kıyamette zengine nazaran daha rahat olacaktır. Bu konu Ehlibeyt Jmamlarından şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>&#8220;Mahşerde herkes hesap için safa geçmişken bir grup, saftan dışarı çıkıp cennete doğru ilerleyecekler-dir. Yaklaştıklarında, memurlara; &#8216;Ey melekler, açın biz geldik!&#8217; diye seslenecekler, onlar ise bu söze bir anlam veremeyip; &#8216;Gidin! Hesabınızı verin de sonra gelin. Şüp-hesiz hesap pek çetindir, ne çabuk hesap verdiniz?&#8217; di-yecekler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Oradakiler; &#8216;Ey cennet memurları! Biz dünyaday-ken Resulullah ümmetinin fakir olanlarından idik. Allah bize dünyadayken mal varlığı vermemişti. Işte bu yüz-den buraya geldik.&#8217; diye cevap verecekler. 0 vakit Allah tarafından nida gelip şöyle seslenilecek: Ey memurlar, onlar doğru söylerler. Açın kapıları!&#8230; Ve girin içeri ey benim salih kullarım!&#8221;</p>
<p>Yurt dışına gitmekte olan bir vatandaş, yanında ne kadar eşya götürürse götürsün, sınırdan geçerken ka-nun gereği aranmak zorundadır. Ancak, sade olup da eşyası olmayan bir vatandaş bu kanunun dışındadır. Zi-ra, çanta olmadıktan sonra arama kanunu da olmaz, olsa bile, yanında çok eşyası olan biri gibi sıkı tutulmaz. Işte fakirler de böyledir. Bu arada, fakir ve zengini karşılaştırmak, içlerindeki o günün korku ve heyecanını kavrayabilmek, sizlere kalacaktır. Zira, bir tarafı ateş ve diğer tarafı da güllük gülistanlık bir bağ</p>
<p>57</p>
<p>olan iki zıt mekân arasında kalmadığımızdan, böyle bir am kalem ile tasvir etmek zor olsa gerek.</p>
<p>Istikbâl (gelecek) meselesine gelince: Islam dini, Müs-lümanlar tarafından gerçek şekliyle yaşanırsa, on-lara sonu en hayirh olan istikbâli bahşeder. Maddiyat üzerine kurulan hiçbir binanın istikbâli sağlam değildir. Gerçekte şu da vardır ki: &#8220;Temeli para olan hiçbir bina, demire, yani ilâhî emre çevrilmedikçe çökmeye mâ-ruzdur.&#8221;</p>
<p>Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.a) yoldan geçmekte olan genç ashabından birini gördüğünde, ona şöyle sordu:</p>
<p>— Evli misin? Genç:</p>
<p>—  Hayır evli değilim. Ey Allah&#8217;ın Resulü, evlenmek için bir şeylere sahip olmak gerekir, ben ise şiddetli bir fakirlik içindeyim.</p>
<p>— Ey ğenç, sen İhlâs suresini tamamen ezbere bi-liyor musun?</p>
<p>— Evet, bu sureyi biliyorum.</p>
<p>—  0 hâlde sen, Kur&#8217;ân&#8217;ın dörtte birini biliyorsun demektir&#8230; Peki Kâfirûn suresini de biliyor musun?</p>
<p>— Evet onu da biliyorum.</p>
<p>— 0 hâlde Kur&#8217;ân&#8217;ın diğer dörtte birini de biliyorsun demektir. Peki Zilzâl suresini de biliyor musun acaba?</p>
<p>— Evet, ey Allah&#8217;m Result), onu da biliyorum.</p>
<p>58</p>
<p>Resul-i Ekrem genç sahabisine yönelttiği sorular-dan olumlu cevap alınca üç kere; &#8220;Evlen, evlen, evlen.&#8221; diye buyurdu.1</p>
<p>Sahip olunan ilim, hadis-i şeriften de anlaşıldığı gi-bi geçici maddî değerlerden kat kat üstündür. Zira ilim payidardir ve sonsuza dek insanla beraberdir. Oysa madde bazen az, bazen çok, bazense hiç yoktur. Dola-yısıyla rağbet, maddeye değil ilme olmalıdır. Kur&#8217;ân il-mi ise sermayelerin en üstünüdür. Insan ilmin sayesin-de kudret ve kuvvet bulur. Insana, yalmzca Allah&#8217;a ina-nıp ona tevekkül etmeyi öğretir. Böylece insan bu ilim sayesinde neye dayanacağını iyiden iyiye bilir ve bu i-nançla ondan başkasına el açmaz. Işte Kur&#8217;ân&#8217;ın şahsi-yete bahşettiği değer ve Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in de yu-karıdaki hadislerinde kasıtları bu olsa gerek.</p>
<p>Evlenmek İstemeyen Abid</p>
<p>Zaman, Islâm öncesini gösteriyordu&#8230; Hayatın pa-rayla alınıp satıldığı cahiliyet devri, aynı zamanda fakir-lerin, kö-lelerin, darda kalmış bütün insanların ezildiği bir dönemdi bu&#8230; Ne vuran &#8220;yoruldum&#8221; diyor, ne de vu-rulan &#8220;yeter!&#8221; diyebiliyordu. Gerçek makam sahipleri beş para etmez gözüyle görünürken, Allah katında zer-re kadar dahi değeri olmayan, gözünü para-pul hırsı bürümüş alçaklar, sahip oldukları dünya hazinelerin-</p>
<p>1- Mizan&#8217;ul-Hikmet, c.4, s.274.</p>
<p>59</p>
<p>den ötürü, en muhterem ve en yiice kimseler olarak bi-liniyordu. Değişmeyen devran, o zaman da fakirleri hor görüyordu. Varlık, asıl varlığı unut-turmuştu. Kara ak, ak kara yerindeydi&#8230;</p>
<p>jşte böyle bir devranda yaşayan, genç bir abid var-dı; kendini yaratıcısına adamış, O&#8217;nun için yiyip, O&#8217;nun için içen bir abid&#8230;</p>
<p>Zamanin geçip gitmesine aldırış bile etmeyen bu abid, gününü ibadetle geçirir, Allah&#8217;tan gelen her türlü bela ve sıkıntı dolu imtihanlara karşı &#8220;şükürler olsun&#8221; der, devamlı şükür duasında bulunurdu. Zamanin pey-gamberine iman etmiş halk, onu güvenilir, saygılı bir kimse olarak görmek-teydi. Diller ona övgü yağdırırken o, her geçen gün ibadetle daha fazla meşgûl oluyordu.</p>
<p>Öyle ki bu övgüler, zamanin peygamberine kadar vardi. Devrin peygamberi, abid hakkında söylenen on-ca övgüyü dinledikten sonra:</p>
<p>Evet, diye buyurdular. 0 Allah katmda iyi bir abiddir, fakat güzel bir ameli terk etmiştir.</p>
<p>Bu söz, dilden dile dolaştı. Derken abid de hiçbir anlam veremediği bu sözü işitti de üzüldü.</p>
<p>Acaba terk ettiğim güzel amel nedir? diye düşün-dü. Ey Allah&#8217;ım! deyip elini ilâhî dergâha uzattı: &#8220;Sana uzattığım ellerimin sahibi de sensin. Ne kusur eylediy-sem bana bildir. Neden hoşlanırsan icabet olsun diye bana nasip et, ey bahşedicilerin en yiicesi!&#8221; dedi.</p>
<p>60</p>
<p>Günler geçti. Abid, yüce Allah&#8217;ın yüce elçisini göre-bilmek, bu konu hakkında O&#8217;nunla konuşmak istiyordu. Secdeye kapandığı yerden kalkıp kimsenin kimseyi saymadığı zamanı delerek dışarıya adım attı. O&#8217;nun ne-rede olabileceğini çok iyi biliyordu. 0 tarafa doğru yü-rüdü. Bir müddet sonra suratının rengi değişti. Aradığı şeyi bulmuşçasına koşmaya başladı.</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi!&#8221; diye seslendi.</p>
<p>Semâda nur şimşekleri çaktıran bir surat ona doğ-ru çevrildi. Hafif bir tebessümle çehresinin şeklini de-ğiştirdi. Olduğu yerde kalıp kendine doğru gelen genç abidi bekledi. Abid, tekrar sözünü tazeleyip:</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi, dedi. Esenlik ve salat size olsun. Umulur ki derdime çare bulur, zavallı dostunuzu feraha eriştirirsiniz. Siz de bilirsiniz ki o mânalı sözünüz beni bir hayli düşündürmüştür. Arzum, bende gördüğünüz hatayı veya eksikliği bana bildirmenizdir.&#8221;</p>
<p>0 nur çehreli sima, daha da tebessüm etti. Belki yılların noksanlığını dile getirecekti. Mübarek dudakla-rını aralayıp:</p>
<p>&#8220;Evlilik.&#8221; diye buyurdu. &#8220;Evlenmen gerek!&#8221;</p>
<p>Gözleri yaşardı. Kelimeler elinde olmaksızın dökü-lüyordu dudaklarından:</p>
<p>&#8220;Ey nebi! Fakirlik denen bir hastalığın kurbanıyım. Gelir gibi bir dermanım da yok. Kendi rızkımı zor tayin ederken bir başkasının rızkını nasıl kazanırım diye dü-şüncedeyim.&#8221;</p>
<p>61</p>
<p>Hz. Peygamber (a.s), bu söze pek üzüldü.</p>
<p>&#8220;Rızkı veren Allah&#8217;tir.&#8221; diye cevap verdi. &#8220;Öyleyse rızk-tan yana neden korkarsin? Fakirlik hastaligi engel de-ğil, sevilenler için bir imtihandir. Gelir ise bir başka im-tihan, yarın ondan sorulacaktır&#8230; Bugün kızımı seninle nikâhlıyor ve hiçbir karşılık istemiyorum.&#8221;</p>
<p>2-AĞIR MASRAFLAR:</p>
<p>Ash olmayan hayalî âdet ve merasimlere bağlı ol-mak, evlilik masraflanm ağırlaştırmak, yersiz beklenti ve hayallere kapılmak, evliliği engelleyen önemli un-surlardan biridir.</p>
<p>Yersiz arzuların meydana getirmiş olduğu pek ağır ve masraflı düğün törenleri, ister istemez evliliği im-kansiz veya zor denecek durumlara getirmiştir. Esef ve-rici konulardan biri de, toplum içerisinde görgülü ola-rak taninan olgun ve tahsil görmüş kimselerin bu konu hakkında duyarlı, örnek ve anlayışlı olmaları gerekir-ken, toplumun çoğunluğunu teşkil eden birtakım cahil kimselere ayak uydurmalari veya onlara katılmış olma-landir. Elbette ki Islam, evlilik merasimleri gibi sevgi, neşe ve muhabbetin bol olduğu günlerde ikramda bu-lunmayi men etmemiştir. Ancak aşırıya kaçmak, Islâm-&#8217;ın dışına çıkmak, evlilik törenlerini bir fuhuş yuvasına çevirmek tâbi ki yanlış, katiyen günah ve haramdır.</p>
<p>62</p>
<p>Yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de; &#8220;Yiyin, için ama israf etmeyin. Doğrusu Allah israf edenleri sevmez.&#8221; bu-yurmuştur.1</p>
<p>Yine mehir meselesinde de aşırıya kaçmamak ge-rekir. Daha önceki konularda da açıkladığımız gibi, mehirde pazarlık kızın bir mal olduğunu ve mal gibi kullanılmasının lazım geldiğini gösterir. Öyleyse mehirde hak neyse yani karşı tarafın gücü neye yeterse o istenmelidir.</p>
<p>İmam Bâkır (a.s)&#8217;dan şöyle nakledilmiştir: &#8220;Kadının biri Resul-i Ekrem&#8217;in huzuruna gelerek; &#8216;Beni evlendi-riniz!&#8217; diye ricada bulundu. Resul-i Ekrem (s.a.a) ora-da bulunanlara; &#8216;Kim bu kadınla evlenmek ister?&#8217; diye sordu. Onlardan biri ayağa kalkarak; &#8216;Ben ey Allah-&#8217;ın Resulü!&#8217; diye cevap verdi. Resul-i Ekrem ona; &#8216;Mehir için neyin var?&#8217; diye sordu. &#8216;Hiçbir şeyim yok-tur.&#8217; dedi. Peygamber efendimiz (bu kez); &#8216;Kur&#8217;ân&#8217;dan bir şeyler biliyor musun?&#8217; diye sordu. 0; &#8216;Evet.&#8217; diye cevap verdi. Peygamber (s.a.a) efendimiz; &#8217;0 hâlde mehir bedelinin bir miktarı için ona Kur&#8217;ân&#8217;ı öğret&#8217; diye buyurdu.&#8221;2</p>
<p>Mezkur hadis, evliliğin ve nikâh bedelinin (mehrin) ne kadar sade ve kolay olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İmam Sadık (a.s) da bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>l-A&#8217;râf/31.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:2, b:l, h:3.</p>
<p>63</p>
<p>&#8220;Bekâr bin babamın huzuruna ğeldi&#8230; Sonra babam, ona yedi dinar vererek; &#8216;Bu parayla evlen.&#8217; diye bu-yurdu.nı</p>
<p>Görüldüğü gibi, bir evliliğin yedi dinar gibi bir mali-yeyle gerçekleşmesi onun sadelik ve kolaylığını göste-rir.</p>
<p>Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) kadının birine; &#8220;Senin velin (himaye edenin) var mı?&#8221; diye sordu. Kadın, kar-deşlerini göstererek; &#8220;Evet, bunlardır.&#8221; diye cevap verdi. Hz. Ali (a.s) onlara dönerek; &#8220;Benim sizin ve kız karde-şiniz hakkında sözüm ğeçerli midir?&#8221; diye sordu. Hep bir ağızdan, &#8220;Evet&#8221; dediler. Sonra Ali (a.s) &#8220;Yüce Allah&#8217;ı ve buradakileri şahit tutarak bu kadmi, 400 dirhem karşılığında şu erkekle evlendiriyor ve onun nikâh bedelini kendi malimdan karşılıyorum.&#8221; diye buyur-du.2</p>
<p>Imam Ali (a.s) yapmış olduğu bu fiilie halkm duru-munu göz önünde bulundurarak yoksul insanlara yar-dım edilmesinin gerekli olduğunu, aynı zamanda evlili-ğin sade ve Islâm&#8217;ın izin verdiği şekilde yapılması ge-rektiğini anlatmak istemiştir. Rivayetlerden de anlaşıl-dığı kadarıyla Müslümanlar için en iyi evlilik, sade ve mehri az olan evliliktir. Büyük Islam âlimleri de bu gibi evlilikleri tercih etmiş, gösterişli ve masrafh evlilikler-den kaçınmışlardır.</p>
<p>1- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, Ebvab&#8217;un-Nikâh, b:l, h:l, s.217.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:2, b:l, h:6.</p>
<p>64</p>
<p>Ne yazik ki bugün çoğu eviiliklerde lüks davetiyeler, lüks yemekler, lüks servisler vb. şeyler şart olmuş, ne-redeyse bir âdet hâline gelmiştir. Işte, bu da gençler i-çin üstesinden gelinemez bir mesele olmakta, metre-lerle ölçülebilen yolları kilometrelerce uzaklaştırmak-tadır. Hele bir de bu konuyu tahsilini yeni tamamlamış bir genç için ele alalım. Daha çalışmak için kollarını yeni sıvamış bu genç, bu şartlar altında ne yapabilir? Sermayesiz ve varliksiz ailelerde eviilik çağına varmış gençler, iktisadi varlığı olmazsa devamlı bekâr mı kal-sınlar veyahut da bu tür meselelerin sebep olduğu, her türlü fuhuş ve fesat artırıcı oyunlara alet mi olsunlar?</p>
<p>3- MADDİYAT MESELESİ:</p>
<p>Maddî şartlar, genelde beş kişi tarafından gözetilir:</p>
<p>1-  Kızın kendisi tarafından</p>
<p>2-  Erkeğin kendisi tarafından</p>
<p>3-  Kızın ailesi tarafından</p>
<p>4-  Erkeğin ailesi tarafından</p>
<p>5-  Her iki taraftan.</p>
<p>Erkeğin bu şartı gözetmesi, yalnızca kızın ve kız ta-rafının mal varlığı içindir. Yani, bu tür eviilik, toplum i-çerisinde bilinen bir nevi ticari evliliğe benzer; erkek kadını değerli bir elmasa benzetir, onu son parçasına kadar kullanır, tükendiği vakit de iş, oracıkta biter.</p>
<p>65</p>
<p>Ancak, kızın böyle bir şartı gözetmesi ise çok daha ilginçtir. Henüz olgunlaşmamış, çocukluk duygusunu üzerinden atamamış ve tahsili yüksek olup da düşünce kapasitesi az olan çoğu kızlar, bu tür şartları gözetme-de ilk sırayı alırlar. Ne var ki bu şartı gözeten kızlar kendilerini neye benzettiklerinden habersizdirler. Onlar, pazarda satılan satılık bir eşyaya benzer. Karşısına çı-kan her müşteriye karşı etiketi mâlumdur; &#8220;milyon mil-yar, hatta trilyon olsa daha iyi olur&#8221; gibisinden&#8230; Tabi iizerinde etiketi bulunan mail almak, erkeğe bağlıdır; parası varsa alır, yoksa bırakır. Bütçesine uygun gelen her mail aldığı gibi, onu da, imkânı doğrultusunda alır veya almaz.</p>
<p>jşte erkek, zengin bir müşteriyse sadece ve sadece güzel gördüğü mail almak isteyeceğinden, beğenme-diğini hâliyle bırakır. Ama, iş güzeldedir. Yalnız, erkek kızın güzelliği için, kız da erkeğin mal varlığı için aynı çatı altında bir yuva kurmaya kalkışırlarsa iş, çarşıda-kine benzer. Zira, çarşıdan alınan mal, en fazla birkaç gün için kullanılır. Oysa müşterek hayat, bir ömür bo-yuncadır.</p>
<p>Günümüzde erkek ve ailesi tarafından böyle şartla-rın gözetilmesi pek görülmemiştir. Yalnız, aksine kız ve kız ailesi tarafında bu özellik, daha çok göze çarpmak-tadır. Bu arada, kızın kendi değerini anlamak istemeyi-şine anne ve babalarının maddî şartları eklenince, ister istemez meydanda görülmüş saticiya seslenir gibi, in-</p>
<p>66</p>
<p>sanın &#8220;hayırlı işler&#8221; demekten kendini alabilmesi biraz zor doğrusu&#8230;</p>
<p>Nitekim, bazen de yukanda zikrolunanlann tarn tersine kız ve erkek, hiçbir maddî şart gozetmeksizin birbirleriyle evlenmeyi arzularlar. Onlar için aralarında-ki tek bag, sevgi ve muhabbettir. Durum böyle olunca da bazen kiz tarafi, bazen de erkek tarafi bu sevginin önünü alır. Tabi genelde görülen, kiz tarafimn ağır şart-larıdır.</p>
<p>Günümüz dünyasında, yaşam şartları gerçekten de zor-laşmıştır. Dolayısıyla, bu çağda yaşayan herkes pa-raya ihtiyaç duymaktadır. Işte böyle bir dönemde, evli-liğe ihtiyaç duyan iki genç, birleşemedikleri zor hayat koşulları içerisinde, hele birbirlerine çok bağlılarsa i-çinden çıkamayacakları bunalıma girerler. Sebep, maddiyat ve karşı tarafın ağır şartları, çare, paradır. hâl böyleyken anne ve babalara düşen vazife; durumun ciddiyetini anlamaları, çocukları için en iyi eşi, maddî şartları gözetmeksizin onların isteğine göre seçmektir. Aksi takdirde olaylar intihar, evden kaçma vb. şeklinde ciddiyet kazanabilir.</p>
<p>4-TEKEBBÜR VE KAVUŞULMASI GÜÇ ARZULAR:</p>
<p>Islâm tarihine şöyle bir bakacak olursak peygam-berler, Ehlibeyt Imamları, evliyalar ve büyük Islâm a-limleri gibi seçkin şahsiyetlerin genelde sade hayatı seçtiklerini ve dolayısıyla fâkir kadınlarla evlendiklerini</p>
<p>67</p>
<p>görürüz. Onlar gerçekte bu hayırlı işi ameli bir şekilde yerine getirirler ve tabileri olan Islâm ümmetini bu sünnete davet ederlerdi. Resul-i Ekrem (s.a.a) zengin ve şahsiyetli kadınları fakir erkeklerle ve fakir kadınları da zengin ve şahsiyetli erkeklerle evlendirirlerdi. Gaye, kibirden uzak Islâmî bir yaşamı hakim kılmak; şahıs ve makam farkliliklariyla dolu bir düzenden kaçınmaktı.</p>
<p>Ne yazık ki, günümüzde bu mübarek sünnet ayrı bir şekle bürünmüş, nedense eski cahiliyet dönemindeki âdetlere tekrar geri dönülmüştür. Bugün zenginler yal-nızca zenginlerle evleniyorlar, dolayısıyla fakirler de fa-kirlerle&#8230;</p>
<p>Bu durum Müslümanlar arasında dahi olsa, zama-nın yine eskilerde olduğu gibi cahiliyet devrinin geri döndüğünü gösteren küçük bir delildir. Zira, artik insan-lar arasında sınıf farkhliklan, mekan ve irk aynmlan ve ayni zamanda makam ve üstünlük ortaya çıkıvermiştir. Yani, bu günü cahiliyet devriyle kiyaslayacak olursak i-çinde bulunduğumuz bu devreye de cahiliyet devri de-mek zorunda kalacağız.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a); &#8220;Tüm müminler (evlilik açı-sın-dan) eşittirler.&#8221;1 buyurmuştur.</p>
<p>Yine Imam Zeynulabidin (a.s)&#8217;m fakir cariye ve kadınlarla evlendiklerini gören zamanın mağrur halifesi Mer-van bin Abdülmelik, Hazrete sebebini sorduğunda Imam şöyle cevap vermişti: &#8220;Biz, Peygamherin siinnetine uymak zorundayiz. Zira o,</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:27, h:8.</p>
<p>68</p>
<p>tine uymak zorundayız. Zlra o, halalannin kızı Zeyneb&#8217;l kölesl Zeyd He evlendirmişti.&#8221;1</p>
<p>Yine Peygamberimiz Hayber&#8217;de esir alman Hayy b. Ahteb&#8217;in Safiye adlı kızıyla (ki bu kadın, savaştan sonra cariye olarak esir alınmıştı) evlenmişlerdi.</p>
<p>Imam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah Resulü, (cahiliyyet devrinde hayal ve boş arzu-lara kapılarak ortaya konan yanlış amellerl yok et-mek için fakir ve) zenci olan Mikdad&#8217;ı şahsiyet sahibi Ziibeyr b. Abdul Muttalibin seçkin kızı Zübaa&#8217;yla ev-lendirdi. Re-sulullah&#8217;m bundan gayesi, halkın sahip olduğu batıl inançları atması, kendisini örnek ğös-termesi, onun izinden gitmelerini istemesi ve şunu bilmeleri içindi ki Allah katinda en degerli ve derece-si en üstün olanınız, (ondan) en fazla çekinenizdir.&#8221;2</p>
<p>Görüyorsunuz ki mezkur hadiste hiçbir surette diin-yevî değerler dikkate alınmamış, manevî değerler, ya-ni; iman, takva ve ahlâk esas tutulmuştur. Allah ve Result) tarafından dünyevî esasları öne sürenler ise cahiliyet döneminde batıp kalmış &#8220;cahil&#8221; kimselere benzetilmiştir.</p>
<p>Hz. Ali (a.s) bu tür dünyevî şartları esas tutanlar i-çin, Nehc&#8217;ül-Belâga&#8217;nın 42. hutbesinde bakınız ne güzel buyurmuştur:</p>
<p>1- Bu konuda geniş bilgi içinbkz. Tefsir-i Numûne Ahzâb suresi 36. ayetin tefsiri (c.17, s.316-318).</p>
<p>2- Şerh-u Men La Yahzurah&#8217;ul-Fakih, c.8, s. 125.</p>
<p>69</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir: Heva ve hevese uymak ve olma-yacak uzun dileklere kapilmak. Heva ve hevese uymak insani haktan alikor; uzun dileklere kapilmak ahireti unutturur. Duyun, bilin ki dünya ardını döndü ğitti-ğider. Ondan kalan içilmiş, sonra da baş aşağı çevrilmiş, kaptan sızacak birkaç katredir ancak, db-külür ğider. Duyun, bilin ki, ahiret yönelmiştir. Geldi-gelecek. Her birinin de oğulları var. Siz, ahiret ogulla-rı olun, dünya oğulları olmayın. Çünkü ahiret ğünü her çocuk anasına katılacak. Buğün iş ğünüdür, soru ğünü değil&#8230; Yarınsa soru ğünüdür, iş ğünü değil!&#8230;&#8221;</p>
<p>Evet, dünya yolunu bulmuş bir kervana benzer, hareket hâlindedir. Hakka doğru ilerleyen&#8230; ve Sırat-ı miistakimden giden, bu kafileye ancak, diinyevi yukleri olanlar erişemeyeceklerdir. Yükleri ağır olan ve yukleri ağırlaştıranlar&#8230;</p>
<p>Öyleyse, Hz. AM (a.s)&#8217;m da buyurduklan gibi:</p>
<p>&#8220;(Yükünüzü) hafifletiniz ki erişebilesiniz.&#8221;1</p>
<p>5-SORUMLULUK DUYGUSU VE VESVESE:</p>
<p>Bazı kimseler kadınları &#8220;ayak bağı&#8221; olarak sayar, evliliğin sorumluluğu arttıracağını düşünür, bu yiizden sorumluluk hissiyatından uzak kaçarlar. Zira, tecrübe sahibi olmayışları, onlara bu işte güvensizlik, dolayısıy-</p>
<p>1- Nehc&#8217;ül-Belağa, hutbe:21.</p>
<p>70</p>
<p>la da işin altından kalkamayacağı sanısını verir. Evlilik-te de durum böyledir; insanoğlu, hayatında ilk kez karşı karşıya geldiği böyle bir teşebbüs öncesi bu tereddüde düşer. Bazen sorumluluk duygusu ağır basar ve üste-sinden gelemeyeceğini zanneder. Oysaki ortada böyle bir tereddüt ve tecrubesizlik söz konusu değildir.</p>
<p>Islâm âlimleri, bu gibi fikirleri şeytanî vesvese, yani; şeytan tarafından insanlara aktarılan boş, yanlış ve fe-sat kıvılcımları taşıyan gayri Islâmî fikirler olarak ta-nımlarlar. Zira, önceden de belirttiğimiz gibi, en büyük düşman olan şeytanın en fazla korktuğu şeylerden biri-si de, iki gencin yapacakları evliliktir.</p>
<p>Evet, evlilik, insanı sorumluluğa iten ilâhî bir teşeb-büstür. Ancak, bu sorumluluk, insanın kendi kaldırma gücünden fazla da değildir. Ortada bir iş varsa, elbet üstesinden gelinecek bir aracı da vardır.</p>
<p>Gençler bunu iyice bilmelidirler ki, sorumluluk duygusu, yaşamı kısıtlayan bir engel değil, aksine ilâhî bir nimettir. Insanı olgunlaştırmaya hazırlayan pek çok nimetlerden biri&#8230; Bunu kullanmamn tek yoluysa, uygu-lama safhasına geçmektir. Zira, sorumluluktan kaçış, &#8220;özgürlük&#8221; veya bu günün deyimiyle &#8220;sultanlık&#8221; değildir. Şeytani bir fikirden ibaret olan ve halk arasında &#8220;Be-kârlık Sultanlıktır&#8221; diye çokça işitilen bu söz, önemle belirtiyoruz, mâkul bir düşünce değildir ve hiçbir suret-te, hiçbir akıllı kişi tarafından onaylanmamıştır.</p>
<p>71</p>
<p>6-GUZELLİKMESELESİ:</p>
<p>İnsanoğlu yaratılış icabı sürekli her şeyin iyisini, ay-nı zamanda güzelini ister. Bu, her insanda mevcut olan bir özelliktir. Çirkine koşan, güzel olmayan şeylere ilgi duyan hiçbir insan görülmemiştir.</p>
<p>Yalnız, şu da vardır ki, zahirde iyi görünen her şey görüldüğü kadar güzel olmayabilir. Güzel olduğu hâlde kalitesi iyi olmayan şeyler vardır. Güzellik, her zaman bir şeyin iyi olduğunu göstermez. Mühim olan, kalitedir.</p>
<p>Islâm dini, herkese huy, ahlâk, iman ve takvada en iyi olanla evlenmeyi tavsiye etmiştir. Yukarıda da belirt-tiğimiz gibi, sadece karşı tarafın güzelliği için evlenen bir kimse, malın güzellik ve desenine aldanan alıcı du-rumuna düşecektir. Dolayısıyla, böyle bir temel üzerine kurulan bu ve bunun gibi birçok bina da hiç kuşkusuz çökmeye maruz kalacaktır.</p>
<p>Huyda ve ahlâkta taviz verenler, maddî yaşamı manevî yaşamdan üstün tutanlar, her şeyde güzeli ara-yanlar, ille de para, ille de şekil diyenler, imanı birkaç günlük dünya yaşantısına satanlar, işte tüm bunlar ne Allah, ne Resulü ve ne de Ehlibeyt (a.s) tarafından be-nimsenmemişler, insani yaşamı anlayamadıkları için dışlanmışlardır.</p>
<p>Gerçekte şu da vardır ki, birkaç günlük fani dünya-nın çekiciliği, insanı kendi cazibesi altına alabiliyorsa eğer, bu cazibeye kapılan bir şahıstan iman ve takva göstergeleri beklemek de pek doğru değildir. Zira, in-</p>
<p>72</p>
<p>sanın gitgide kendine çeken bataklıktan sıyrılıp özledi-ği hayata adım atması mümkün olmadığı gibi, maddi-yat içerisinde maneviyatı araması da gülünç bir zihni-yetten başka bir şey değildir.</p>
<p>Mânen her müminin içi güzeldir. Ama bu güzellik, mad-de gibi geçici çehrelere yansımamıştır. Insanoğlu alışılmışın dışında kendi fıtratına aykırı olduğu çirkin bir çehreyi hakikaten istemez. Ancak, sahip olduğu iman nuru, seçeceği eşinin de çirkinliğini âlem-i mâna-da güzele dönüştürürse o vakit, karşısındakini bir baş-ka gözle, yüce Allah&#8217;ın &#8220;yalnız imanı için evlenirseniz, Allah ona güzellik de verir, zenginlik de&#8230;&#8221; sözündeki manalı bir bakışla bakar.</p>
<p>Dolayısıyla, birlikte kalacağı eşinin ahlâk, huy ve hareketlerini beğeneceği gibi, yüce Allah&#8217;ın büyük lütfuyla güzelliğini de beğenecektir.</p>
<p>Konu buraya kadar gelmişken, zihinlere takılabile-cek olan küçük bir meseleye de değinelim. Siz değerli okuyucular şimdi &#8220;Acaba Islâm dini zengin ve güzelle evlenmeyi reddetmiş midir?&#8221; şeklinde bir soru sorabi-lirsiniz.</p>
<p>Cevap, tabi ki &#8220;hayır&#8221;dır. Islâm&#8217;da kadının güzel ve zengin bir erkekle, erkeğin de aynı şekilde güzel bir kadın-la evlenmesi tereddütsüz benimsenmiştir.</p>
<p>Yalnız, söylenenler ve yazılanlar, sadece güzelliği ön plâna alıp, imanı önemseyenler içindir, iman-takva ikilisini, maddeden aşağı görenler içindir, mânadan an-</p>
<p>73</p>
<p>lamayıp, maddeye doğru koşanlar içindir, rızkın yalnız Allah&#8217;tan olduğunu unutup insana minnet gösteren bedbahtlar içindir ve daha nice bedbahtlar için&#8230;</p>
<p>7- GAYRİ MEŞRU YARARLANMALAR:</p>
<p>Nefsin saparak gayri meşru işlere yüz tutması, evli-liğe mani olan bir diğer sebeplerdendir. Bugün, çeşitli kuruluşlar ve kitle iletişim araçlarının saptırıcı faaliyet-leri, yanı sıra erotizmi yansıtan daha birçok kurum ve kuruluşlar pek çok genci kendine çekmeyi başarmış, hatta bunları birer sömürü aracı hâline getirmişlerdir.</p>
<p>Gençlerin nefsi arzularına yenik düşerek fesat ve fuhşa yönelmesi, ne yazık ki onlara kutsal evlilik kapı-sını kapamıştır. Hatta bu gençler, evlenmeyi hiç dü-şünmemektedirler bile&#8230; Sebep, boyuna içine saplanıp kaldiklari bu ortamdan kendilerini alamamak ve git gi-de mezkur kurum ve kuruluşların kölesi olmak.</p>
<p>Gerçekten, özellikle de fesadın yaygın olduğu gü-nümüz dünyasında karma hâlinde çalışan kadın-erkek (bekâr) işçiler veya öğrenciler arasında bir araştırma yapacak olursak, bunların büyük bir çoğunluğunun evli-liği düşünmediklerini görürüz. Zira, kadın ve erkek, cin-si yönden nefisleri harekete geçtiğinde çeşitli şekiller-de birbirlerini tat-min ederler. Bu da fuhşun yaygınlaş-masında pek büyük rol oynar.</p>
<p>74</p>
<p>ÇÖZÜM YOLU</p>
<p>jşte bu yüzden, gençlerin açık bir sapıklıktan kur-tulmaları, fesat ve fuhuş bataklıklarından çıkarılmaları için evliliği en sade bir şekilde kolaylaştırmak, bir &#8220;in-san&#8221; mek-tebi hâline getirmek anne ve babaların ya-pabilecekleri ilk ve son çaredir diyoruz.</p>
<p>Hz. Ali (a.s), bu konuda oğlu Imam Hasan (a.s)&#8217;a şöyle buyurmuştur: &#8220;Eğer kadın ve kızlarının senden başkasını tanimayacaklanni (ğörmemelerini) sağlaya-biliyorsan, öy-le yap. Sakın kadınlarla konuşmayasın; onların ğörüşleri zayıftır, azimleri ğevşek; yapacakları işten başka bir işe koşma onları. Çünkü kadın çiçek-tir, koklanır.&#8221;1</p>
<p>Evet değerli okuyucular; daha önce karma hâlinde bu-lunan kadın ve erkeklerin fesadı yaygınlaştırdığını ve bunun pek zararlı olduğunu belirtmiştik. Yukarıda İmam Ali (a.s)&#8217;ın mübarek evlâdı Hz. Hasan (a.s)&#8217;a et-miş olduğu nasihatten de anlaşıldığı kadarıyla, kadın-ların yaratılış icabı, zayıf olmalarına binaen gerçekten de böyle ortamlarda fasit şahıslar tarafmdan koklanan bir çiçek olmasi anne ve babalar için üzücü olsa gerek.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) kızı Fatıma (a.s)&#8217;ya; &#8220;Kadin i-çin en hayırlı şey nedir?&#8221; diye sorduğunda, Hz. Fatima</p>
<p>1- Nehc&#8217;ül-Belağa, mektup:31.</p>
<p>75</p>
<p>(a.s); &#8220;Namahremi ğörmemesi ve bir namahremin de onu ğör-memesidir.&#8221;1 diye cevap verdi.</p>
<p>Hz. AM (a.s) Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;den şöyle naklet-miştir: &#8220;Resul-i Ekrem bir cenaze törenine katılmış-lardı. Yol uzerinde bir kadmin da bu törene katıldığını ğörünce durdular. Kadın ğeriye çevrildikten sonra yol-larma devam ettiler.&#8221;</p>
<p>Ehlisünnet kaynaklarında olduğu gibi, Şia kaynak-lannda da kaydedilen bu rivayetten anlaşıldığı kadarıy-la Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in yapmış oldukları bu siinnete binaen erkeklerin fazla olduğu yerlerde kadmlarm bu-lunmasmm iyi olmadığı anlaşılıyor. Bu konuda birçok hadis naklolun-muştur.</p>
<p>Hz. AM (a.s) başka bir hadisinde de; &#8220;Bütün kötülük ve sapikliklann çıktığı nokta iffetsizlik ve hayasızlık-tır.&#8221;2 diye buyurmuştur.</p>
<p>Bu nedenle Imam AM (a.s) kadmlan koruma ve gö-zetmeyi Müslümanlara önemle tavsiye etmiştir.</p>
<p>Yine imam AM (a.s) Haris-i Hamdanfye yazmış oldugu mektubunun bir bölümünde şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Halkı ğaflet içerisinde olan, cefa ve zulme sessiz kalan, ve Allah&#8217;a itaate ehemmiyet verilmeyen yer-lerden çekin. Çarşılarda, pazarlarda oturmaktan sa-</p>
<p>l-Beyt&#8217;ul-Ahzan, s.22. 2-Gurar&#8217;ül-Hikem, s.411.</p>
<p>76</p>
<p>km. Çünkü oralar, şeytanın ğeldiği, fitnenin belirdiği yerlerdir.&#8221;1</p>
<p>Bugün, ne yazık ki bu söz unutulmuş, halk her ge-çen gün biraz daha gaflete dalar olmuştur.</p>
<p>Zulümler, itaatsizlikler, haddi aşan sayısız cinayet-ler ve insanlık dışı faaliyetler, fesadın binlerce bölü-münden bir gurubunu oluşturan bunlar, yukarıdaki ha-dise amel edilmediginden dolayi ortaya çıkmıştır. Zira, çarşı-pazar ke-nara dursun, çeşitli fesadi araçlarla (ga-zete, radyo, televizyon vs.) kadınsal sömürü, evlerin içi-ne dahi sokulmuştur.</p>
<p>Bugün, sözde uygar olarak nitelendirilen ülkelerde kadın veya ailelerin, kendi aileleri içerisinde dahi aileye hiçbir emniyet ve güvenceleri kalmamıştır.</p>
<p>Resmi idarelerde, işyerlerinde, hastane ve klinik-lerde gaddarca tecavüzlerin yanı sıra livata, zina vb. gi-bi insanlık dışı ameller yaygınlık kazanmış, halk ara-sında neredeyse &#8220;normal&#8221; karşılanır olmuştur.&#8221;</p>
<p>Günümüzde öncülüğünü Batılı ülkelerin yaptığı, hatta halkı Müslüman olan ve sözde &#8220;Islâm&#8221; adı altında varlığını sürdüren bazı Islâm ülkeleri, cinsellik mesele-sini, yine buralardaki emperyalist zihniyetli çıkar sahip-lerince hızla sö-mürü aracı hâline getirmiş, kadınları kendi iğrenç politika ve hedefleri dogrultusunda kulla-</p>
<p>1- Nehc&#8217;ül-Belağa, mektup: 69.</p>
<p>77</p>
<p>na gelmişlerdir. Ortaya attıkları bahaneyse &#8220;kadm-erkek eşitliği! veya kadın haklarıdır!?&#8230;&#8221;</p>
<p>Oysa ki bu adlar altmda kadimn beden gücünden veya becerilerinden değil de aksine, güzellik ve cazibe-sinden yararlanıldı. Hele bazı işyerlerinde erkeklerin daha verimli çalışmaları ya da işlerini aksatmamalari için kadın işçiler kullanıldı ve bugiin bile kullamlmak-tadir. Televizyon, gazete ve dergilerdeki kadm sergileriyse bunlann en açık örneğidir.</p>
<p>Oysa ki Imam AM (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Şehvete kul olan, parayla alınmış köleden daha aşağılıktır.&#8221;1</p>
<p>Bir Müslüman&#8217;ın böyle bir ortamda yapması gere-ken en önemli şey, her türlü şeytani fiillere karşı uyanık olmasi ve çoğu adı Müslüman olanlarm yaptığı gibi gaf-lete dalmamasıdır. Zira atalanmizin da dediği gibi &#8220;Su uyur düşman uyumaz.&#8221;</p>
<p>Günümüz Türkiye&#8217;sinde fesat ve fuhşun aşırı oluşu elbette ki kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bunlar, genelde Islam düşmanlarımn kurmuş olduğu kötü ve çirkin hilelerdir. Bu fuhuş ve sapıklıklara direnişi olma-yıp aksine, uçarcasına onlara koşan Müslümanlar, Batı-lı Islâm düşmanlarının, hedeflerinde bir adım daha ileri gitmesine yardımcı olduklarından habersizdirler. Oysa ki Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Batıla yardım eden, hakka zulmeder.&#8221;1</p>
<p>1- Gurar&#8217;ul-Hikem.</p>
<p>78</p>
<p>Sözümüzü Resul-i Ekrem (s.a.a) zamanında vuku bul-muş bir hadiseyle bitiriyoruz:</p>
<p>&#8220;Abdullah b. Ubey adında altı cariye sahibi biri, sa-hip olduğu bu cariyeleri gelir kazanmak için fahişeliğe zorluyor, cariyelerse sahiplerinin bu emrine itaat etmiyorlardı. Kendisi Müslüman olan Abdullah b. Ubey cahiliyet devrindeki bu iğrenç huyunu değiştirmemiş, daha da öteye giderek Nur sûresinde Müslümanları if-fetsizlerle mücadeleye çağıran ayet inince itiraz ama-cıyla Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) huzuruna bile gitmişti. An-cak, daha sonra; &#8216;Evlenmeye güçleri yetmeyenler de, Allah onlari lutfuyla zen-gin edinceye dek ırzlarını ko-rusunlar. Cariyelerinizi, onlarda namuslu yaşamayı is-tedikleri hâlde, geçici dünya malı için kötülük yap-maya mecbur etmeyin.&#8217;2 mealindeki ayet nazil olunca Resul-i Ekrem (s.a.a) onu bu kötü işten men etti.&#8221;3</p>
<p>BEKÂR GENÇLERE BİRKAÇ TAVSİYE</p>
<p>Maneviyata özen gösterip, ilâhî amellerden zevk alan Müslüman gençler, evleninceye dek cinsi istekle-rini kontrol altına almak isterlerse kâfur (aşırı olma-ması şartıyla); limon, rezene bitkisi vb. gibi cinsi isteği düşürücü bu tür maddeleri kullanmalıdırlar. Zira bun-lar, kullanıldığı müddetçe insanda şehveti azaltır. Bun-</p>
<p>1- Gurar&#8217;ul-Hikem.</p>
<p>2- Nûr/ 33.</p>
<p>3- Tefsir-i Numûne, Nûr / 33. ayetin tefsiri.</p>
<p>79</p>
<p>ların yam sıra, bu tiir istekten uzak kalmak veya unut-mak için uğraşı olarak faydalı kitaplar okumah, spor; özellikle de at biniciliği yapmalı, ilâhî şiirler okumah veya yazmah, kendisine faydah olacak ders kitaplan okumah, mâkul ve Islâmîtoplantılara katılmahdır.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) bir hadis-i şerifinde gençlere hitaben şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Aziz ğençler, içinizden varlıklı olanınız ve evlilik vesileleri hazır olanlar evlensin. Evlenmeye ğücü yet-meyenlerse oruç tutsun. (lira oruç şehveti azaltır ve onu ınağlûp eder.)&#8221;1</p>
<p>İmam Seccad (a.s) da bu konuda şöyle buyurmuş-tur: &#8220;Şehvete esir olduğun zaman ölüınü hatiria ve Ai-lah&#8217;i an. Nefsini Allah&#8217;in azabi He korkut. Şüphesiz sı-ğınılacak en sağlam yer, iradenin ğüçlenmesinde en iyi may a oian, Allah&#8217;tır. O&#8217;na sığın; ğözlerini kapaya-rak nefsini haramdan koru. Çünkü kapamak (çekin-mek), insanin en iyi yâveridir.&#8221;2</p>
<p>l-Mekarim&#8217;ül-Ahlâk, s.225.</p>
<p>2- Sohanan-ı Ali b. Hüseyin, s. 184.</p>
<p>82</p>
<p>EVLENME ÇAĞI</p>
<p>Anne ve babalarm çocuklarını evlendirmede dik-kat edeceği, göz önünde tutacağı esaslardan biri de yaş haddidir. Islam dini kızlar için evlenme vakti olarak onların bulûğ (ergenlik) çağına girmeleriyle başladığını bildirmektedir. Yani kızın bulûğ çağına, başka bir deyimle ergenlik çağına varıp ta cinsel istek-lerinin uyarıldığı, onları iyice idrak edebildiği zaman ev-lenmesine izin verilmiştir. Tabi ki aynı durum erkekler için de geçerlidir. Kızlar normalde bu seviyeye geldikle-rinde cismen ve ruhen evlenmeğe hazırdırlar. Ancak anne ve babalarm bu konuda once davranmalari doğru değildir. Şöyle ki kızlar ergenlik çağına girmeden ev-lendirilmeleri veya buna zorlanmaları yanlıştır.</p>
<p>Bulûğ çağında olan kız çocukları evlenmeye her ne kadar müsait iseler de, birçok yönden küçük yaşta ev-lendirilmeleri mahzurludur. Zaten kızların çok da küçük yaşta evlendirilmeleri dinimizce mekruh olarak bilin-mektedir. Dinimizce uygun dönem, kızların ergenlik çağına girip her türlü cinsel istekleri algılayabildikleri vakittir ki kızların bu vakit içerisinde evlendirilmeleri</p>
<p>83</p>
<p>geciktirilmemelidir. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kızlar ağacın dalındaki meyveye benzerler. 01-ğunlaştıkları zaman koparılmaları ğerekir. Eğer ol-ğunlaşır da kopanlmazlarsa, ğüneşin sıcaklığı ve riiz-gann etkisi onu bozar. Kızlarda böyledir. Erğenlik ça-ğına vardıkları zaman onlann duyğularında meydana ğelen isyanın evlendirmeden başka dermanı olmaz. (aksi takdirde) evlendirilmezlerse ğünah ve fesada duçar olabilirler. Zira onlar da beşerdirler&#8230;&#8221;1</p>
<p>İmam Cafer Sadık (a.s) da; &#8220;Kızını, evinde hayız ğörmeden kocaya vermek, kişinin saadetindendir.&#8221; 2 şeklinde buyurarak kızın evlenme zamanının en iyi vaktini tayin etmişlerdir. Zira kızların ergenlik çağına girmelerinin alametlerinden biri de hayız görmeleridir. jşte bu nedenledir ki Imam Sadık (a.s)&#8217;dan naklettiği-miz hadis doğrultusunda itaat eden anne-babalar mezkur hadisteki saadetlilerden olma unvanına mazhar olurlar.</p>
<p>Kız çocukları gerek zihni, gerek cinsi bakımlardan, erkek çocuklarından daha çabuk olgunlaşırlarsa da, buna rağmen erkeklerden evvel yaşlanarak çocuk yapma kabiliyetini kaybederler. Bu yüzden evlenecek erkek ve kadının arasında muayyen bir yaş farkı olma-lıdır. El ele verecek erkek ve kızın yaşları bir olursa, ka-</p>
<p>1- Furu-u Kâfî, c.5, s.337, h.2. 2-Furu-u Kâfi, c.5, s.336, h.l.</p>
<p>84</p>
<p>dm erken çöker ve çöktüğü dönemde erkek tamamıyla dinç kalacağından kadın erkeğini genelde doyuramaz. Insani doyuran, oyalayan, yuvasına bağlayan en kuvvet-li bağ hissi, cinsi bağlarıdır. Yuvasında doymayan ve oyalanmayan imansiz erkek, doyurulacak ve oyalana-cak yer arar. Ama imanh erkek ise ya sahih yolla nefsi-ni doyurur veyahut da sabreder. Kirkmdan sonra azan-lar, daha çok bir yaşta evlenenler, aşka doymayanlar-dır. Onun için evlenecek erkek alacağı kızdan üç-beş-yedi yaş arası farklı olması daha uygundur.</p>
<p>Bu hâlde erkek ve kadm birbirini hep oyalar, bera-ber yaşlanır, cinsi çöküntüleri beraber olur. Saadet yu-vası, dış günah ve haramlardan korunur. Evlenecekle-rin yaşları arasında pek büyük bir fark da olmamalidir. Kadm, erkek birbirlerini sevecek, birbirinin dilinden an-layacak çağda olmalıdır. Bilhassa cinsi olgunluklan a-rasinda bir uyum bulunmalıdır.</p>
<p>Kısacası, vücudun sıhhat ve afiyeti yerinde olup, cinsel içgüdüler (şehevi) yönünden, bedence, akılca ol-gunlaştıktan sonra kızın evlendirilmesi daha hayırlı ve uygun olur. Aym durum erkekler için de geçerlidir.</p>
<p>BULÛĞ ÇAĞI ALÂMETLERİ</p>
<p>Aşağıdaki aşamaları geçirmiş kız veya erkek, bulûğ (ergenlik) çağına varmış demektir.</p>
<p>1- Erkek çocuklarda 15, kız çocuklarda 9 yaş aşa-ması. Elbette bulûğ çağı, kuzey soğuk iklimlerde 18,</p>
<p>85</p>
<p>20, 25&#8242;e kadar yükselir. Güneye doğru sıcak iklimlerde 9,10,12&#8242;ye kadar düşer.</p>
<p>2- Erkek ve kızlarda cinsel organlarının üst kısmıy-la, koltuk altlarından kıl çıkması.</p>
<p>3-  Kızlarda kalçaların, erkeklerde omuzların geniş-lemesi.</p>
<p>4-  Erkeklerde uykuda veya uyanık hâlde meni gel-mesi.</p>
<p>5- Kızlarda hayız denilen kanın görülmesi.</p>
<p>Elbette bu sayılanlar, erkek ve kızların cismî yon-den bulûğ ve ergenlik çağına girme alâmetleridir; akıl çağına değil. Ergenlik çağı ile akıl çağı iki farklı şeyler-dir. Bazı erkek ve kızlar, cismi açıdan ergenlik çağına girdikleri hâlde akıl çağına ermeyebilirler. Bu, insanlara ve zamanlara göre değişir. Konuyla ilgili bazı açıklama-lar ilerideki bölümlerde yapılacaktır.</p>
<p>86</p>
<p>GENÇLERİMİZİN CİNSELSORUNLARI VE İSTEKLERİ</p>
<p>Değerli okuyucular, Kitabımızın bu bölümünde genç-lerimizden gelen birkaç mektuba yer vere-ceğiz. Umarız bugün bu sayfada okunulan böyle mevzular anne ve babalara düşen görevleri son kez amel edilmesi şartıyla uyarma başarısını gösterir.</p>
<p>1. Mektup</p>
<p>20 yaşını aşkın genç bir erkeğim&#8230; keşke anne ve babaları uyarıp, onlara gerçekleri anlatarak mantığa uygun gözükmeyen gelenek ve görenekleri bırakmala-rını, karşımıza onca zorluk çıkarmamalarını, çocukları-nı geciktirmeden çabucak evlendirerek fesada düşme-lerini önlemeleri gerektiğini bir duyurabilseniz&#8230; ne iyi olurdu&#8230; Lütfen anne ve babalara iletiniz, çocuklarının da şehvetinin var olduğuna inansınlar ve bilsinler ki bi-zim de cinsel ilişkiye ihtiyacımız vardır&#8230; Öyleyse niçin hiçbir şey yapmıyorlar?</p>
<p>Genç kardeşimizin yazmış olduğu mektubunun ö-zetini sizlere aktardık. Görüldüğü gibi bu kardeşimiz ve</p>
<p>87</p>
<p>bunun gibi daha niceleri anne ve babalarimn ilgisizli-ğinden dert yanmaktadır. Burada işin ciddiyetini kavra-yıp, halline çalışması gereken kimse varsa o da baba-lardır. Babalar, çocuğa her ne kadar bir anneden daha yakm olmuyorlarsa da bu gibi meseleleri çocuğun an-neye açmasından önce, kendisi açmalı ve onlardan bu gibi hayir amellere hazir olup olmadiklarmi isteyip is-temediklerini bizzat kendileri sormahdirlar.</p>
<p>Her baba, kiz ve erkek çocuklarını Islam terbiyesi ile terbiye edip kız çocuklarına koca hukukunu, erkek çocuklarına da aile hukukunu öğrettikten sonra, ev-lenme çağları geldiğinde münasibi ile evlendirmelidir. Zaten, Islâm&#8217;da, babanın evlâdına karşı görevlerinden birisi de çocuğunu evlendirmesidir.</p>
<p>0 hâlde, çocuğu adına &#8220;erkendir&#8221; kararını kendi değil de çocuğu vermeli ve gerçekten erken dahi olsa onun isteği bu yolda bir nevi destek olmahdir. Ama yi-ne de mezkur çocuk tarafından babaya iletilemiyorsa mutlaka annesiyle konuşmalı, evlilikle ilgili turn istek-lerini ona açmalıdır. Zira anne bu gibi işlerde en büyük sir arkadaşıdır.</p>
<p>Olayları görmezlikten gelen anne ve babalar da şu-nu bilmelidirler ki, çocuğu evlenmeyişinden dolayı gü-naha düşerek haram işlerse, çocukları tarafından işle-nen bu amellere kendileri de ortak olurlar. Yani işlenen günahlardan hem günah işleyen ve hem de günahı iş-leyenin velisi hesaba çekilir.</p>
<p>Uzun sözün kısası, çocuklar fesat ve günahlara du-çar olmadan vazifenin bilincinde olmak ve evlâtlarını diledikleri an evlendirmek ilk vazifeleridir diyoruz. Aksi takdirde onlari kaybetmek hiçte uzak bir ihtimal değil-dir.</p>
<p>2. Mektup</p>
<p>&#8230; Annem nerede tamdik bir kız görse görücü ola-rak gidiyor, sonrada, hayir bu benim gelinim olamaz. Benim bildiğim gelin şöyle olmalıdır, yok efendim böy-le olmahdir, diyordu. Benim için hayli görücülüğe git-mist i ama her defasında kızı beğenemeden geri dön-müştü. Allah bağışlasın kendisi vefat etti. Tabi yaşım da bir hayli ilerledi&#8230;</p>
<p>Hastalandim ve Vesvas teşhisiyle hastaneye yatı-rıldım. Gerçi yapmış olduğum işin gayet yanlış olduğu-nu biliyorum ama ne fayda&#8230; Kötü huyu terk edemiyorum. Doktorlar bende meydana gelen vesvesevi hastalıkların sinirden kaynaklandığını ve e-ğer evlenirsem iyileşeceğimi söylüyorlar&#8230;</p>
<p>Ama artık çok geç. Bana bu yaştan sonra kim kızını verebilir ki? Kısacası kötü bir bunalım içerisindeyim. Ne olur Allah aşkına benim ve benim durumumda olan daha nice kardeşlerimi bu konuda aydınlatınız&#8230;</p>
<p>Böyle anne ve babaların yanlış görüşlerine kurban giden nice gençlerimiz vardır. Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla anne, gerçekte iman ve ahlâka önem verme-</p>
<p>89</p>
<p>yen aksine dilediğini arzulayan bir kadındır. Bu gibilerin zahiri hareket ve özelliklere aldandıkları ve zahirde gö-nüllerine hoş gelen kimseleri eş ve gelin olarak seçme-leri çok yanlıştır.</p>
<p>Islam dini eş seçiminde gençlere kendilerinin seç-me hakkma sahip olduklarim bildirmiştir. Eş seçiminde hiçbir surette anne ve babaların seçenek hakkı yoktur. Ama yinede bu konular hususunda babanın görüşünü almak ve ona danışmak ahlâk açısından iyidir. Ancak mühim olan yine çocuğun görüşüdür.</p>
<p>Zira ömür boyu aynı çatı altında karşı tarafla hayat arkadaşlığı yapacak olan gencin kendisidir, anne ve baba değil. Görülüyor ki anne ve babanın yanlış tutumu çocuklarının ömür boyu unutamayacakları tedavisi zor olan sinirsel hastalıklara sebep olmaktadır. Gençlerden gelen istekler doğrultusunda onları bu tür bunalımlar-dan kurtarınız demiyoruz. Onları bu tür bunalımlara sokmayın veya bu tür bunalımlara vesile olmayın diyoruz.</p>
<p>3. Mektup</p>
<p>&#8230; Şimdi çocuklarına karşı iyi ve çocuklarının gü-lümsemesiyle mutlu bir anne olmalıydım. Ama aksine yapayalnız, bitkin, düşünce dolu üzgün bir kızım ben&#8230;</p>
<p>Rica ederim biraz olsun toplum içerisindeki bekâr kızların özellikle de evlilik vakti geciktirilenlerin hele otuz yaşına varıp da hâlen bekâr kalan kızların duru-</p>
<p>90</p>
<p>munu düşününüz. Toplumumuzun kadın ve kızları u-tangaç olduklarından böyle meseleleri açığa vuramiyorlar. Ama gerçekten kızların ilerlemiş yaşlarda bekâr kalmalan, onlar ve aileleri için çekilmesi zor bir dert olup, büyük bir sorun hâline gelmiştir.</p>
<p>Biz bekâr kızların evliliğe karşı duydukları istek, nef-sanî, hayvanî veyahut ta maddiyat arzusundan kaynaklanmış değildir. Bizler evliliği, ruhumuzun sakin-leşmesi doğrultusunda, sıcak bir aile çatısı altında, gii-venilir bir eşle, dünya ve ahiret saadetine erişmek için istiyoruz. Hiçbir şey, hatta yüksek okullarda öğrenci olmak bile böyle sıcak aile ortamimn yerini dolduramaz. Diinya ve ahiret saadetini kazandiramaz.</p>
<p>Inanir misimz, etrafımızda bulunan dost ve akrabaların hakkımızda yaptıkları rahatsız edici konuşmaları, dedikoduları ve ihanetleri bizleri hayli üzmektedir. Sırf bu yüzden çevremizde yapılan düğün törenlerine davet edildiğim hâlde gitmiyorum. Çünkü insana öyle davranıyorlar ki kendimi onca davranışların yanında küçümsüyorum&#8230;</p>
<p>Bazı kızlar, doğru ve iyi olmayan yollarla çeşitli er-keklere yakınlaşmaktadırlar. Bu tür kimseler öncelikle söy-lemek gerekirse bizim anladığımız dilden, mukad-des evliliğe razı değildirler. Ama kurtuluş yolunu, geçici zevkler peşinde koşan bir erkeğin kalbinde aramaktan başka ne yapabilirler ki?&#8230;</p>
<p>91</p>
<p>4. Mektup</p>
<p>&#8230;Hâlen bir üniversitede öğrenim görmekteyim. Ama bu gidişle öğrenimimi tamamlayabileceğimi sanmıyorum. Bazen ölümü arzuluyor, bazen de evlilikle ilgili beni kahreden acı gelenek ve göreneklere dalıp gidiyorum. Şunu gayet iyi biliyorum ki, bunlar sadece benim değil, benim gibi daha nice zavallının dayanılmaz sorunlarıdır. Sizden ricam, toplumumuzda ki mümin erkeklerle bu mevzuu konuşmanızı veya a-çıkça duyurmanızı istiyorum. Gerçi yapacağınız bu işe bazı kızlar zahirde karşı gelebilirler ama ilerde onların da bu işten memnuniyet duyacaklarından eminim. Bu konuyu halledebilirsiniz ümidiyle yazıyorum.</p>
<p>Son iki Mektuba Bakış</p>
<p>Kız olsun erkek olsun yaşı geçmiş kimselerin yuva-ya hasret oldukları bir gerçektir. Ne var ki kimi zaman içinde bulunulan mekân, bu gibi nice yuvaların oluş-masına olanak sağlamamaktadır. Örneğin o yöreye ait gelenek ve göreneklere, bazı ağır koşullara maruz tutu Imakta, gençlerin yapacakları evlilikte yaş sınırları bı-rakılmaktadır.</p>
<p>Toplumun en büyük içtimai hatalarından biri de, genç-lerin sorunlarına çare aramadan onların karşı karşıya geldikleri bu gibi meseleler karşısında, böyle mevzuları alay konusu hâline getirmeleridir. Bu da, o toplumun kültür düzeyinin düşük olduğunu gösterir.</p>
<p>92</p>
<p>Âdet, gelenek ve görenek ne şekilde olursa olsun hadislerin, ayetlerin ve yüce Allah&#8217;ın mukaddes sözle-riyle bağdaşmıyorsa o yol ve yordam yanlıştır. Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a), atalarının batıl inançlarının izinde yü-rüyen Mekkeli müşriklerle hangi yol için mücadeleler-de bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Öyleyse yanlış olan ve gençlerin de günahlara sürüklenmesinde önemli rol oynayan bu gibi geleneklerde ısrar etmek neden?</p>
<p>ANNE VE BABALARIN DİKKATİNE!</p>
<p>Bir önceki bölümde okumuş olduğunuz rivayetler, ergenlik çağına varmış olan kızların ilk ve uygun bir fır-satta evlendirilmelerinin gerekli olduğunu ve bu gibi yerlerde anne ve babalann gaflet etmemeleri gerekti-ğini vurgulamıştık. Tabi bu sözlerle birlikte bazı sorun-ların doğuşu yersiz olmasa gerek. Bu mevzuda anne ve babalann sorabilecekleri ve bilmeleri gereken birkaç konuya da değinmek istiyoruz.</p>
<p>Kızlar bulûğ çağının ilk dönemlerinde evlendirilir-lerse aile içerisinde meydana gelebilecek her türlü zor-luğa göğüs gererek evin veya ailenin temel ferdi gibi ai-leyi idare edebilecekler midir? Eşlerine karşı ruhi ve cinsi vazifelerini yerine getirebilecekler midir? Erkek tarafına karşı nasıl davranmaları gerektiğini biliyorlar mi, bunda başarılı olabilecekler mi? Hayatm zorluklanna ve sikintilarma karşı tahammül ve tecrübeleri var</p>
<p>93</p>
<p>mi veya kazanabilirler mi? Eşlerine gerçek mana da eş olabilecekler mi?</p>
<p>Yukanda zikredilen sorular anne ve babalann karşılarına çıkan zorlukların küçük bir kısmıdır ki anne ve babalann yapacaklan tek şey kızları olgunlaşma dö-nemine var-madan bu gibi meseleleri en iyi şekilde on-lara öğretmektir. Özellikle bu işte anneye çok mühim vazife düşmektedir. Zira çocuk genelde anneye daha yakmdir, ve anne de çocuğu için mükemmel bir öğret-men olabilir.</p>
<p>Şimdiye dek her ne kadar kizlarm erken evlenme-leri hususunda hadislerle, &#8220;en iyi dönem bulûğ çağına erdiği vakittir&#8221; şeklinde beyanatlarda bulunduksa da, bunlar kızların bir yuva kurmak için her türlü bilgi ve tecrübeye sahip oldukları dönem içindir. Zira bulûğ ça-ğına erdiği hâlde hayattan bile haberi olmayan kıza, elbette ki evlenme teklifi edilemez.</p>
<p>Dolayısıyla evlilik nedir, niçin gereklidir, evlilik ha-yatı, nasıl ve ne şekilde olmalıdır? gibi sorulara cevap veremeyen ve bu tür konularda bilgisi dahi olmayan tecrübesiz kızlara, yukarıdaki hadiseye bakacak olur-sak &#8220;illa da evlen&#8221; şeklinde tekliflerde bulunmadan once mezkur konuları onlara öğretmek ve en kısa za-manda yuva sahibi etmek için çaba gösterilmelidir. Bu da anne-babanın özellikle de annenin en büyük görevi-dir.</p>
<p>94</p>
<p>Kısacası, bu konuda zikrettiğimiz hadisler bulûğ çağına giren her kız için geçerli değildir. Bazı kızların bulûğa girdikleri hâlde neden evlenildiğini, ailenin ne olduğunu, çocuğa ve kocaya nasıl davranılacağını vb. konulan bilmemeleri normaldir. Ergenlik çağı ile akil çağı iki farklı şeylerdir. Bazı erkek yahut kizlar, cismi açıdan ergenlik çağına girdikleri hâlde akıl çağına er-meyebilirler. Bazı hükümler insanlara ve zamanlara göre değişebilir.</p>
<p>EŞ SEÇİMİ</p>
<p>* nsanların geleceği ile ilgili olan eş seçimi gibi önem-I li bir aşamanın, sıhhatli bir şekilde aşılması için, Is-I lâm dini diğer konularda olduğu gibi bu konuda da, hem an-ne ve babalara hem de birbirlerine eş olacak erkek ve kıza, bir takım tavsiyelerde ve uyarılarda bu-lunmuştur. Eğer bu tavsiyeler, nazarı dikkate alınırsa mutlu bir yaşama kavuşulur ve evlilik, Allah&#8217;a doğru atı-lan bir adım sayılır. Aksi takdirde bedbahtlığa atılan bir adım olacaktır.</p>
<p>DAMAT SEÇİMİ</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;&#8230;Ahlâk ve dinini beğendiğiniz birisi kızmızı iste-meye ğeldiğinde ona red cevabı vermeyiniz. Aksi takdirde yeryüzünde fesat ve büyük bozğunculuk o-lur.&#8221;1</p>
<p>Yüce Islâm dininin damat seçimi hususunda Müs-lüman anne ve babalara olan tavsiyesi şöyledir:</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:28, h:6.</p>
<p>97</p>
<p>Eğer bir genç erkek, kızınızı istemeye gelirse, her şeyden önce onun dinî ve ahlâkî yönlerini araştırınız. Eğer, imanlı, ahlâklı, şerefli biriyse onunla vuslat (bağ-lantı) kurunuz.</p>
<p>Damat seçiminde asla servet esas alınmamalıdır. Zira servet hiçbir zaman saadet kaynağı değildir. Halk arasında güzel bir söz vardır. &#8220;Parayla saadet olmaz.&#8221; jş gerçekten de böyledir. Maddiyat üzerine kurulan bi-nalar yine maddiyat üzerinde devam eder ve sonra yu-vayı yıkan da yine bu maddî sebepler olur. Oysa mane-viyat üzerine kurulan nice yuvalar, temeli doğrultusun-da devam etmiştir ve etmektedir de.</p>
<p>Damadın ahlâkî faziletleri, kemalleri ve dine olan bağlılığı mal çokluğundan ve servetten kat kat daha üstündür. Zira imanlı ve Islâmî ölçülere dayalı, görgülü bir damat, maddî açıdan fakir olsa dahi, ailesini geçin-direbilecek, mesuliyet duygusundan noksan, heva ve hevesi peşinde koşan laubali zenginden daha şerefli ve daha üstündür. Resul-i Ekrem bu konuya ilişkin şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Bir kimse kızınızı istemeye ğeldiğinde ahlâk ve dinini beğenirseniz onunla ilişkiye ğiriniz ve ona red cevabı vermeyiniz. Aksi takdirde karşınıza büyük zor-luk ve sıkıntılar çıkar.&#8221;1</p>
<p>1- Vafı, Kitab&#8217;un-Nikâh, s.17. 98</p>
<p>İşte Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in, Hazret-i Fatıma&#8217;yı evlendirirken dini tam, takvası tam, ahlâkı tarn ve her yönüyle halkın en üstünü olan Müminlerin Emiri Imam Ali (a.s)&#8217;ı Abdurrahman ve Osman&#8217;ın bol servetine ter-cih etmesi bu sözün tecellisi olsa gerek.</p>
<p>EŞ SEÇİMİNDE KIZLARA TAVSİYELER</p>
<p>&#8220;Bilin ki, dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret-tir. Bir bezentidir ve aranızda bir övünmedir ve bir mal ve evlât çokluğu gayretidir ancak. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki, bitirdiği nebatlar ekincileri şaşır-tır, sevindirir. Sonra kuruyuverir de bir de bakarsınız ki sapsarı olmuş, dağılıp gitmiştir. Ahiretteyse çetin bir azap ve Allah&#8217;tan mağfiret ve razılık vardır. Dünya hayati ise aldatici bir zevkten başka bir şey değildir.&#8221;1</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;den aldığımız bu ayetten hepimizin, özellikle evlenmek üzere olan ve evienmeyi amaçlayan kız-ların ders alması gereklidir. Islam dininin her nesle olan tavsiyesi ve yapılmasını istediği şey ayet gereğin-ce maddî hedeflerden yana olmamak ve ona bel bağ-lamamaktır.</p>
<p>Güzellik, servet, mal çokluğu ve zenginlik hepsi maddeye girer. Dünya ve ahiret saadeti, önceden de belirttiğimiz gibi bu temel üzerine bina edilirse sapma ve çökmeye vesile olur ve bu pek de uzak ihtimal de-</p>
<p>l-Hadîd/20.</p>
<p>99</p>
<p>ğildir. Şöyle bir tabir vardır, &#8220;Hayat kadınları kendilerini her gün paraya satarlar, maddiyat için evlenen kızsa bir kez satar kendini ve sonra bu yolu devam ettirmeye çalışır.&#8221;</p>
<p>Müslüman bir kızın seçeceği eşinde araması gere-ken ilk değerler iman, takva ve ahlâk esasına göre ol-malıdır.</p>
<p>Kız, kişinin varlığıyla değil varıyla evlenmelidir. Hz. Cafer Sadık (a.s) bu konudaki mektubunda bir şahsa cevaben şöyle yazmıştı: &#8220;Kim sizden kızınızı isterse, ahlâk ve dinini beğenirseniz onunla vuslat kurunuz.&#8221;1</p>
<p>İmam Bâkır (a.s)&#8217;dan şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>&#8220;Birisi Allah Resulünün yanına varıp evlilik hak-kında istişare ettiğinde, Hazret ona, dindar biriyle ev-len diye buyurdu.&#8221;2</p>
<p>İmam AM (a.s)&#8217;a; &#8220;Akrabalarımdan kötü ahlâklı birisi kızımı istedi, sizin görüşünüz nedir?&#8221; diye soruldu-ğunda, &#8220;Kötü ahlâklıysa kızını onunla evlendirme.&#8221; şeklinde cevap vermiştir.3</p>
<p>Yine İmam Hasan (a.s) da, &#8220;Bekâr bir kızım var, onu nasil bir erkekle evlendirmeliyim?&#8221; sorusuna; &#8220;Onu takvah birisiyle evlendir, zira kızını severse kıymetini</p>
<p>1- el-Vafi, c.3, s.17, Bab&#8217;un-Nikâh.</p>
<p>2-Furu-u Kâfi, c.5, s.332.</p>
<p>3- Daha geniş bilgi için Bkz. Mekârim&#8217;ül-Ahlâk, s. 153.</p>
<p>100</p>
<p>bilecek, sevmezse de ona zulmetmeyi reva ğörmeye-cektir.&#8221; şeklinde cevap vermiştir.1</p>
<p>EŞ SEÇİMİNDE ERKEKLERE TAVSİYELER</p>
<p>Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki, kızlar için onerilenlerin hemen hemen hepsi erkekler için de geçerlidir.</p>
<p>Erkeğin ilk vazifesi görücülükten önce kızı ve kız ta-rafını iyice araştırmak ve bu konu üzerinde çokça düşünmektir. Zira bir anlık yanlış karar, bir ömür boyu mutsuzluğa sebep olabilir.</p>
<p>Erkeklerde aranan iman ve takva, kizlarda da a-ranmalıdır. Müslüman bir erkek güzel olduğuna inan-dığı iffetsiz bir kizla evlenmemelidir. Nasil ki iffetli bir kadin namussuz bir erkekle evienemiyorsa bu da böy-ledir. Yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz kadinlar, iyi ve temiz erkeklere; iyi ve temiz erkekler, iyi ve temiz kadınlara (yaraşır). Bunlar, onlarm demekte olduklanndan uzaktirlar. Bun-lar için bir bağışlanma ve giizel bir rızk vardır.&#8221;2</p>
<p>Her güzelin ve zenginin iffetli ve imanlı olmayacağı gibi, her iffetli ve imanh kimsenin (zahirde) giizel olma-sı mümkün olmayabilir. 0 hâlde yukarıdaki ayet gereği</p>
<p>l-Müstedrek-ul-Vesail, c.2, s.218. 2-Nûr/26.</p>
<p>101</p>
<p>insan Her şeyden önce kendini tanıyıp, kendine göre eş seçmelidir. Yine de giizellik diyorsa da, imamn yamnda güzelliği aramalıdır, güzelliğin yamnda imam değil. Zenginlik iki kısımdır:</p>
<p>1- Maddî zenginlik</p>
<p>2- Manevî zenginlik.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in mübarek hadisi gereğince:</p>
<p>&#8220;Kim bir kadınla sırf ğüzelliği için evlenirse sevdi-ği şeyi onda ğöremez. Yine kim bir kadınla sirf onun mail için evlenirse, Allah onu malıyla yalnız başına bırakır. Öyleyse sizler dindarlarla evleniniz.&#8221; 1 esas a-hnmasi gereken zenginlik manevîzenginliktir. Şu hâlde ahlâklı ve dindar olmayan, ama çok güzel olan kadın-lar Müslüman erkekler için anlam ifade etmemelidir. Resul-i Ekrem bu konu hakkında yine şöyle buyurmuş-tur:</p>
<p>&#8220;Kadının ınalı ve ğüzelliği için onunla evlenmeyi-niz; zira ğüzellik onu bozabilir, servet /se onu itaatsiz-liğe sürükleyebilir. Onun dindarlığını birinci derecede tutup; kendinize eş seçiniz.&#8221;2</p>
<p>Sözümüzü birkaç hadisle tamamlamak istiyoruz:</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:14, h:4.</p>
<p>2- Maheccet&#8217;ül-Beyza, c.3, s.85.</p>
<p>102</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ümme-timin en iyi kadmlari, yüzü (fizik yapısı) giizel ve mehri az olanlardır.&#8221;1</p>
<p>Yine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: &#8220;Sa-kın ahmak kadmlarla evlenmeyiniz. lira onun sevgisi bela, doğurduğu çocuk ise aleak ve fasit olur.&#8221;2</p>
<p>İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kadınla yal-niz mail ve güzelliği için evienen (mal ve guzellikle) yalnız başına kalır. Ancak dini için evlenirse, Allah ona mail da guzelligi de nzk olarak bağışlar.&#8221; 3</p>
<p>1-Funı-uKâfî, c.5, s.324.</p>
<p>2- Ca&#8217;feriyat, s.92.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:14, h:l.</p>
<p>103</p>
<p>İYİ VE KOTU KADINLAR</p>
<p>Bu bölümde, bir önceki bölümle ilintili olarak evli-lik öncesi erkeğin, seçeceği eşte araması gere-ken özelliklere de değinerek, evlilik sonrası Is-lâm&#8217;a göre kadında bulunması gerekli sıfatlar üzerinde duracağız.</p>
<p>İYİ KADINLAR VE ÖZELLİKLERİ</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;İnsanların mutluluklarından birisi de kendine uyğun, iyi huylu bir eşinin olmasıdır.&#8221;1</p>
<p>Her erkek evlenmeyi arzu ettiğinde, hayatta mutlu olabilmek için, aile yuvası kurup, hayatın temel taşını atarken, kendini mesut edecek hayırlı ve uğurlu bir eş ararken çok dikkatli olması, Islâmî esaslara ve dini öl-çülere göre hareket etmesi, kendi mizacına, tabiatına, ahlâkına ve yaşayışına uygun olanı seçmesi lazımdır. Allah&#8217;a tüm kalbiyle inanmış mümin bir genç, şüphesiz evlenmek istediği vakit, kendine iyi ve mümin bir kadın</p>
<p>1-Furu-uKafi, c.5, s.327.</p>
<p>105</p>
<p>arayacaktir. Zira erkek, iyi ve ayni zamanda itaatkâr bir kadına muhtaçtır. Ancak hayatmda ilk defa kız beğe-neceğinden bazen nasıl bir yol izleyeceğini ve evlilik öncesi ve sonrasi onlarda hangi ozellikleri aramasi ge-rekeceğini bilemez. Evlenme çağındaki gençlere yar-dımcı olması gayesiyle bu konuda Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;in çeşitli hadislerinden aldığımız, kadında olma-si gereken ozellikleri sıralamağa çalışacağız:</p>
<p>1- Çocuk doğurabilen (kısır olmayan) kadınlar.</p>
<p>2- Muhabbetli, sıcak kanlı kadınlar.</p>
<p>3- Haysiyet ve şeref sahibi kadınlar.</p>
<p>4- Namuslu ve şahsiyetli kadınlar.</p>
<p>5- Kendi ailesi içerisinde sevilen, saygı değer.</p>
<p>6-  Eşinin karşısında mütevazı ve yalnız onun için süslenen kadınlar.</p>
<p>7-  Namusunu aziz bilip baskalarma karşı koruyan kadınlar.</p>
<p>8- Kocasına karşı itaatkâr olan kadmlar.</p>
<p>9- Dindar, iyi ahlâklı, takva sahibi olanlar.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) bu mevzuda yine şöyle bu-yurmaktadir: &#8220;Kadinlarinizm en iyileri seyyideler (i-mamlann miibarek soylarmdan olan kadmlar) ve Kureyş&#8217;ten olanlardır. Çünkü onlar kocalarına karşı ağırbaşlı, hoş davranışlı ve çocuklarına karşı ise pek şefkatlidirler. (Ve yine) evlilik hayatmda kocalarına</p>
<p>106</p>
<p>itaatkar ve yabancılara karşı namuslarına düşkün olurlar.n±</p>
<p>Merhum Şeyh Hürr-i Amilî (r.a) mezkur hadisle bir-likte daha birçok hadise dayanarak; &#8220;Kureyş kadınları ve seyyidelerle evlenmek müstehaptır.&#8221; şeklinde buyu-ruyor.</p>
<p>Güzel sıfatlı kadinlarm en iyi özelliklerinden biri de kocalarına karşı anlayışlı olmakla birlikte dünyevi ol-sun, uhrevi olsun maddî ve manevî açılardan onlara destek olmalan, yamnda yer almalandir.</p>
<p>Başka bir deyişle, koca için gölge olanlar en iyi ö-zelliklere sahiptirler. Şöyle ki, güneşin kavurucu sıcağı altında çalışmakta olan bir çiftçiyi düşününüz. Harare-tin ve işin verdiği yorgunlukia bir müddet sonra dinlen-mek üzere ken-dine bir gölgelik arayacaktır. Amaç, o gölge sayesinde rahatlamak, yorgunluğunu gidermek ve böylece işe kaldığı yerden dinamik bir şekilde tekrar devam etmektir. Işte kadmlar da kocalari için böyle bir özelliğe sahip olmahdirlar. Yorgun eşleri için bir gölge-lik, üzgünken ferahlatıcı, dertliyken tarn bir dert ortağı olmahdirlar.</p>
<p>Yine kocalanm kırmayanlar, ona karşı duydukları sevgi ve muhabbeti sözde ve harekette açıkça göste-renler, ister cinsel istek açıdan olsun, ister başka açı-dan olsun kocasimn turn isteklerini yerine getirenler</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:8, h:.3.</p>
<p>107</p>
<p>övgüyle söz edilmesi gereken güzel sıfatlı kadınlardan-dır. İmam AM (a.s) iyi sıfatlı kadınları şu hadisiyle açık-lamaktadır:</p>
<p>1- Mehiri az olan.</p>
<p>2- Iyi davranışlı.</p>
<p>3- Her an kocası için hazır bulunan.</p>
<p>4-  Eşi rahatsız olduğunda onun rızasını kazanma-dan uyumayan.</p>
<p>5-  Kocasının gıyabında kendini (namusunu) koru-yan kadınlar, en iyi kadınlardır&#8230;1</p>
<p>Yine Resul-i Ekrem (s.a.a) bir başka hadisinde şöy-le buyurmuştur: &#8220;Kime dört haslet verilmişse, dünya ve a-hiret hayrı ona verilmiş, dünya ve ahiretten na-sibini almıştır: Onu Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden koruyacak takva, halkla iyi ğeçinebileceğini sağlaya-cak ğüzel ahlâk, cahilin bilğisizliğini ğiderebilecek yumuşaklık ve hilim, dünyevi ve uhrevi işlerde koca-sına yardımcı olan salih bir eşin olması.&#8221;2</p>
<p>İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle nakletmiştir: &#8220;Birisi Peyğamber&#8217;den evlenmek için izin istedi. Peyğamber, eğer dindar kadınla evleneceksen olur&#8230; diye cevap ver-di.&#8221;3</p>
<p>1-Furu-uKafi, c.5, s.385.</p>
<p>2- Bihar&#8217;ul-Envar, c.100, Ebvab&#8217;un-Nikâh,b:2, h:38, s.237.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:9, h:l.</p>
<p>108</p>
<p>Müminlerin Emiri Hz. AM (a.s) da; &#8220;Lâyık bir eş, er-keğin huzura ve gönül rahatlığına kavuşmasında yar-dımcı olan önemli vesilelerden biridir.&#8221; diye buyurmuş-tur.1</p>
<p>Urvet&#8217;ul-Vuska kitabında şöyle geçer: Islam dininde asil, esmer, kumral, iri gözlü, hoş kokulu, güler yüzlü, uzun saçlı, salih ve aynı zamanda anne ve babası top-lumda iyi taninan kizlaria evienmek mustehaptir. Soysuz (zinadan doğan, zina zade) ve asil olmayanlarla evienmek mekruhtur.2</p>
<p>Yine vasıflar hususunda Vesail-uş Şia kitabının sa-hibi merhum şeyh Hürr-i Amili şöyle demişlerdir: &#8220;(Islam dinince) Güler yüzlü ve uzun saçlı kizlaria evienmek önerilmiştir.&#8221;3</p>
<p>Peygamber efendimiz de vasıflar hususunda; &#8220;Yeşil ve açık mavi gözlülerle evleniniz, zira onlar hayırlı ve bereketlidirler&#8221; şeklinde buyurmuştur.4</p>
<p>Cabir b. Abdullah Ensarî Resul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;den nak-len şöyle der: Resul-i Ekrem, &#8220;Iyi kadınlar, şöyle olmalıdır.&#8221; diye buyurdu:</p>
<p>1- Kendini iyi evlâtlar doğurmaya hazırlamalı.</p>
<p>2-Şefkatli olmalı.</p>
<p>l-Müstedrek&#8217;ul-Vesail&#8217;uş-Şia, c.14, s.172.</p>
<p>2- Urvet&#8217;ul-Vuska, c.2, s.199, tercemesi.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:21. 4-Furu-u Kâfi: c.5, s.335.</p>
<p>109</p>
<p>3- Namus ve iffetini korumah.</p>
<p>4-  Akrabaları arasında saygıdeğer, muhterem bir zat olmah.</p>
<p>5- Kocasına karşı alçak gönüllü olmah.</p>
<p>6-  Kendini (yalnız) kocası için süsleyip (yalnız) ona sunmah.</p>
<p>7-  Kendini namahremlere karşı korumalı ve giyi-mine dikkat etmeli.</p>
<p>8- Kocasimn sözüne itaatsizlik etmemeli.</p>
<p>9-  Cinsel ilişkilerde kocasimn isteğini yerine getir-meli.</p>
<p>10-  Kocasına aşırı derecede (taparcasına) bağlı ol-mamalidir. (Yani Islâmî ölçüler dahilinde itaat etmelidir. Islâm&#8217;ın hilâfına olan davranışları da red etmesini bilme-lidir).1</p>
<p>Imam Cafer Sadik (a.s) Ibrahim Korhi&#8217;ye hitaben şöyle buyurmuşlardı: &#8220;Evlenmeye mecbur olduğunda seçeceğin kızın özellikleri şöyle olmalıdır:</p>
<p>1- Asil bir aileden.</p>
<p>2- Iyi ahlâklı.</p>
<p>3- Çocuk sahibi olmaya hazırlıklı.</p>
<p>4- Eşine dünya ve ahiret işlerinde yardımcı olabile-cek özellikte olmasına dikkat et. Öyleyse güzelliği ol-mayan, kocasına yardım etmeyen, kısır (çocuk doğu-</p>
<p>1- Furu-u Kâfi: c.5, s.324 ve Vesaü&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 6, h:2.</p>
<p>110</p>
<p>ramayan), sesini yükselten, başkalarının ayıbını gözet-leyen, eşinden beklentisi çok olup zor işleri kocasına yükleyen kadınlardan sakın (onlarla evlenme).&#8221;1</p>
<p>Bazı rivayetlere göre de kadinm güzel kokması ve güzel yemekler pişirebilmesi iyi sıfatlardan sayılmıştır.</p>
<p>Şimdiye kadar hadislerden, ayetlerden ve Ehlibeyt mek-tebinde pek yüce yeri olan değerli ulemaların söz-lerinden iktibas yapacak olursak, kadmda olmasi ve aranmasi gereken özellik ve sıfatları şöyle sıralamak mümkündür:</p>
<p>1- Dindar</p>
<p>2- Iyi ahlâklı</p>
<p>3- Güzel</p>
<p>4-  (Gerekmediği müddetçe) evden fazla dışarıya çıkmayan, evdeki vazifeleriyle ilgilenen.</p>
<p>5-  Çok konuşmayan (dedikodu, gevezelik, gıybet vb. şeylerden beri olan).</p>
<p>6- Kocasına (Allah&#8217;a itaat ettiği müddetçe) bağlı o-lup onun mutluluğu için çaba gösterenler.</p>
<p>7-  Eşinin namusuna (dolayısıyla kendi namusuna) karşı iffetli olanlar.</p>
<p>8-  Çarşı, pazar vb. yerler gibi erkeklerin yoğun ol-duğu kalabalık yerlerden çekinen, böyle yerlerden her-hangi bir yere gitmek kastıyla dahi olsa kalabalık yer-</p>
<p>1-Furu-uKâfi, c.5, s.323.</p>
<p>111</p>
<p>lerden geçmeyen, namahreme karşı Islâmî tesettüre riayet edenler.</p>
<p>9- Yabancılara sesini duyurmaktan kaçınan, zorun-lu olduğu hâlde sesinin tonunu değiştirerek (kalınca) konuşanlar.</p>
<p>10-  Kocasının yanında dahi olsa yabancılarla alış veriş etmekten kaçınanlar.</p>
<p>11-Ailesi için edindiği hedef ve fikirleri, kendisi için edinmiş olduğu hedef ve fikirlere mukaddem kılanlar. 12-Temizliğe özen gösterenler.</p>
<p>13- Her an kendisini Allah için kocasına adayanlar, onun için hazır bulunanlar.</p>
<p>14- Kocasına karşı iyi bir eş, çocukları için de örnek bir öğretmen olup, onlara yönelik ağza alınmayacak lâubali söz ve hareketlerden kaçınanlar.</p>
<p>15- Güzellik ve üstünlüklerinden dolayı kibirlenme-yenler.</p>
<p>16-  Güzel sıfatları dolayısıyla kocalarına karşı ö-vünmeyenler.</p>
<p>17-  Eşinin yokluğunda onun için hasret çekenler, varlığında, yokken duyduğu üzüntüyü dile getirenler ve onun varlığıyla hasret giderenler.</p>
<p>18- Kocasına yük veya başka bir deyimle ayak bağı olmayanlar.</p>
<p>19-  Kocasının ölümünden dört ay on gün geçme-den süslenmeyenler.</p>
<p>112</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) son hususla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: &#8220;Kadınların ölen bir kimseye üç ğünden fazla yas tutmalan caiz değildir. Yalmz kocalarmin ölümünde dört ay, on gün yas tutmalıdırlar.&#8221;</p>
<p>Kadinm güzellik ve iyi sıfatlardan dolayı kocasma karşı övünmemesi ve kendini üstün görmemesi husu-sunda şu ibret verici hikâyeye dikkat ediniz:</p>
<p>&#8220;Arabistan&#8217;ın kızgın çöllerinden birinde ilerliyordum. Büyükçe bir çadıra rastladım. Içerisinde çok güzel bir kadin ve pek de çirkin bir erkek vardi. Evli oldukları mâlumdu. Bir ara merak edip kadına; &#8216;Böyle çirkin bir erkekle evlenmeyi nasil kabul ettiniz?&#8217; diye sordum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sus, dedi. Çirkin dediğin bu insan, belki Allah ka-tında bizden daha hayırlıdır, belki de yüce Allah, onun sadece imam ve iyiliğinden ötürü, beni ona hediye et-miştir. Veyahut da ben, manevî yönden Allah katmda alçağımdır; dolayısıyla yüce Allah akıbetimin hayırlı olması için beni bu erkeğe nasip etmiş de olabilir. 0 hâlde, Allah&#8217;ın haynm için rıza gösterdiği bu zatı be-ğenmemek haddime mi düşmüştür?&#8221;</p>
<p>KÖTÜ SIFATLI KADINLAR</p>
<p>Ahlaklı ve dindar olmayıp ama zahirde çok güzel olan kadin veya kızlar, genelde kendilerini beğenen, mağrur, eşinin sözünü kulak ardı eden, kocasma hük-metmek isteyen ve her istediğini elde etmeyi amaçla-</p>
<p>113</p>
<p>yan, anlaşılması güç kimselerdir. Bu gibi tipler, aile içe-risindeki kendi davranış ve hareketlerini beğenir, diğer aile fertlerininkileriyse küçümser ve onları aşağılar. Işin kötü tarafıysa böyle kadınların, her türlü nefsani istek-lere karşı boyun eğen, eğlence düşkünü kimseler olu-şudur. Güzelliklerinin verdiği gurur ve kibirle kocaları-nın yokluğunda, akla gelmeyecek şeyler yapmaları mümkündür. Kocalarında bulamadıkları özellikleri on-lara kazandırmak yerine bunu, başka erkeklerde arar-lar. Kendileri gibi dünyayı sadece eğlence merkezi ola-rak bilen birini bulunca da iş pek kötü sonuçlar doğu-racak kadar ciddiyet kazanır.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) bu konuda şöyle buyuruyor: &#8220;Kötü kadınlar, kendi ailesi içinde sevilip sayıl-mayan, kocasına karşı alçak ğönüllü olmayan, kısır olup çocuk doğuramayan (kabilelerden olan), kin ğü-den, ğünahlara aldırış etmeyen, kocasından kaçan, eşinin ğıyabında kendisini süsleyen ve kocasına karşı itaatsizlik ğösteren ve kocasından hiçbir mazereti kabul etmeyen kadınlardır.&#8221;1</p>
<p>Dinî çerçeve dahilinde ahlâk üstadları kadınların altı özelliği üzerinde durmuşlar ve bu özelliklere sahip kadınlarla evlenmenin iyi ve hayırlı olmayacağı kanısı-na varmışlardır. Buna göre sıralanan altı özellik şunlar-dır.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b:7, h:l. 114</p>
<p>1-  Ennane, yani hasta olmadığı hâlde hasta hare-ketleri yaparak iş yapmayan kadmlar.</p>
<p>2-  Mennane, yani kocasını ev işlerinde minnet e-decek dereceye getiren kadmlar.</p>
<p>3-  Hennane, yani dul olup ta yeni kocasimn yanm-da eski kocasim daha çok anan, ona ve ondan olan ço-cuğuna daha fazla ilgi gösteren kadmlar.</p>
<p>4-  Heddake, yani her gördüğüne sahip olmak iste-yip de eşini zor durumda bırakan kadmlar.</p>
<p>5-  Berrake, yani bol siislenip bol yemek yiyen ve yalmzhktan hoşlanan kadmlar.</p>
<p>6-  Şeddake, yani çok konuşan, geveze kadmlar. Yiice Allah&#8217;m Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de buyurduğu ayet ge-</p>
<p>reğince, kötü kadmlar iyi erkeklere ve kötü erkeklerde iyi kadınlara layık değillerdir. Zira, toplum içerisinde kötü şahsiyetler dışlandığı gibi, iyi bir toplumu en üst düzeylere getirebilecek iyi fertlerin yanında bulunan şahıslar, ya onları kendi gibi edip kendilerine çekecek-ler ya da böylelikle toplumun gitgide gerilemesine ve hatta düzensiz, yıkık bir ortamın meydana gelmesine vesile olacaklardır. Bu da hem toplum hem de toplumu oluşturan fertler için pek büyük bir afet demektir.</p>
<p>Hüseyin b. Beşşar-i Vasitî Imam Rıza (a.s)&#8217;dan şöyle nakleder: &#8220;Bir mektup aracılığıyla Imam&#8217;a; &#8216;Ailem ak-rabalarımızdan kötü ahlâklı birisiyle beni eviendirmek istiyor, bu konuda sizin fikriniz nedir?&#8217; diye sordum.</p>
<p>115</p>
<p>Hazret; &#8216;Eğer kötü ahlâklıysa onunla evlenme.&#8217; diye cevap gönderdi.1</p>
<p>Araplarca meşhur Esmeî adlı şair bu konuda gör-düğü bir olayı şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Mekke&#8217;de, sırtında yaşlı bir adam yüklü, yabancı bir çehreyle karşılaştım. Ona; &#8216;Sırtındaki senin baban mıdır yoksa büyük baban mi?&#8217; diye sordum. Derin bir ah çekerek cevap verdi: &#8216;Ne babam, ne de büyük ba-bamdır. Sırtımda gördüğün şu zavallı benim oğlumdur.&#8217; dedi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şaşırdım, böyle bir şeyin nasıl mümkün olabilece-ğini sordum. &#8216;Oğlum, kötü huylu ve rezil karısı yüzün-den bu duruma düştü.&#8217; diye cevap verdi.&#8221;2</p>
<p>Yukarıdaki olay her ne kadar inanılmaz görülse de ger-çektir. Zira gerçekten de dert ve keder insanın yaş-lanmasında yer alan en önemli etkenlerdendir.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) bu konuda şöyle buyurmuş-tur:</p>
<p>&#8220;Hüzün ve keder yaşlılığm yarısını doğurur.&#8221;</p>
<p>jşte bu vesileyle gençlere hitaben şunu söylememiz gerekecektir ki: Şüphesiz insan hayatında pek mühim yeri olan eşi seçerken, bunları da göz önüne getiriniz. Aksi takdirde bu duruma düşmemek insanın kendi e-linde değildir.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b: 30, h: 1. 2-Gülzar-ı Necefî, s.23.</p>
<p>116</p>
<p>İmam Sadık (a.s); &#8220;Müminin en şiddetli ve vurucu düşmanı kötü eştir.&#8221;1 diye buyurmuştur.</p>
<p>Imam AM (a.s) da bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;En kötü kadınlar, kocalannin cinsel isteklerine karşı itaatsizlikğösterenlerdir.&#8221;2</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) de bir keresinde halka yönelik şöyle buyurdu: &#8220;Ey halk, çöplüğe benzer yerlerde ye-şeren kimselerden uzak durun.&#8221; Sonra halk, &#8220;Çöplükte yeşeren kimlerdir?&#8221; diye sorunca da; &#8220;Onlar kötü aile-lerde yetiştirilen ğüzel kızlardır.&#8221; şeklinde cevap verdi-ler.3</p>
<p>Ehlibeyt&#8217;ten elimize ulaşan hadislerden, cahil ka-dınlarla evlenmenin iyi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu konuda Imam Sadik (a.s) Hz. AM (a.s)&#8217;dan şöyle nak-letmiştir:</p>
<p>&#8220;imam AM (a.s): &#8220;Cahil eşlerle evlenmeyiniz. lira onunla edilen sohbet bela, ondan olan çocuksa ha-yırsızdır&#8221; diye buyurdular.4</p>
<p>Şimdiye kadar okuduğunuz turn bu sifatlar, kadimn ruhuna yerleşen sıfatlardan kaynaklamr. Insanlarin bu tür hareket ve eylemlerinin kaynağı, ruhsal niteliklerdir.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl:l, b: 4, h:4. 2-Gurar&#8217;ul-Hikem, s. 433.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl: 1, b:7, h: 7.</p>
<p>4- Urvet&#8217;ul-Vuska, c.2, s.799.</p>
<p>117</p>
<p>Kötü ruhî sıfatlardan biri de aşırı kıskançlıktır. Kıs-kançlık duygusu her insanda vardır. Yani doğaldır. An-cak bir de her insanda olmayan, haset ve kin cinsine kaçan bir tür kıskançlık vardır. Işte insanda olmaması gerekende bu tür kıskançlıktır. Bir yuvanın huzur ve ra-hatlığı için huzur bozucu bu özelliğin orada doğuşu bir nevi afet veya beladır. Bu özellik, insanı büyük günah-lara iten etkenlerin başında gelir.</p>
<p>İlginç Bir Hikaye</p>
<p>Zamanın birinde Kirman şehrinde zengin, varlıklı, halkça sevilen, sayılan Salman adında muhterem bir zat yaşardı. Bunun birde pek kıskanç, kötü huylu kom-şusu vardı. Kadın halk arasında ona karşı duyulan say-gı ve hür-mete dayanamazdı. Her defasında Salman&#8217;ın bu üstünlüğünü azda olsa yok etmek için kötü fikirler edinir, kirli planlar kurardı. Ancak bunların faydasız ol-duğunu kendi de görmüştü. Onca çabanın fayda ver-mediğini anlayınca, bu kez de onu zehirlemeyi tasar-lamıştı. Günlerden bir gün, bu amaçla bir miktar helva pişirerek dışarıya çıktı. Salman&#8217;da o sırada dışarıdaydı. Kadın helvadan çokça alıp ekmeğin arasına koyduktan sonra yapmacık bir güler yüzle Salman&#8217;a ikram etti. Salman kendisine uzatılan helvayı görünce teşekkür edip aldı. Ancak acilen yapması gereken bir işi oldu-ğundan yemeden yoluna devam etti.</p>
<p>118</p>
<p>Bir müddet sonra şehrin dışına çıkmıştı. 0 vakit uzaktan iki gencin kendisine doğru geldiğini gördü. Salman onlarin çok yorgun olduklarmi görünce pek a-cıdı da elindeki helvayı onlara uzattı. Iki genç büyük bir iştahla helvayı yemeğe başladılar. Ne var ki helvadaki zehrin etkisiyle kısa bir müddet sonra oracıkta can verdiler. Bu vakıadan kısa bir zaman sonra olaydan haberdar olan kadı Salman&#8217;ı tutuklattırıp mahkemeye getirtti. Ondan olayı ayrıntılarına kadar anlatmasını is-tedi. Salman başından geçenleri bir bir anlatınca da, kadı helvayı veren kadının çağırılmasını istedi. Kadın mahkemeye gelince, yerde yatan iki genç bedeni gördü de feryat etmeye başladı. 0, vah kardeşim, vah oğlum diyordu. Ne yazik ki kadin bu olaydan sonra bir veya iki gün sonra kahrından ölmüştü&#8230;1</p>
<p>Muhterem okuyucular, sizlerin de bildiğiniz gibi, kıskançlık insanın başına ne gibi dertler açıyor. Eğer o kadin yaşasaydı ömrünün sonuna kadar vicdan azabiy-la yaşayacaktı. Ahiret âleminde ise Allah&#8217;m rahmeti onu kapsamazsa ateşle yakılmaya tabi tutulacaktir.</p>
<p>Elbette kıskançlık sadece komşularda değil, bazen de aile içerisinde doğmaktadır. Örneğin kadının koca-sına karşı olan kıskançlığı, kadının kocasma olan ha-sedi, erkeğin kız kardeşine ve kızın ise erkek kardeşine olan hasedi.</p>
<p>l-Haset, s.3O.</p>
<p>119</p>
<p>Allah&#8217;ım şeytanın şerrinden sana sığınıyoruz. Kısa-cası kıskançlığın olduğu bir toplumda, ailede veya bir grupta düzen de olmaz.</p>
<p>KADININ ERKEĞİN YAŞANTISINDAKİ ETKİSİ</p>
<p>Bu ilginç ve önemli konuyu tarihte gerçekleşen bir olayla açıklıyoruz.</p>
<p>İmam Bâkır (a.s)&#8217;dan naklen: Israil oğulları arasın-da zengin ve akıllı biri yaşamaktaydı. Onun iki eşi vardı. Bunlardan biri iffetli, diğeriyse pek iffetsizdi. Iffetli e-şinden kendine benzeyen bir erkek çocuk dünyaya gel-di. Iffetsiz eşinden de iki oğlu vardı. Zamanla baba has-talanıp ölüm yatağına düşünce, oğullarını çağırıp şöyle bir yazılı vasiyet bıraktı. &#8220;Servetim yalnızca içinizden bi-rinizin malıdır.&#8221; (Ardından) babaları vefat edince bu üç evlât mirasa sahip olmak hususunda ihtilafa düştüler. En büyükleri; &#8220;Ba-bamın bahsettiği tek kişi benim diyor, ortancalarıysa bunu kabul etmiyor; ne sen ve ne de kü-çüğümüz, yalnız benim diyordu. Sözün kısası bu tar-tışmalardan sonuç alamayan üç kardeş meseleyi çö-züme ulaştırmak için kadıya müracaat ettiler. Kadı; &#8220;Ben, dedi, sizin hakkınızda hükmedemem; ancak ce-vap almak istiyorsanız, Benî Kinam kabilesinde üç kar-deş var onlara gitmenizi tavsiye ederim. Gidin, onlar-dan isteyin, ihtilâfınızı çözüme ulaştırsınlar.&#8221;</p>
<p>Onlar öncelikle Benî Kinamlı kardeşlerden birinin yanına vardılar. Gördükleri bu şahıs pek yaşlı, pek de</p>
<p>120</p>
<p>düşkündü. Sorularını ona açtılar. 0, &#8220;Yaşça benden daha büyük kardeşimin yanına gidiniz.&#8221; dedi. Ardından söz gereği büyük kardeşin yanına vardılar. 0 da yaşlıy-dı, ama küçük kardeşinden daha gençti ve üstelik düş-kün de değildi. (Sözün kısası) meselelerini açıverdiler. 0 da, &#8220;Yaşça benden daha büyük kardeşimin yanına gidiniz.&#8221; dedi. Söz gereği üçüncü ve en büyük kardeşin yanına vardılar. Ancak o, en büyük olduğu hâlde iki kü-çük kardeşinden daha genç ve daha dinçti. Üç mirasçı kendi sorularını kenara bırakıp görmüş oldukları bu il-ginç vaziyeti sual eylediler. &#8220;Neden, en büyük olduğu-nuz hâlde iki kardeşinizden daha genç ve zinde göste-riyorsunuz?&#8221; diye sordular.</p>
<p>Benî Kinamlı; &#8220;Sizler, dedi, yanına ilk olarak vardı-ğınız en küçüğümüzdür. Ancak onu daima üzen pek kötü bir eşi vardır. Kadın, hâlen onunla yaşıyor ve bu kadından başka tahammül edilemeyecek diğer bir be-laya kapılma korkusundadır. Sabır ve tahammül gös-termektedir. Işte bu yüzden düşkünlerden ve yaşlılar-dan oluverdi. Ikinci olarak yanına gittiğiniz ise ortan-camızdır. Onu biraz yaşlı bulmuştunuz. Çünkü onu ba-zen hoşnut eden ama bazen de üzen bir eşi vardır. Bu yüzden o da yaşlanıverdi. Ama bana gelince&#8230; Benimse devamlı beni mutlu eden bir eşim var. Işte bu yüzden genç ve zindeyim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Babanızın size bıraktığı vasiyet meselesindeyse çare şudur ancak: 0nun kabrine varınız. Kabri kazıp</p>
<p>121</p>
<p>kemiklerini çıkarınız. Sonra da onları yakınız. Dahası, hükmetmesi için kadıya gidiniz.&#8221;</p>
<p>Böylece üç kardeş oradan ayrılarak işe koyuldular. (Iffetsiz anneden olan) kardeşler denileni yapmak üze-re kazma-kürek alarak kabre doğru ilerlediler. (Iffetli anneden olan) en küçükleriyse, babalarından kalma kı-hci alarak karşılarına çıktı ve; &#8220;Durun, dedi. Babamm kabrini kazmayimz. Eğer (sözümü dinler de) kazmaz-samz, hakkim olan mirasm tamamim size veririm.</p>
<p>Sözün kısası, üç kardeş hakimin yanma vanp olan-lan anlatmca kadi; &#8220;Yaptiklanniz benim hükmedebil-mem için yeterlidir.&#8221; dedi. &#8220;Mallan bana uzatm da sa-hibine teslim edeyim artik.&#8221; diye devam etti.</p>
<p>Mai yanma getirilince de onları alıp en küçükleri olan iffetli anadan olma oğla teslim etti ve; &#8220;Bunlar se-nin hakkm!&#8221; dedi. &#8220;Çünkü şu iki kardeş eğer babaları-nın oğulları olsalardı, kabri açmaya kalkışmaz hatta ona kıyamazlardı. Buna hem canlan yanar, hem de razi olmazlardi.&#8221;1</p>
<p>Imam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Resulullah (s.a.a)&#8217;in dualarından biri de şu duaydı: &#8220;(Ey Allah!) Zamanmdan once beni ihtiyarlatacak kadmin şerrinden sana sığınırım.&#8221;2</p>
<p>1- Bihar&#8217;ul-Envar, c.14, s.491 ve c.100, s.233. 2-Furu-u Kâfi, c.5, s.326.</p>
<p>122</p>
<p>İYİ VE KOTU ERKEKLER</p>
<p>Bir önceki bölümde olduğu gibi, bu bölümde de evlilik öncesi kızın erkekte araması gereken ö-zelliklere değinerek, evlilik sonrası erkekte ol-ması gereken sıfatları açıklayıp, konuyla ilgili hadisleri sunacağız.</p>
<p>İYİ SIFATLI ERKEKLER</p>
<p>Her toplumda iyi sıfatlı kadınlar olduğu gibi kötü sı-fatlı kadınlar ve yine iyi sıfatlı erkekler olduğu gibi aynı şekilde kötü sıfatlı erkekler de vardır. Bu bilinen bir gerçektir. Önceki konuda iyi ve kötü sıfatlı kadınlardan bahsetmiş, her iki tarafın da özelliklerine az da olsa değinmiştik. Şimdi de konumuz olan iyi ve kötü sıfatlı erkekleri tanıtmaya çalışacağız.</p>
<p>jyi erkekler ahlâki açıdan yüce bir makama sahip-tirler. Dolayısıyla bir kimseye iyi diyebilmek için onun ahlâk ve takvasına dikkat edilmelidir. Ehlibeyt Jmamla-rından elimize ulaşan çoğu hadislerde de bunu görmek mümkündür. Ibrahim b. Muhammed-i Hamdanî Imam</p>
<p>123</p>
<p>Muhammed Bâkır (a.s)&#8217;la aralarmda geçen bir mektup-laşmayı şöyle anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Imam Muhammed Bakir (a.s)&#8217;a eviilik hususunda bir mektup yazdım. Hazretin göndermiş olduğu mektup elime geçti. Mektupta Imam, Resul-i Ekrem&#8217;den bir ha-dis nakletmişti. Cevap şöyleydi: Ahlâk ve dinini beğen-diğiniz biri kızmızı istemeye ğelirse, dilediğini (kızını-zı) veriniz. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve biiyiik bozgunculuk olur.&#8221;1</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) kizlarm erkeklerde aramalan gereken özellikleri şöyle sıralıyor:</p>
<p>&#8220;1- Dindar. 2- Temiz. 3- Cömert. 4- Gözünü koruyan. (Namahreme bakmaktan titizlikle çekinen.) 5- Anne ve babasma iyilikte bulunan. 6- Eşi ve çocuklarını yalnız başına başkalarının yanında bırakmayan kimse.&#8221;2</p>
<p>Bu ozelliklere sahip olan kimsenin büyük bir nimet olan akıldan faydalandığı inkâr edilmez bir gerçektir. Acaba akilh insanlar kimlerdir? Gelin hep birlikte ha-disler ışığında akıllı insanları tanımaya çalışalım.</p>
<p>Imam Musa b. Cafer (a.s), Hişam&#8217;a bu konuda şöy-le buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Ey Hişam, helâl nimetler akıllı insanı şükretmek-ten alikoymaz, haram ise onun sabnna galip gelemez. İşte böyle birisi ancak akıllıdır&#8230;</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl. 1, b:28, h. 1.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.l, b:7, h. 1.</p>
<p>124</p>
<p>Ey Hişam, akıllı insan yalan konuşmaz&#8230;</p>
<p>Ey Hişam, üç haslet akillmin alâmetlerindendir:</p>
<p>1- Sow sorulduğunda cevap verir.</p>
<p>2-  Halkın sö&#8217;z söylemekten aciz olduğu zaman ko-nuşur.</p>
<p>3- Herkesin maslahatı için konuşur.</p>
<p>&#8220;Öyleyse bu üç sıfattan birine sahip olmayan ah-maktir.&#8221;1</p>
<p>Günümüzde akıllı deyimi yamnda, kurnaz deyimi de çok kullanılmaktadır. Burada eş seçimine özen gös-teren kızlar için şunu hatırlatmak gerekir ki, akıl ve kurnazlık her ne kadar birbirine benziyor veya biri söy-lenince diğeri akla geliyorsa da aralarında pek çok farklılıklar vardır.</p>
<p>Biri Jman Sadık (a.s)&#8217;a, akıl nedir? diye sordu. I-mam Sadık (a.s); &#8220;Akıl insanı Rahman&#8217;a, ibadete sü-rükleyen ve cenneti kazandıran şeydir.&#8221; diye buyurdu. Muaviye&#8217;-deki akıl değil miydi? diye sorulduğunda, I-mam (a.s); &#8220;Mu-aviye&#8217;deki akıla benzeyen ama (haki-katen) akıl olmayan bir hile aracıydı.&#8221; diye buyurdu.&#8221;2</p>
<p>İmam AM (a.s) insanları üç kısma ayırarak şöyle buyurdu: &#8220;Akıllı, ahmak, fasit.&#8221;</p>
<p>&#8220;Akıllı, din onun desturu, sabır huyu, tedbir ve dü-şünce ise hedefidir. Ondan bir şey sorulduğunda ce-</p>
<p>1- Usul-u Kâfî, Bab-ı Akl, h. 12.</p>
<p>2- Usul-u Kâfî, Kitab&#8217;ul-Aklı vel Cehl, h. 3.</p>
<p>125</p>
<p>vap verir, konuşurken doğruyu ve hakikati söyler. Hak sözü işittiğinde kabul eder. Herhanği bir şey hakkında haber verdiği zaman doğru olanı söyler. Kendisine ğüvenildiğinde, ğüvene karşı vefa ğöste-rir&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Ahmak, iyilikle anıldığında ğaflet ğösterir. İyilik-ten menedilip kötülüğe davet edilince kabul eder. Haberinde yalan vardır (itimat edilmez), kendi söyle-diklerinin bilincinde değildir. Anlatmak istenilen şeyleriyse idrak edemez.&#8221;</p>
<p>&#8220;Fasit, emanete hıyanet eder. Ona yakınlık ğöste-rildiğinde küçümser. İtimat edildiğinde faydası ğörül-mez. (Kötülükten men etmesi umulurken aksine hoşnut olur). Dostunu cam ğönülden sevmez.&#8221;1</p>
<p>jyi sıfatlı erkekleri birkaç satırda özetleyecek olur-sak, son olarak şunları demek yerinde olur. Iyi erkek-ler, takvalı, iyi ahlâklı, dindar, emin, doğru, şerefli, be-cerikli, hünerli ve akıllı kimselerdir.</p>
<p>KÖTÜ SIFATLI ERKEKLER</p>
<p>Yüce Islam dininde insanların şahsiyetlerini ölçmek için birer ölçü aracı hâline gelen birçok sıfat ve özellik-ler vardır. Mesela en azından Islâm&#8217;a inanmayıp karşı-sında yer alanlara &#8220;Kâfir&#8221;, inananlara &#8220;Müslüman&#8221; ger-çek iman edenlere de &#8220;Mümin&#8221; denir.</p>
<p>1- El-Hisal, Ebvab-u Selaset-i Hisal, s. 83. 126</p>
<p>Her Müslüman şahısa mümin denilemez. Müslü-manlar arasında da ölçü vardır. Jman, takva ve iyi ah-lâk&#8230; Bunlar insanın şahsiyetini ortaya koyan özellik-lerdir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de de buyurduğu gibi bir Müslüman&#8217;ın kafirle evlenmesi zaten haram ve Müslümanlarca da kötü bilinen bir iştir.</p>
<p>Ancak iş Müslümanlara gelince değişir. &#8220;Ben Müs-lüman&#8217;ım&#8221; deyip Islâm&#8217;ın şartlarını yerine getirmeyen-ler, hat-ta bazılarına karşı çıkanlar vardır. Müslüman terimi &#8220;mümin&#8221; kelimesinin en geniş ve en uzak ma-nasıdır. Yani, her mümin Müslüman&#8217;dır, ancak her Müs-lüman mümin değildir. Yukarıda da açıkladığımız gibi Müslüman olduğu hâlde Islâm&#8217;ın menettiği şeyleri kendine alışkanlık hâline getiren mesela, namaz kıl-mayan, oruç tutmayan, kumar oynayıp, içki içen vb. kimseler bu gruba girerler. Yani bunlar en geniş mana-sıyla Müslümandırlar ama en dar manasıyla mümin değillerdir.</p>
<p>Yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) huzuruna gelerek &#8220;Biz iman ettik.&#8221; diyen bir grup bedevî hakkında şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Araplar; &#8216;Biz iman ettik.1 dediler. De ki: Sizler iman etmediniz; ancak deyin ki; &#8216;Bizler İslâm olduk.1 (çünkü) iman henüz kalplerinizde yer etmemistir&#8230;&#8221;1</p>
<p>l-Hucurât/14.</p>
<p>127</p>
<p>Yüce Islam dininin belli başlı bir düzeni vardır. Ve bu düzene cam gönülden bağlanan ve gerçekten de i-taatkâr olan bir kimse asıl manada iman etmiştir. Ve-yahut da başka bir mânâyla mümindir. Işte bu sıfata sahip olmayan ancak adı Müslüman olan bu gibi kimselerle evlenmek de doğru değildir.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Sizin en kötü erkekleriniz iftiracı, bühtancı, cim-ri, küfredici, kaba konuşan, yalnız yemek yiyen, ko-nuk sever olmayan, eşini başkasına muhtaç bırakan, (yine) eşini ve hizmetçisini döven, anne ve babasına kötülükte bulunan kimselerdir.&#8221;1</p>
<p>Büyük Islâm fakihlerine göre, fasit, şarap içen, ka-dınlarla gayri Islâmî ilişkilerde bulunan kimselerle evlenmek mekruhtur.</p>
<p>Demek oluyor ki, Müslümanlar arasında dahi her Müs-lümanla evlenmek doğru olmadığı gibi, yanlıştır da.</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) bir hadislerinde şöyle buyur-muştur: &#8220;En kötü erkekler çabuk sinirlenen ve ğeç sevinen kimselerdir.&#8221;2</p>
<p>Diğer bazı rivayetlerde de yine, halka düşmanlık eden, halkın sevgisinden mahrum olan kimselerdir, şeklinde de nakledilmiştir.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl. 1, b:7, h. 2.</p>
<p>2- Nehc&#8217;ül-Fesaha: s. 469.</p>
<p>128</p>
<p>Insanda bulunan bazı kötü sıfatları evlilik öncesi id-rak etmek bazen mümkün olmayabilir. Ancak bazı kö-tü huyları ayırt etmek mümkündür. Örneğin, sadece bir kez yalancı biriyle sohbet edildiğinde konuşmalarında-ki yalan, yanlış sözlerinden ve boş vaatlerinden hemen anlaşılır. Konuya ibret verici bir mektupla son veriyoruz.</p>
<p>Mektup</p>
<p>&#8230; Kocam çok zengin birisidir. Ancak eve getirdiği bir lokma ekmeğe bile minnet bırakıyor. Aile içerisinde yapmış olduğu bir takım kötü tavırlarla huzursuzluk ya-ratiyor. Paralarmi ne kendisi, ne benim ve ne de çocuk-larımız için harcıyor. Hastalandığımız zaman Mac ve muayene paralarmi almcaya kadar neredeyse canimiz çıkıyor. Ağlayıp sızlıyoruz. Bazen, eğer çocukları dokto-ra götüremezsek ölecekler diyorum. Ama o, çocuklar değil sen bile ölsen umurumda değil, diyor. Ne yazik ki bizlere hiçbir zaman ilgi ve sevgi göstermiyor. Onun için varsa, da yoksa da her şey para&#8230;&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi insanın sahip olması gereken iyi huy, ahlâk ve takva mevcut olmazsa zavalh kadimn başına gelen böylesine büyük bir bela da evlilik öncesi doğru karar alamayan, bazen para için, bazen de bir anhk sevgi veya geçici aşk için kendini, doğruluğuna inandığı -ama yanlış ama doğru- kocasının kollarına atan tecrübesiz kızların başına da gelebilir.</p>
<p>129</p>
<p>Servet Kurbam Zavalli Bir Kiz</p>
<p>Günümüzde bazı anne ve babaların küçük yaştaki kız-larını yaşlı ama zengin kimselerle evlendirdiklerini sık sık görmekteyiz. Ama genelde bu tür evliliklerin ne-ticesinde anne ve babalar yapmış oldukları işin çok yanlış olduğunu kabul etmişlerdir.</p>
<p>Tabi bu yanlışın getirmiş olduğu kötü sonuçları, bir daha geriye döndürerek iyiye çevirmek mümkün değil-dir. En azından böyle bir iş kızın ruhi bir bunalıma gir-mesine ve hatta daha da kötüsü intiharına bile sebep olur. Zaten olacağı da budur. Erkekte aranması gere-ken en mühim özellikler olan iman, takva ve ahlâk e-sas alınmadıkça, kendi çıkarları değil de, kızlarının mutluluğu düşünülmedikçe, elbette ki sonuçta vicdan azabı duyacaklar ve pişman olacaklardır. Son pişman-lığın fayda vermeyeceği artık dilimizde bir deyim ol-muştur. Işte böyle yanlış bir hareketin küçük bir örne-ğini sizlere sunuyoruz. Gerçek bir facia olan bu olay ne yazık ki vuku bulmuştur:</p>
<p>&#8220;Kızlarını her ne kadar oldukça yaşlı biriyle evlen-dirmek istemeyen anne ve baba nihayet kişinin serve-tine aldanmış ve yaklaşık 16 yaşlarındaki kızlarını yaşı elliye varmış bu adamla eviendirmeye karar vermişler ve zavalli kızı iyiden iyiye bu işe zorlamışlardı. İşin kö-tüsü zavalli genç kiz, sonucun ne olacagmdan habersiz hayaller girdabına dalarak yaşlı ama zengin adamla ev-lenmeyi kabul etmişti. Evlilik, geçim derken zavalli kiz</p>
<p>130</p>
<p>evlendikten bir müddet sonrada umduğunu bulamaya-rak, kocasimn yapmış olduğu bir takım ahlâksızlıklar yüzünden intihar etti. Artık o ömrünün daha baharm-dayken küçücük hayatına gözlerini kapamıştı&#8230;</p>
<p>Ne yazık ki, kizlanm düşüncesizce evliliğe iten böy-le anne ve babalara ne kadar servet verseler de değerli kizlarimn yerini doldurmayacaktir artik.</p>
<p>Değerli anne ve babalar! Kizlanmzi evlendirirken onlann da rizasimn almmasi gerektiğini unutmayınız. Onlan istemedikleri bir evliliğe sürüklemeyiniz. Zira ev-lenecek olan siz değil kızınızdır. Durum böyle olmayın-ca da aym olaym kizlarimzin başına gelmesi uzak bir ihtimal olmayacaktir.</p>
<p>İÇKİ İÇEN KİMSEYE KIZ VERMEK</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: &#8220;Şarap içen bir kimse kızmızı istemeye ğeldiğinde, ona kız vermeyi-niz.&#8221;1</p>
<p>Yine Resulullah (s.a.a) şarap içen kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: &#8220;Ya Ali, şarap içen puta tapan ğibidir. Yüce Allah şarap içenin namazını kırk ğün kabul etmez ve kırkğün içerisinde ölürse de kâfir olarak ölür.&#8221;2</p>
<p>Yine başka bir hadisinde Resul-i Ekrem (s.a.a) şöy-le buyurmuştur:</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl. 1, b:29, h. 2.</p>
<p>2- Bihar&#8217;ul-Envar: c.77, s. 47.</p>
<p>131</p>
<p>&#8220;Aziz kızını fasit, kötü huylu ve ahlâksız biriyle ev-lendiren babaya her gun bin kez lanet edilecektir.&#8221;1</p>
<p>Yine Resul-i Ekrem (s.a.a): Şarap içen bir kimse hastalamrsa ziyaretine gitmeyiniz&#8230; ve eğer kızınızı is-terse ona kız vermeyiniz&#8221;, şeklinde buyurmuştur.2</p>
<p>ICKININ AİLE ÜZERINDE ETKISI</p>
<p>İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kızını şarap içenle evlendiren kimse, onu kaybetmiş sayı-lir.&#8221;3</p>
<p>Islâm&#8217;da önemle üzerinde durulması gereken mü-him konulardan bir diğeri de, genelde eşlerin ayrılma-sma ve en azmdan aile içerisinde çeşitli huzursuzlukla-rın meydana gelmesine neden olan ayyaşlık veya baş-ka bir deyişle sarhoşluk meselesidir. Içkinin tıbben da-hi insan vücudun da zararlı olduğu sabit edilmiş, dini-mizce de içilmesi katiyen haram kılınmıştır.</p>
<p>Tıbbi açıdan içki, insan ruhunu altiist eden cinsel i-lişkilerde etkili olup çeşitli tehlikelerle yüz yüze getiren uyuşturucu bir içecek maddesidir. Kuşkusuz Yüce Islam dini içkiyi haram kılmış ve hatta bir damlasmdan dahi kaçınılmasını emretmiştir. Yüce Allah Mukaddes</p>
<p>l-Müstedrek&#8217;ül-Vesail, c.14, s. 192.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl. 1, b:29, h. 4.</p>
<p>3- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl. 1, b:29, h. 1.</p>
<p>132</p>
<p>kitabımız Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de bu dendi zararh bir mad-</p>
<p>deden kaçınmamız gerektiğini açıkça beyan etmiştir. Şarap içmenin büyük günahlardan olduğu birçok</p>
<p>hadislerde açıkça belirtilmiştir.</p>
<p>Yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey inananlar! Şüphesiz şarap, kumar, tapınmak</p>
<p>için dikilen taşlar, şans okları Şeytan işi birer pisliktir.</p>
<p>Öyleyse kaçının (bunlardan) umulur ki kurtuluşa e-</p>
<p>rersiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şeytan, şarap ve kumar (yolu) ile aranızda kin ve düşmanlık doğurmak, sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve na-mazdan alıkoymak ister. Öyleyse artık vazgeçersiniz değil mi&#8221;?1</p>
<p>Evet, böylesine çirkin bir amelden yüce Allah&#8217;a sı-ğınmak gerekir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de zikredilen bunca kötü amellerin vesilesiyle nice ocağın söndüğü ve nice eşlerin ayrıldık-ları inkâr edilemez bir hâle gelmiştir.</p>
<p>Ne yazık ki, bunların onca zararını bile bile kendilerine alışkanlık hâline getiren adı da Müslüman olan kimselerin sayısı da pek az değildir. Işin kötüsü böyle günahlara mürtekip olup ta eş ve çocuklarının hayatlarını da aynı şekilde karartmalarıdır. Şimdi bu konuya binaen ibret verici birkaç olay okuyalım.</p>
<p>l-Mâide/90-91.</p>
<p>133</p>
<p>1- İstenmeyen Evlilik</p>
<p>13 yaşındaki gencecik Atife&#8217;nin, 19 yaşındaki bir genç onu isteyene kadar mutlu bir hayatı vardı. Genç Atife&#8217;yi seviyordu. Ancak Atife onu hiç görmemişti. Kı-sacası varlığından habersizdi. Yine de genç anne ve babasını görücülüğe göndermiş gencecik Atife&#8217;yi ken-dine istemişti. Ati-fe; &#8220;Tanımadığım görmediğim biriyle evlenmem&#8221; diyordu. Ancak anne ve babasi onu bu ko-nuda zorluyorlardi. Sonunda Atife anne ve babasimn baskısına dayanamamış genç-le evlenmeye karar ver-mişti.</p>
<p>0 artık kocasına alışır olmuştu. Git gide onu seviyordu, mutluydu. Ancak bu mutluluk iki ay sürmüştü. Çünkü kocasının huyu, hareket ve tavırlarında bir deği-şiklik görmüş, git gide ona karşı duyduğu sevgi yok ol-maya başlamıştı.</p>
<p>Kocası gecenin geç saatlerine kadar meyhanelerde gününü gün ediyor eve sarhoş bir hâlde geliyordu. Yaşlı gözlerle kapıyı açan Atife, her gün içkinin tesiriyle ka-pının kenarında sızıp kalan kocasimn cansiz bedeniyle baş başa kalıyordu. Durum onu kahrediyordu. Içkiyi bı-rakması için elinden geleni yapmıştı ama hiçbir faydası olmamıştı. Çaresiz kurtuluşu baba evinde buldu.</p>
<p>Ancak, anne ve babasimn tekrar tekrar isran, ko-casimn pişmanlığıyla bir olunca yine koca evine dön-müştü. Ne yazık ki pişmanlık asıl pişmanlık değildi. Yine eski tatsız günler geri dönmüştü. Ne var ki, içki iç-</p>
<p>134</p>
<p>meler, köşelere sızıp kalmalar, eve geç gelmeler yeni-den başlamıştı. Sonunda Atife, böylesine kahredici or-tamdan kurtulmak için aldığı kesin kararla tekrar baba evine dönmüştü. &#8220;Artık ne olursa olsun dönmeyece-ğim&#8221; diyordu. Ne var ki anne ve babası onu yatıştırmış-lar, yine kocasına göndermişlerdi. Sözün kısası Atife çoğu kez baba evine gelip gitmiş, sonunda anlaşama-yarak boşanmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Atife 14 yil baba evinde kaldi. Bunca uzun bir miid-detten sonra yaklaşık 75 yaşlarında tekrar yaşlı bir adamla evlendi.</p>
<p>Yaşlı koca, Atife&#8217;den çocuğu olmasını istiyordu. An-cak Atife bunu kabul etmiyor her seferinde karşı çıkıyordu. Ne var ki dert, kahır, geçimsizlik derken Atife dayanamamış sonunda çareyi intiharda bulmuştu. Ar-tik Atife bir kurban olup çıkıvermişti&#8230;</p>
<p>2- Çocuklarından Mahrum Anne</p>
<p>&#8230;12 yaşında bir kızdı. Yaşam ve geçimin ne oldu-ğunun bilincinde bile olmadan evlenmiş her türlü tec-rübesizliğine rağmen kocasını mutlu etmek için elin-den geleni yapmaya çalışmıştı.</p>
<p>Ne var ki kocasmdan bir kez dahi olsa sevgi ve yakınlık görmüyordu, ilgisizdi. 0 (kocasi) asm derecede kötü bir ahlâka sahipti. Kafayı bulduğu zamanlar küfür-ler savuruyor, kırıcı ve kötü sözler söylüyordu. Belli bir mesleği de yoktu. Tek gelir kaynağı kumardı. Üstelik</p>
<p>135</p>
<p>evliliklerinden beş yıl bile geçmemişken üç çocuk sa-hibi olmuşlardı.</p>
<p>Zavallı, onu tatlı dille yaptığı bütün kötü işlerden menetmeye çalışıyordu ama, ağzını her açışında koca-sının çirkinlikleri daha da artıyordu. Kısacası, saadet ve mutluluk için atmış olduğu bütün adımlar sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>&#8230;18 yaşındayken çareyi boşanmakta bulmuştu Daha da kötüsü artık çocuklarını bile göremiyordu.</p>
<p>3- Üzücü Bir Olay</p>
<p>Bazı kadınların ayyaş ve azgın kocalarına karşı kö-tü tavırlar takınarak onları zor ve güç durumlarda bı-raktıkları da olmuştur. Ne yazık ki bu tip kadınlar iyiliği güzel bir şekilde emretmeyi ve kötüyü de yine en iyi şekilde menetmeyi bilmeyen kadınlardır. Kadınların dü-şünmeden yap-mış oldukları bu tür hareketler netice-sinde iş yapıcı değil de aksine, yıkıcı olmuştur.</p>
<p>Doğrusu, ayyaş ve azgın kocaların ilâhî yola yönel-meleri için onların üzerinde eserler bırakacak önemli etkenler vardır. Kocası bu açılardan kötü olan bir ka-dın, ilâhî emirlere itaat ettiği müddetçe böyle bir dav-ranış hem kadın, hem de kocası için hayırlı olacaktır.</p>
<p>Aşağıdaki yanlış bir hareketin kurbanı karı ve ko-canın hikâyeleri umarız bu konuya bariz bir şekilde a-çıklık getirecektir.</p>
<p>136</p>
<p>22 yaşlarında bir kadın, gece yarısı evine sarhoş dönen kocasını içeriye almayınca, olay pahalıya patla-dı&#8230;</p>
<p>&#8230;Çaresizlik içerisinde kalan sarhoş koca, içkinin verdiği tesirle oracıkta sızıp sabaha kadar kapının eşi-ğinde uyumak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Ertesi sabah kocasının akıllandığını ve bundan iyi bir ders aldığını zanneden kadın kapıyı açınca aniden kocasının hışmına uğradı. Etraftan gelen komşuların yardımıyla kadın erkeğinin elinden zorlukla kurtarıldı. Ancak iş işten geçmiş, kadın hastanelik, kocasıysa ad-liyelik olmuştu&#8230;&#8221;</p>
<p>4-Sopalı Kadın</p>
<p>Kadının biri uzunca bir düşünceden sonra eve sü-rekli sarhoş gelen kocasını bu kez sopayla karşılamaya karar vermişti. Etraftan bulduğu kalın bir sopayla, o gün kocasına iyi bir ders verebilmek için kapının ardın-da ayyaş kocayı beklemeye koyuldu. Bu sırada sarhoş koca içkinin verdiği tesirle evini bulmada hayli güçlük çekiyordu. Ne yazık ki çaldığı her kapı yüzüne kapanı-yor, ama nedense karısını göremiyordu. Nihayet so-nunda kendi evini bulabilmişti. Ama yine de emin ol-mak için evin dört bir yanını gözden geçirdi. Gerçekten de kendi eviydi. Pek sevindi. Yüksekten bir nara savu-rarak evin bahçesine adım attı. Önünde birkaç basa-maklı merdiven vardı. Bir ileri bir geri derken kapıyı a-</p>
<p>137</p>
<p>çıp içeri girdi. Durakladı. Karısı elinde sopa, karşısında duruyordu.</p>
<p>Dertli kadın kocasını yine sarhoş görünce var gü-cüyle bir darbe indirdi. Ancak fayda vermemişti. Kadın bir kez daha vurdu. Sarhoş koca bu kez dayanamamış afallayarak oracıkta bayılıvermişti. Işin kötüsü, zavallı kadın bir anda kocasını öldürdüğünü sandı ve o anın verdiği heyecanla aynen o da bayıldı. Bir müddet sonra yediği darbelerin etkisinden kurtulan koca da aynı şe-kilde karısını yerde hareketsiz görünce onu içkiliyken öldürdüğünü zannetti ve üzülerek çareyi intiharda ara-dı.</p>
<p>Duyduğu vicdan azabından kurtulması gerekiyordu. Bu amaçla evdeki ecza dolabmdan eline geçirdiği bir kutu hapı yutuverdi. Etkisiyle de oracıkta yığılıp kaldı. Bu sırada kadında ayılmıştı. Kocasının ölmediğini, ancak ölüme teşebbüs ettiğini anladı. Vakit kaybetmeden ambulans çağırtıp kocasını hastaneye kaldırttı.</p>
<p>Bu olaydan sonra koca iyileşmiş ve ölene dek içki içmeyeceğine de söz vermişti.</p>
<p>jçkinin yol açtığı bu ve bunun gibi daha birçok olay-lara günlük yaşantımızda gazetelerde, dergilerde ve hatta radyo ve televizyonlarda sık sık rastlamaktayız.</p>
<p>jşte bu da toplum için pek büyük bir afettir. Hele bu tür kimselerle inşa edilen binaların, sağlam bir denge-ye sahip olmamasi ve hele çabucak yıkılıp sönmesi u-zak ihtimal olmasa gerek. Bu nedenle, toplumsal bir</p>
<p>138</p>
<p>düzeni sağlamak ve temiz bir nesil yetiştirebilmek için yapıcı olup yıkıcı olmayan yollarla, fertlere ulaşmak ge-rekecektir.</p>
<p>KURTULUŞ YOLU</p>
<p>Islam dini, toplumun saadete kavuşması için beşe-rin bu gibi tatsiz olaylarda üzüntüden mutluluğa doğru nasıl ilerlemesi gerektiğini insanlara göstermiştir. Islam, açıkça &#8220;Şarap (sarhoşluk veren şeyleri) içen erke-ğe kız vermeyiniz&#8221; diyor. Demek oluyor ki Islam bu maddenin aslı gereğince talihsizlik ve zillet yolunu on-lar için kapamış, toplumun refah ve düzeni için içkiden uzak kalmayı gerekli kılmıştır. Ancak insanlar bu düze-ne uymaz da nefsi isteklerine uyarlarsa, suçu Islâm&#8217;da değil de aksine, Islâm düzenine karşı çıkan insanlarda aramak gerekir.</p>
<p>Niçin içki içene kız vermemek? Evet, ne yazık ki kadının huyu her ne kadar iyi olursa olsun kocasının huy ve hareketleri doğrultusunda yön kazanır. Kadın erkeğine bağlı kaldığından, dolayısıyla bütün özellikleri önceki gibi olmayacaktır. Sıcak olsun soğuk olsun, oda sıcaklığına bırakılan su yine oda sıcaklığında kalır. Ni-tekim, kadın da böyledir. Iyi bilinen bir kadın, içkili bir zâta verildiğinde fıtratı gereği onunla yoğrulana kadar huy değiştirir ve en azından kocası gibi olur. Işte bu nedenledir ki İmam Sadık (a.s); &#8220;Kızını içki içenle ev-</p>
<p>139</p>
<p>lendiren kimse muhabbetini ondan (kızından) kesmiş demektir.&#8221; şeklinde buyurmuştur.1</p>
<p>Gerçekten de bu tür kimselerle yapılan evliliklere bakacak olursak, çoğunun boşanmayla, veya daha kö-tü şeylerle sonuçlandığını görürüz. Hele bu gibi durum-larda kadında sabır ve tahammül olmazsa işin sapıklı-ğa ve fesada kadar gideceği de bir gerçektir.</p>
<p>Basından Kısa Kesitler</p>
<p>Önceki sayfalarda sunduğumuzun bir benzerlerini yine sizlere sunmak istiyoruz. Aşağıda, basından aldı-ğımız kesitlerde de göreceğiniz gibi, içkinin yol açtığı olaylar pek kötü ve vahimdir. Öyleyse gelin, hep birlikte bu hadise uyalım.</p>
<p>&#8220;27 yaşındaki H. K eve sarhoş gelince, kayın pede-rinin kulağını keserek birkaç yerinden bıçakladı.&#8221; &#8220;Kaynana ve baldız damadın elinden zor kurtuldular&#8230; T.Ş iyice içtikten sonra kontrolünü kaybederek ailesinin gözleri önünde iğrenç şeyler yapmaya başladı. Durumu gören kaynana ve baldız çareyi kaçmakta buldular.&#8221;</p>
<p>&#8220;A.R içkiyi fazla kaçırınca kendinden geçip bedeni-ne zarar vermeye başladı. Olaya dayanamayan kayınpe-der mü-dahale edince de damadı tarafından bıçaklan-dı. Uzun bir çekişmeden sonra iki taraf da hastanelik oldu.&#8221;</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.l, b: 29. 140</p>
<p>Alkolik Kadın</p>
<p>Islâm&#8217;ın seçkin büyükleri, örneğin Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt Imamları, aile saadetinin korunma-sını dikkate alarak fertlerin sapıklığa düşmemeleri için halka, açık ve özel olmak üzere bazı kurallar koymuş-lardır. Bu kurallar, aynı zamanda ilâhî emirler olup tüm Müslümanlar için yapılması gerekli olan desturlardır. Zira bu tür emirlere amel etmek ferdin kendisi için de hayırlı ve faydahdir.</p>
<p>Müslüman olduğunu söyleyen herkes ilâhî emirler gereğince kızlarını içki içen kimselerle evlendirmeme-lidirler. Tafsilatlı kitaplarda nakledilen birçok hadis ve rivayetlerden de anlaşıldığı üzere, içki içen biriyle mumin bir kadının ve aynı şekilde mümin bir erkekle içki içen bir kadının evlenmelerinin gayri Islâmî olduğunu söyleyebiliriz. Imam Cafer Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyuruyorlar: &#8220;İçki içen kimse eşe ve emanete vefa ğöstermez. Çünkü yüce Allah Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de; &#8216;AI-lah&#8217;ın size geçinmek için verdiği mallarınızı akılsızla-ra vermeyiniz&#8230;&#8217; buyurmuştur.&#8221;1</p>
<p>Şimdi de asıl konumuz olan alkolik kadın mesele-sine gelelim. Mezkur kadının kocası durumu şöyle an-latıyor:</p>
<p>&#8220;Ben bir diş doktoruyum. Dört yıl önce bir kızla ev-lendim. Evliliğimizden yaklaşık iki yıl sonra çocuğumuz</p>
<p>l-Nisâ/5.</p>
<p>141</p>
<p>oldu. Doğumdan bir yıl sonra çocuğumuzun ilk yaş gü-nünü kutlamak için bir parti duzenlemeye karar verdik. Nihayet, eğlence günü gelmişti haberim olmadan partiye alkol de getirilmişti. 0 gün eşim ısrarla turn arka-daşlarına içki veriyor onlardan içmelerini istiyordu.&#8221;</p>
<p>&#8220;jşte, o günden sonra kanm yavaş yavaş içkiye alı-şır oldu. 0 artık gittiğimiz her partide asm derecede alkol alıyor, tabiatıyla sarhoş oluyordu. Daha da kötüsü gittiğimiz yerlerde eşim, turn arkadaşlarını bizim eve çağırıyor ve bir eğlence şöleni düzenleyeceğimizi söylüyor. Ben şahsen karımın bu tutumuna karşı koyamıyor, evimizde her hafta, en azından iki kez parti düzenlemesine rıza göstermek zorunda kahyordum. Ne yazık ki böylece, gelirimin tümünü karımın ve başkala-rının keyfi için harcamış oldum.&#8221;</p>
<p>Evet değerli okuyucular, Imam Sadık (a.s)&#8217;ın müba-rek sözlerine bir kez daha bakacak olursak, sözün ne kadar yerinde ve hak olduğuna bir kez daha tanıklık etmiş oluruz.</p>
<p>Burada ilk hata, diş doktorunun çocuğu için düzen-lenecek gayri Islâmî bir partiye izin vermesiyle başlıyor. Zaten, sonraki hatalar da bu olay üzerine, eşinin vesi-lesiyle devam ediyor.</p>
<p>142</p>
<p>Resul-i Ekrem (s.a.a), içmese bile içki sofrasında oturan bir kimse hakkmda iki defa; &#8220;Allah&#8217;m rahme-tinden uzaktir.&#8221;1 diye buyurmustur.</p>
<p>Imam Cafer Sadık (a.s) zarurî bir iş gereğince za-manimn hükümdarı Mensur-u Devanikî tarafından dü-zenlenen bir meclise katılmışlardı. Meclise içki getiril-diğini gören Imam, hemen oradan ayrıldılar.2</p>
<p>Gerçekten de insan, saadet ve mutluluk yolunu arıyorsa Islâm&#8217;ın buyruğu olan kanunlara mutlaka a-mel etmelidir. Aksi takdirde insan, yukandaki olaylar gibi, ruhsal ve bedensel yönden huzur ve rahata kavu-şamayacağı gibi, her türlü huzursuzluk, bela ve daha nice afetlerle de yüz yüze gelecektir.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;ul-Et&#8217;imet-i vel-Eşribe, böl.l, b:62, h. 1.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;ul-Et&#8217;imet-i vel-Eşribe, böl.l, b:62, h. 1.</p>
<p>143</p>
<p>EVLENİLMESİ HARAM KILINAN KADINLAR</p>
<p>* slâm&#8217;da esas ve anayasa, hiç şüphesiz Allah kelamı I olan Kur&#8217;ân-ı Kerim ile Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve I Ehlibeyt Jmamlarının mübarek hadis-i şerifleridir. Gerek ilâhî emirlerde ve gerekse hadis-i şeriflerde kim-lerle evlenmenin helâl olup olmadığı konusu açıkça beyan edilmiş; Müslümanların evlenme ve evlendirme işleriyle meşgul olduklari zamanlar bu hususa çok dik-kat etmeleri, emredilmiştir. Yüce Allah bu konuda Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Anala-rınız, kizlanniz, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzele-riniz, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızla-rı, sizi emziren sütanneleriniz, süt bacılarınız, karila-rınızın anaları, birleştiğiniz karılarınızdan olup evleri-nizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer onlarla (karıları-nızla) henüz birleşmemişseniz, (kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur. &#8221;</p>
<p>&#8220;Yine haram edilmiştir size, kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karilari ve iki kız kardeşi bir arada</p>
<p>146</p>
<p>almak; ancak geçmişte olanlar hariç, şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.&#8221;1</p>
<p>&#8220;Geçmişte olanlar hariç (bundan böyle) babaları-nızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu e-depsizliktir. (Allah&#8217;ın) hışmıdır ve iğrenç bir yoldur.&#8221;2</p>
<p>&#8220;Zina eden erkek, ancak zina eden kadını, yahut şirk koşan kadını nikâhlayabilir ve zina eden kadın da ancak zina eden erkekle, yahut şirk koşanla ni-kâhlanabilir ve bu inananlara haram kılınmıştır.&#8221;3</p>
<p>Müçtehitler şu kadınlarla evlenmenin haram oldu-ğuna fetva vermişlerdir:4</p>
<p>Anne, kız kardeş ve kayınvalide gibi, insana ma hire m olan kadınlarla evlenmek haramdır.</p>
<p>Nikâhladığı kadının -temasta bulunmamış dahi ol-sa- annesi, anne annesi, baba annesiyle; -yukarıya doğ-ru ne kadar çıkılırsa çıkılsın- evlenmek haramdır.</p>
<p>Nikâhladığı kadınla temasta bulunmuşsa (kadının) kızıyla, kızının torunuyla, oğlunun torunuyla ve ne kadar aşağı inilirse inilsin ister nikâh zamanı dünyada ol-sun; ister nikâhtan sonra evlenmek haramdır.</p>
<p>l-Nisâ/23.</p>
<p>2- Nisâ / 22.</p>
<p>3-Nûr/3.</p>
<p>4- Bu konuda çeşitli ilmihâl kitaplanna bakınız.</p>
<p>147</p>
<p>Nikâhladığı kadın nikâhı altında bulunduğu müd-detçe, o kadınla temasta bulunmamış bile olsa onun kızıyla evlenemez.</p>
<p>Babanın hala ve teyzesiyle, dedenin hala ve teyzesiyle, annenin hala ve teyzesiyle, anneannenin hala ve teyzesiyle yukarıya doğru ne kadar çıkılırsa çıkılsın, evlenmek haramdır.</p>
<p>Erkeğin babası ve dedesi yukarıya doğru ne kadar çıkılırsa çıkılsın, oğlu ve kızından olan torunu ne kadar aşağı inilirse inilsin; ister nikâh zamanında, ister sonra doğmuş olsun, kadının mahremidirler.</p>
<p>Ister daimî olsun, ister geçici, kadını kendi için ni-kâhlayan erkek, kadın nikâhı altında bulunduğu müd-detçe baldızını nikâhlayamaz.</p>
<p>Kendi karısını ric&#8217;î talak ile boşamışsa, kadının iddeti süresince baldızını nikâhlayamaz. Hatta, bundan kaçınmak ihtiyaten müstehaptır.1</p>
<p>Erkek, karısının izni olmaksızın baldızının ve kayın biraderinin kızıyla evlenemez. Ancak, eğer karısının izni olmadan akit okutturur ve sonra da kadın (kendi karısı) &#8220;razıyım&#8221; derse sakıncası yoktur.</p>
<p>Eğer kadın, kocasının kız veya erkek kardeşinin kı-zıyla nikâhlandığını anlar ve bir şey söylemezse sonra-dan razı olmadığı takdirde onların nikâhları batıl olur. Hatta kadının konuşmamasından razı olduğu anlaşılsa</p>
<p>1- Bu konuda bkz. Talak Hükümleri. 148</p>
<p>bile, ihtiyaten farz olarak erkeğin baldızının kızıyla ay-nlmasi gerekir.</p>
<p>Erkek halasimn veya teyzesinin kızını almadan once onların annesiyle zina etmişse artık onunla evlenemez.</p>
<p>Eğer erkek, hala ve teyzesinin kızıyla evlenir yalmz, ilişkide bulunmadan once onun annesiyle zina ederse kızla nikâhlarında sakınca yoktur.</p>
<p>Erkek kendi hala ve teyzesinden başka bir kadınla zina ederse, farz ihtiyat gereği onun kızıyla evlenme-melidir. Ancak, bir kadını nikâhlayıp onunla ilişkide bu-lunduktan sonra annesiyle zina ederse kansi ona ha-ram olmaz. Yine nikâhladığı karısıyla ilişkide bulunmadan önce annesiyle zina ederse bu durumda kan-smdan aynlmasi müstehap-tır.</p>
<p>Müslüman bir kadın, kâfir bir erkekle nikâhlanamaz. Aynı şekilde, Müslüman bir erkek de kâfir bir kadmla evlenemez. Ama Hiristiyan ve Yahudi gibi kitap ehli kadmlarla miit&#8217;a yapmamn sakmcasi yoktur.</p>
<p>Erkek, ric&#8217;i talak iddetindeki kadmla zina ederse, kadm ona haram olur. Eğer müt&#8217;a iddetinde veya vefat iddetinde olan bir kadmla zina ederse, sonradan onu kendine nikâhlayabilir. Gerçi, müstehap ihtiyata göre onunla da evlenmemelidir.1</p>
<p>1- Bu konuda bkz. Ric&#8217;i Talak Hükümleri.</p>
<p>149</p>
<p>Erkek, iddette olmayan kocasiz bir kadmla zina ederse sonradan onu kendine nikâhlayabilir. Ama ka-dm bir hayız görünceye kadar sabretmesi ve sonra onu nikâhlaması müstehap ihtiyattır. Eğer başka birisi aynı kadını nikâhlamak isterse yine durum aymdir.</p>
<p>Eğer başkasının iddetinde olan bir kadını nikâhlar, erkek ve kadin veya bunlardan biri iddet siiresinin sona ermediğini bilir ve iddetli bir kadını nikâhlamanın ha-ram olduğunu da bilirse, nikâhladıktan sonra kadmla temasta bu-lunmamış olsa bile, kadin erkeğe haram olur.</p>
<p>Erkek, herhangi bir kadını kendi için nikâhlar, sonra da kadimn iddette olduğunu anlarsa bunlardan biri (kadin veya erkek) kadimn iddette olduğunu veyahut da iddetli kadmla nikâhlanmanın haram olduğunu bilmiyorlardiysa ve kadmla cinsel ilişkide bulunmuşsa, kadin erkeğe haram olur.</p>
<p>Erkek, kocası olduğunu bildiği bir kadmla evlenirse ondan ayrılmalıdır. Sonradan da nikâhlayamaz.</p>
<p>Kocası olan bir kadin zina ederse kendi kocasma haram olmaz, ama eğer tövbe etmez ve bu işe devam ederse en iyisi kocasi onu boşamalıdır.</p>
<p>Talak verilmiş (boşanmış) bir kadin ve siga edilip de kocasi müddetini bağışlamış veya müddetini ta-mamlamış bir kadin, bir sure sonra evlenir ve sonradan ikinci evlilik akdi yapihrken birinci kocasmdan olan</p>
<p>150</p>
<p>iddetinin bitip bitmediginden şüphe ederse kendi şüp-hesine îtibar etmemesi gerekir.</p>
<p>Livata yaptıran erkeğin annesi, kızı ve kız kardeşi (li-vata yapan ve livata yapılan baliğ olmasalar bile) livata yapana haramdir.</p>
<p>Erkek hac amellerinden biri olan ihram hâlindey-ken bir kadınla evlenirse nikâh akdi batıldır ve eğer o hâldeyken (ihramdayken) kadin almamn haram oldu-ğunu biliyorduysa da artık o kadını nikâhlayamaz.</p>
<p>Jhram hâlinde olan bir kadin, ihram hâlinde olma-yan bir erkekle evlenirse (onun) nikâh akdi batıldır. E-ğer kadin, ihram hâlindeyken evlenmenin haram oldu-ğunu biliyorduysa onunia evlenmemesi gerekir.</p>
<p>Eğer erkek, hac amellerinden biri olan kadmlar ta-vafim yerine getirmezse muhrim (ihramli) olmak araci-lığıyla ona haram olan karısı helâl olmaz. Aynı şekilde kadin da kadmlar tavafim yerine getirmezse kocasi ona helâl olmaz. Ama sonradan kadmlar tavafim yerine getirirlerse birbirlerine helâl olurlar.</p>
<p>Bir kimse bulûğa ermemiş bir kızı kendine nikâhla-yıp dokuz yaşını doldurmadan onunia ilişkide buluna-rak ifzâ olmasına sebep olursa artik onunia hiçbir za-man ilişkide bulunamaz.</p>
<p>Üç defa talak verilmiş bir kadin kocasma haram olur. Ancak başka bir erkekle evlenir ve sonra boşanır-sa tekrar önceki kocasıyla evlenebilir.</p>
<p>151</p>
<p>AKRABA EVLİLİGİ TEHLİKELİ MİDİR?</p>
<p>Akrabalarca yapılan evlilikler neticesinde dünyaya gelen çocukların sakat olduğu varsayımının uz-manlar ve biyologlar tarafından esassız olduğu açıklanmış, böyle bir işin de zararsız olduğu vurgulan-mıştır.</p>
<p>Atoklain Berk bu konuda şöyle der: &#8220;Psikologların görüşüne göre akraba evliliği diğer inanç ve akideler-den daha önemli bir konuma sahiptir. Şöyle ki; akraba evliliklerinin tıbbi açıdan zararsız olduğu tespit edilmiş-tir. Buna gore, anne ve babanın vücutlarında her hangi bir sakatlık, hastalık veya (doğuştan) noksanlık olma-dığı müddetçe bu evlilikten meydana gelen çocukta da böyle bir şey söz konusu olmayacaktır.&#8221;</p>
<p>Lipould, dokuz yaşlarında ikiz kardeşler hakkında mü-talaa ettiğinde yüz elli bin çocuk veya genç arasın-da, sağlık açısından onların örnek ve eşsiz oldukları kanısına vardı. Ikizlerin babaları daha önce kaygılana-rak Lipould&#8217;a; &#8220;Babam halasının kızıyla evlenmişti, aynı şekilde ben de halamın kızıyla evlendim.&#8221; demişti. An-</p>
<p>152</p>
<p>cak Lipould, yapmış olduğu araştırmalar neticesinde şu sonuca vararak şöy-le dedi:</p>
<p>&#8220;Ben yakın akraba evliliklerinin zararlı olduğuna dair hiçbir sebep bulamadım. Bence aralarında yakın-lık olan sağlıklı kadın ve erkeğin evlenmelerinde zararlı olabilecek hiçbir şey söz konusu değildir.&#8221;</p>
<p>Cezayirli bazı antoloji1 uzmanları, bu konuda yap-mış oldukları araştırmalarda böyle bir amelin zararsız olduğu kanısına vararak, akraba evliliklerinde böyle bir şeyin söz konusu olmadığını vurgulamışlardır.</p>
<p>Konuyla ilgili düzenlenen bir konferansta akraba evliliklerinin zararsız olduğu kanısına varıldı. Konferan-sa katılan uzmanlardan biri şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Ben akraba evliliklerinin sakıncasız olduğundan yanayım. Dolayısıyla akrabalar arasında herhangi bir hastalık veya doğuştan sakatlık söz konusu olmadığı müddetçe evlilikten kaygılanmamak gerekir. Bu tür ev-liliklerde anne ve babanın sağlığı çok mühimdir. Böyle olunca da doğacak çocuğun sağlığında da herhangi bir şey söz konusu olmayacaktır. Şunu da söylemek gere-kirse, şahsen ben akraba evliliklerinin zararlı olduğunu söyleyenlere karşıyım.&#8221;</p>
<p>1- Antoloji: İnsanlann ırkıyla aynlışını, bunlann nereden çıktığı-nı, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralanndaki bağlantıları ve bunlann niteliklerini inceleyip kararlaştıran ve aynı zamanda sınıflandıran bilim dalı.</p>
<p>153</p>
<p>Evet, bugün akraba evliliklerinden dünyaya gelen çocuklar arasmda doğuştan kör, sağır, dilsiz veya felç kimselere rastlayabiliriz. Yalmz, uzmanlarm da dediği gibi bu gibi vâkıaların asıl etkeni akraba evliliği değil, aksine anne ve babanin ihmalkârlığı veyahut da hata-sıdır. Zira sebepsiz yere &#8220;bu, ancak akraba evliliğin-dendir&#8221; demek yersizdir.</p>
<p>Bu konuda uzman doktor Ghasparian, akraba evli-liklerine karşı olduklanni savunan kimselerin görüşle-rinin asılsız olduğunu vurgulayarak şöyle der:</p>
<p>&#8220;Biz akraba olup da evlenmek isteyenlere dostça, evlenmeden once uzman bir doktora miiracaat etme-lerini tav-siye ediyoruz. Çünkü körler okulunda yapmış olduğumuz statikler neticesinde, bu okulun iki yüz öğ-rencisinden en az yüzünün ihmalkârlıktan kaynaklan-mış olduğunu saptadık. Eğer zamanında uzman bir doktora miiracaat edilseydi, bu gibi üzücü olaylarla karşılaşılmayacaktı.&#8221;</p>
<p>Nitekim, akraba evliliklerinden dünyaya gelen pek çok insanin yaşamlarımn sonuna dek cismî ve ruhî açı-dan rahat ve sağlıklı bir hayat sürdürdüğünü de gör-mekteyiz.</p>
<p>Bazı uzmanlar, sakat doğan çocukların sakatlık sebeplerinin akraba evliliklerinden kaynaklandığını söylemektedirler.</p>
<p>Oysa ki bu, pek yanlış bir görüştür. Zira, akraba evliliklerinin dışında dünyaya gelen çocuklar arasmda da</p>
<p>154</p>
<p>sakat ve kusurlu olanlar vardir. Demek oluyor ki, bu gi-bi olaylarda sebep yalnizca anne ve babadan kaynak-lanmaktadır. Çünkü geçmişte ve şimdi ailelerin durum-ları inceden inceye araştırılacak olunursa, bazen akraba evlilikleri, bazen de akraba olmayan şahıslar tara-fından yapılan evlilikler neticesinde kusurlu çocuklar dünyaya gelmiştir. Yani, sakatlık konusu yalnizca akraba evliliklerinde değil, akraba olmayanlann evlilikle-rinde de görülmektedir.</p>
<p>Gerçekten de bu konuda araştırma yapacak olur-sak akraba evliliklerinden dünyaya gelen çocuklar ara-smda gayet normal, sağlıklı çocuklar yanında sakat ve-ya kusurlu çocuklara da rastlanz. Tabi bu durumu bir başka açıdan, uzak evliliklerden dünyaya gelen çocuk-lar arasmda da görürüz. Bu da, ortaya atılan saptırıcı fikirlerin geçersiz ve asılsız olduğunu ortaya koyan açık bir delildir.</p>
<p>Bu konunun izahinda Islam bilginleri şöyle demektedirler:</p>
<p>&#8220;Akraba evliliklerinden dünyaya gelen insanlar arasmda irsî bir hastahk görülürse bu, anne ve babamn akraba oluşlarından dolayı değildir. Zira bu tür hastahk-lar gayri akraba evliliklerinde de görülmektedir. Ancak, her iki taraf için şunun iyice bilinmesi gerekir ki eğer eşler arasmda herhangi bir irsî hastahk söz konusu ol-mazsa, ister akrabalar tarafmdan, isterse gayri akraba-</p>
<p>155</p>
<p>lar tarafından yapılacak evliliğin hiçbir sakıncası yok-tur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bazı kimseler sürekli akraba evliliklerinin zararh ve aynı zamanda tehlikeli olduğunu savunurlar. Bu gö-rüş tamamen yanlış ve üstelik esassızdır. Yalnız, akra-balar arasında irsî hastalık mevcut olursa işte o zaman böyle bir evlilik, doğacak çocuk için zararh olur.&#8221;</p>
<p>Bu konuda Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuş-tur:</p>
<p>&#8220;Atlar arasında siyah attan kalıcısı ve kadmlar arasında amca kızı ğibisi yoktur.&#8221;1</p>
<p>Görülüyor ki, hadisten de anlaşıldığı kadarıyla ko-caya en bağlı kadın amca kızıdır. Dolayısıyla amca kızı, kocasına karşı daha sabırlı, zor hayat şartlarına karşı daha dayanıklı ve zorluklara karşı, kocaya destek ola-cak en büyük ve en iyi yardımcıdır.</p>
<p>Zira Islâmî toplumlarda şahıslar bağlı oldukları ai-leleri daha iyi tanırlar ve özelliklerini herkesten daha iyi bilirler. Böyle olunca da hem iktisadi, hem de içtimaî açılardan kadın, kocasına tarn bir bağlılık gösterir.</p>
<p>Bugün, ülkemizde akrabalarca yapılan evliliklerde boşanma davalarına pek az rastlamaktayız. Bu da akraba evliliklerinde huzur ve şefkatin olduğunu gösteren en iyi bir delildir.</p>
<p>1- Mustedrek&#8217;ul-Vesail, Kitab&#8217;un-Nikâh, c.14, h. 16778. 156</p>
<p>Imam Zeynulabidin (a.s) bu konuda şöyle buyuru-yor:</p>
<p>&#8220;Kendi akrabasiyla Allah rızası ve sıla-ı rahim için evlenenin başına yüce Allah sultanlık tacı takar.&#8221;1</p>
<p>DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUS</p>
<p>Anne ve babanin cocuklarmi eviendirmede dikkat edecekleri esaslardan biri de, gerek kiz ve gerek erke-ğin sağlıklı olması; zayıf, siska ve hastahkh olmamasi-dir. Ciizam, frengi, kanser, gibi bulaşıcı ve tedavisi mümkün olmayan hastaliklara sahip kimselerle evlilik-ler her iki taraf için de hayati fonksiyonlar taşıdığından bazen ölümle noktalanabilmektedir.</p>
<p>Bu nedenle her Müslüman anne ve baba, gerek og-lan, gerekse kiz cocuklarmi evlendirirken son derece ti-tiz davranmah, düşünmeli, görünüş, güler yüz, makam ve servete aldanmamalı, vücut yönünden sağlam, sıfat yönünden dindar, takvalı, ahlâklı, sözünde samimi, i-şinde ve evinde dürüst, haya ve iffet sahibi kimselerle evlendirmelidirler.</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.l, b:14, h. 6.</p>
<p>159</p>
<p>EVLİLİKTE BABANIN SOZ HAKKI</p>
<p>Anne ve babaların kızların evlenmelerindeki yerini bir kez daha vurgulamayı faydalı görüyo-ruz. İmam Sadık (a.s) bu hususta şöyle muştubuyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Babaları olan bâkire kızlar, onların izni olmaksı-zın evlenemezler.&#8221;1</p>
<p>Yine Zürâra İmam Sadık (a.s)&#8217;dan şöyle nakletmiş-tir:</p>
<p>&#8220;Nikâhı babadan başka kimse bozamaz.&#8221;2</p>
<p>Bu hadislere ilaveten daha birçok hadislerde de, kızların evliliğinde yalnız babanın sözünün geçerli ol-duğu vurgulanmıştır. Tabi burada şunu da belirtmek gerekir; evlen-me hususunda önce kızın rızası gerekli-dir. Nitekim, Imam Ali (a.s) yüce Islam peygamberi Re-sul-i Ekrem (s.a.a)&#8217;den mübarek kızları Hz. Fatıma (a.s)&#8217;yı istediklerinde evliliği onun isteğine bırakması</p>
<p>1- Vesaü&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.2, b:3, h. 7. Furu-u Kâfi: c. 5, s. 393.</p>
<p>2- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.2, b:4, h. 5.</p>
<p>160</p>
<p>da bunu gösterir.</p>
<p>Kız duygusal davramp gayri Muslim veya imansiz veyahut da ahlâksız birini tercih ettiğinde baba kızına ön ayak olur ve onu bu evlilikten menedebilir. Aksi takdirde baba, kizimn isteğine boyun eğmelidir.</p>
<p>Ama yine de örfen kız, anne ve babasiyla bu konu da istişare etmeli; onlarm görüşlerini almalı, uygun gördüğü takdirde de kabullenmelidir. Uygun olmayan durumlarda anne ve baba kizlanm zorlayamazlar ve böyle bir yetkiye de sahip değillerdir.</p>
<p>Yine kizlarm evlenmelerinde şer&#8217;i açıdan annenin hiçbir karışma hakkı yoktur. Demek oluyor ki anneler, kizlarimn evlenmeleri hususunda müdahale hakkına sahip olamadiklan gibi, zorlama hakkma da sahip de-ğillerdir.</p>
<p>Hadislerden de anlaşıldığı gibi, baba bakire olmayan kızı hakkında şer&#8217;î açıdan hiçbir yetkiye sahip de-ğildir. Yetki tamamen bu konuda tecrübe sahibi olan kadimn kendisine bırakılmıştır.</p>
<p>161</p>
<p>EVLENİLECEK KIZA BAKILMASI</p>
<p>Erkekler için nâmahrem bir kadına şehvet ve lez-zet kastı ile bakmak, dinimizce haram kılınmış-tır. Bunlar, insanın büyük günahlara mürtekip olmasına vesile olduğu gibi, şeref, haysiyet ve imam da yok eder. Bazı rivayetlerde böylesine büyük bir günahın zinayla eşit olduğu söylenmiş, bazılarındaysa &#8220;göz zi-nası&#8221; olarak nitelendi-rilmiştir.&#8221;1</p>
<p>Ancak bu durum eş seçiminde farklıdır. Islam dini eş seçerken kadına bakmayı sakıncasız kılmıştır. Evle-necek olan kız ve erkeğin birbirlerini sevmeleri, hayat boyunca tam bir saadetle yaşam sürmeleri için, birbirlerini görmelerinde mahzur yoktur. Dinimizce de caiz görülmüştür. Çün-kü arzular, istekler değişiktir.</p>
<p>Aile yuvasi kuracak erkek ve kadının özleyip istedi-ği; kendisini mesut edecek, arzu ve hayallerini gerçek-leştirecek bir eş, bir hayat arkadaşı bularak yuva kur-ması, saadet ve esenlikle, feyiz ve bereketle ömür sürmesi, yaşaması demektir. Bu nedenle her anne ve</p>
<p>1- Vesail&#8217;uş-Şia, Kitab&#8217;un-Nikâh, böl.l, b:104. 162</p>
<p>baba veya yakmlar, çocuklarını eviendirecekleri zaman erkeğin kadını iyice araştırmasını, sorup soruşturması-nı, incelemesini, şeriatın buyurduğu şekilde görmesini, danışma ve istişareden sonra evlenmesini sağlamalı-dır. Erkek ve kadının birbirlerini elemeden, iyice sorup soruşturmadan, görüp tahkik etmeden alelacele ev-lenmeleri tehlikeli, zararlı ve de hayırsız olur. Zira, ömür boyu hayatlarını paylaşacak çiftler arasında sev-gi ve muhabbet olmazsa, ne yazık ki hayatlarının sonuna kadar mutsuz ve karşılıklı sevgiden uzak bir yaşam sürmek zorunda kalacaklardır.</p>
<p>Evlilik sonrası yaşam için eşlerin evlenmeden once konuşmaları, birbirlerinin düşünce ve karakterlerini öğ-ren-meleri, huylarını, dolayısıyla iyi ve kötü sıfatlarını bilmeleri gerekir. Zira bu hem kız, hem de erkek için hayırlı ve yararlıdır.</p>
<p>Biri İmam Sadık (a.s)&#8217;dan, &#8220;Evlenmek isteyen bir erkek evlenmek istediği kızın saçına ve ziynet yerlerine bakabilir mi?&#8221; diye sordu. İmam; &#8220;Eğer şehvet kastıyla olmazsa sakıncası yoktur.&#8221; şeklinde cevap verdi.&#8221;1</p>
<p>Yine İmam Sadık (a.s) bir başka hadisinde; &#8220;Evlenmek Isteyen erkeğln evlenmeden once (evlenmek istediği) kizin ziynet yerlerine bakmasmda sakmca yoktur.&#8221; şeklinde buyurmuştur.2</p>
<p>1-Furu-uKâfi: c.5, s. 365. 2- Gurb&#8217;ül-İsnad: s.74.</p>
<p>163</p>
<p>BAKMANIN ŞARTLARI</p>
<p>Yukarıdaki rivayetlerden de anlaşıldığı üzere evlilik kastıyla bakma, caiz kılınmıştır. Ancak bakma hususu-nun da kendine has bir takim şartları vardır. Şöyle ki:</p>
<p>1-  Lezzet almak kastiyla bakmamalidir. Sonradan niyetin değişeceği bilinirse bakmaktan sakınmalıdır.</p>
<p>2-  Evlenilecek kadına, eğer bakarak daha iyi tam-nabilecekse bakılmalıdır.</p>
<p>3-  Herhangi birini istemek veya ona bakmak için onunla evlenmenin caiz olması gerekir. Örneğin evli bir kadına veyahut boşanıp da iddetini tamamlamamış kadınlara bu amaçla bakmaktan kaçınmalıdır. Yine aynı şekilde, henüz ergenlik çağına (bulûğa) varmamış bâkire kizlara bak-mak da haramdır. Erkeğin evlene-meyeceği malum olan akıl hastalarına ve yine küçük yaştaki kizlara bakmasi da aynı hükmü taşımaktadır.</p>
<p>4-  Bakmadan önce veya bakıldığı an, hedef sade-ce evlenmek olmalıdır. Birkaç kızı bir a ray a getirerek veya topluluk hâlinde bir araya gelen kiz veya kadmla-ra bu amaçla bakmak caiz değildir. Çünkü, evlilikte bakış, sadece belirli şahsa bakmak şartıyla caizdir.</p>
<p>MÜÇTEHİTLERİN GÖRÜŞLERİ</p>
<p>Büyük âlimlerden olan merhum Muhammed Hasan Necefî, Cevahir-ül Kelam adlı kitabında şöyle der: Evlenilecek kadm veya kızın kendisine bakılması için</p>
<p>164</p>
<p>izni olmazsa dahi, onunla evlenmek isteyen erkeğin ev-lilikten önce yüz ve ellerine bakması, Müslüman fırka-lar arasmda kabul edilmiş ve hiç kimse bu görüşe karşı çıkmamıştır.&#8221;1</p>
<p>Niyeti evlenmek olan birisi, evleneceği kadın veya kızın yüzüne, saçına, ellerine ve bakilmasi haram kih-nan iki haya organı hariç, diğer ziynet yerlerine bakabi-lir. Bu konu turn taklit mercilerince caiz görülmüştür. Yalniz Ayetullah El-uzma Gulpaykani kadinin yüz ve el-lerinden başka diğer ziynetlerine bakilmasi hususunda ihtiyat etmişlerdir.</p>
<p>Bu konuda Imam Humeyni (r.a) ise şöyle demişler-dir: Eğer bir erkek gerçekten evlenmek niyetindeyse ve aynı zamanda evliliğinin gerçekleşeceğine ihtimal veri-yorsa, şehvet kastı olmaksızın, şehvet isteği baktıktan sonra uyansa da uyanmasa da kadinin iki avreti dışın-da turn bedenine bakabilir. Fakat, kadinin sadece yii-ziine, ellerine, saçına ve diğer ziynet yerlerine bakilmasi ihtiyata uygundur.2</p>
<p>1-Cevahir: c.29, s.63.</p>
<p>2- Tahrir&#8217;ul-Vesile, Kitab&#8217;un-Nikâh, Mesele:28.</p>
<p>165</p>
<p>EVLİLİK ONCESİ GEREKLİ SORULAR</p>
<p>Evlenmek isteyen eşler birbirlerini görüp iman, ah-lâ
